Tag Archives: sarkis

Garo Panos’un midye pilakisi

Standard

Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Gağant (yılbaşı) vesilesiyle, aramızdan çok kısa bir süre önce ayrılan Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğimin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midye pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yaya’mın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi. Read the rest of this entry

Darmaduman

Standard

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?
 
Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

  

Ya o gun gelirse (16.04.2007)

Standard

Birine ‚elveda’ demek mi zor yoksa ‚görüşürüz’ demek mi? Ya görüşürüz dediğin kişiyle bir daha görüşemezsen?

Bayram ziyaretlerinde ev ziyaretlerinden çok mezarlık ziyareti yapmak zorunda kalıyorsa insan, artık ölüm hakkında düşüncelere, hem de en kötülerine sahip olması kaçınılmazdır.
Read the rest of this entry

“L’affaire Ergenekon était le rêve de Hrant”

Standard

(Traduction Georges Festa)

« L’affaire Ergenekon était le rêve de Hrant »

par Yonca Poyraz Doğan

Todays Zaman, 18.01.10

« Si Hrant vivait et voyait l’affaire Ergenekon, il serait aux anges ! », nous confie Sarkis Seropyan. « Il suivrait beaucoup plus cette affaire que nous ne pouvons le faire à Agos. Il ne se contenterait pas de présenter les actualités liées à Ergenekon. »

Seropyan se réfère à l’enquête visant Ergenekon, un groupe néo-nationaliste présumé issu d’un réseau clandestin de groupuscules comprenant des membres des forces armées et accusé d’être derrière plusieurs assassinats non résolus de journalistes, universitaires, leaders d’opinion et écrivains.

« C’était son rêve de voir tous ces gens démasqués. », note Seropyan, se référant aux membres présumés d’Ergenekon, poursuivis par le Procureur public d’Istanbul.

Une enquête, suite à l’assassinat de Dink, a révélé qu’un groupe d’ultranationalistes était derrière ce meurtre. De fortes preuves laissent penser que certains membres de ce groupe avaient des liens avec les services de police au nord, à Trabzon, lieu d’attache des conspirateurs.

Des gendarmes ont ensuite confirmé avoir été informés du complot visant à tuer Dink, avant que le meurtre ne soit commis.

Les avocats de la famille Dink ont affirmé à plusieurs reprises que la police a tenté de masquer les preuves. Fethiye Çetin, qui représente la famille Dink à ce procès, nous avait confié  en 2008 que certaines personnes, arrêtées suite à l’opération Ergenekon, furent très actives dans le processus qui conduisit au meurtre de Dink.

Néanmoins, bien que trois ans se soient écoulés depuis l’assassinat de Dink, l’enquête concernant ce crime haineux, n’a abouti à aucune conclusion.

Deux rédacteurs d’Agos, Seropyan et Pakrat Estukyan, ont répondu à nos questions sur Agos après Hrant Dink et d’autres sujets.

  • Yonca Poyraz Doğan : Après le meurtre de Hrant Dink, vous avez continué à publier Agos sans aucune interruption. Comment les choses se sont-elles passées ?
  • Sarkis Seropyan : Beaucoup de gens ont défilé dans nos bureaux juste après la nouvelle. Certains – que nous connaissions ou que nous ne connaissions pas – sont venus nous aider à éditer le journal. Grâce à leur contribution, nous avons pu éditer un numéro spécial. Qu’ils ont fait. C’est Ümit Kıvanç, aujourd’hui disparu et qui a travaillé longtemps à Agos comme graphiste, qui a réalisé cette couverture inoubliable. Ce numéro s’est vendu à 50 000 exemplaires, alors que notre tirage normal ne dépasse pas 5 000.
  • Yonca Poyraz Doğan : Quel est votre tirage actuellement ?
  • Sarkis Seropyan : Avec ce numéro spécial, notre tirage a augmenté, mais depuis il a progressivement décliné, pour s’équilibrer entre 8 000 et 10 000 exemplaires.
  • Yonca Poyraz Doğan : Les Amis de Hrant viennent de publier un communiqué de presse rappelant que trois ans se sont écoulés depuis son assassinat et que ceux qui l’ont commandité sont toujours en liberté. Qu’en pensez-vous ?
  • Sarkis Seropyan : Dans les crimes d’honneur, les adultes utilisent des mineurs afin d’éviter des condamnations plus lourdes et c’est apparemment ce que des adultes ont fait en planifiant le meurtre de Hrant. Un rapport préparé par les avocats de la famille de Dink précise les faits et le processus grâce auquel l’affaire n’a pas été résolue, en dépit de ces mêmes faits. Seuls deux jeunes hommes ont été présentés devant le tribunal en tant qu’assassins. Certaines personnes que je sentais respirer derrière moi lors des audiences sont maintenant jugées en liaison avec Ergenekon. Ce sont des soi-disant avocats, juristes, généraux, etc, mais ils sont maintenant responsables devant la justice. Tôt ou tard, l’affaire Hrant trouvera un lien avec l’affaire Ergenekon, même si nous ignorons jusqu’où Ergenekon sera poursuivi. Mais s’il l’est, ce sera une bonne chose pour le pays. Si Hrant était vivant et voyait l’affaire Ergenekon, il serait aux anges. Il sauterait de joie. Il suivrait beaucoup plus l’affaire Ergenekon que nous ne pouvons le faire àAgos. Il ne se contenterait pas de présenter les actualités liées à Ergenekon. Cette affaire visant Ergenekon, il en rêvait. C’était son rêve de voir tous ces gens démasqués.
  • Yonca Poyraz Doğan : Selon vous, qu’aurait fait Dink à Agos en liaison avec l’affaire Ergenekon ? Pouvez-vous l’imaginer ?
  • Sarkis Seropyan : Il était tellement différent ! Il aurait sûrement fait quelque chose que nous n’imaginons même pas. Fatih [Le Conquérant] Sultan Mehmet II fit transporter ses navires à travers les terres. Hrant aurait transporté lui aussi ses navires à travers les terres. Qui peut se le figurer ?
  • Yonca Poyraz Doğan : Qu’est-ce qui vous frappe le plus dans le rapport préparé par les avocats de la famille de Dink ?
  • Sarkis Seropyan : Le rapport répète la phrase “Hrant Dink a été tué le 19 janvier 2007, dans plusieurs paragraphes. Il nous rappelle fréquemment le fait, car nous avons fréquemment besoin de nous en souvenir. Nous ne devons jamais oublier ce fait et nous n’oublierons pas. Car si nous l’oublions, l’affaire Ergenekon perdra en importance. Le processus de démocratisation de la Turquie est directement lié au meurtre de Hrant. Personne ne doit oublier que Hrant a été tué le 19 janvier 2007. Tous ceux qui éprouvent un réel amour pour ce pays doivent s’en souvenir. Nous aimons ce pays. Nous aimons l’Anatolie, où vécurent nos grands-parents. Quand je vais en Anatolie, j’ai tellement envie de ressentir cette terre que j’y marche nu-pieds. Je ne le fais même pas chez moi à Istanbul. J’ai 75 ans, j’ai beaucoup de problèmes de santé, de l’hypertension au diabète, mais je vais mieux quand je suis en Anatolie. Là-bas, ma pression sanguine baisse, même quand je mange du fromage salé et une nourriture riche.
  • Yonca Poyraz Doğan : Dink allait-il aussi en Anatolie ?
  • Sarkis Seropyan : Parfois, mais le temps lui manquait. Avant d’être assassiné, il voyageait fréquemment à l’étranger. Il était invité à des colloques. Il n’obtint son passeport que deux ans avant son assassinat, ayant été interdit de sortie du territoire à cause de ses activités politiques de gauche durant sa jeunesse.

“La politique officielle ne convainc plus les gens.”

  • Yonca Poyraz Doğan : “Pensez-vous que le meurtre de Dink ait joué un rôle dans l’empathie croissante au sein de la société turque à l’égard des Arméniens ?”
  • Pakrat Estukyan : Oui, tout à fait. A l’arrière-plan de cette empathie, il y a le fait que la politique officielle de l’Etat ne convainc plus les gens. Si l’Etat n’avait pas adopté une politique de déni, le meurtre de Dink aurait pu n’être qu’un assassinat de plus d’un journaliste. Mais à partir du moment où il fut tué, du fait qu’il était Arménien, 72 millions de gens en Turquie ont su qu’il avait été tué parce qu’il était Arménien. Pourquoi lui et pas d’autres Arméniens ? Parce que lui disait la vérité. La cérémonie des obsèques montra clairement les réactions des gens.
  • Yonca Poyraz Doğan : D’après vous, ces sentiments d’empathie existent-ils toujours ?
  • Pakrat Estukyan : L’euphorie initiale disparut quelque temps après, mais ce genre d’événements peuvent constituer des étapes décisives dans la vie des gens. J’ai lu une réflexion de ce genre dans un article d’Hilal Kaplan, journaliste à Taraf, qualifiant Dink de “Hrant Abi” [mon frère Hrant]. Elle écrit qu’elle fut profondément affectée par deux événements dans sa vie. Le premier, lorsqu’elle s’inscrivit à l’université qu’elle souhaitait, mais dont elle fut exclue à cause de son foulard, et le second est le meurtre de Dink. Elle explique ensuite pourquoi elle se réfère à Dink en tant que “Hrant Abi”, alors qu’elle ne le connaissait même pas avant sa mort. Elle lut, dit-elle, tous les écrits de Dink après son assassinat, se sentant suffisamment proche de lui pour l’appeler “Hrant Abi” et qu’elle ressentit beaucoup de peine de ne jamais l’avoir rencontré. En assistant à ses obsèques, écrit-elle, elle eut l’impression de donner un sens à sa vie. L’on peut donc dire que certaines personnes, en particulier les intellectuels, ont éprouvé ce genre d’expériences. Mais pour revenir à votre question, si nous parlons de l’opinion en général, je ne pense pas que tel soit le cas. Certaines personnes présentes aux obsèques de Dink il y a trois ans, pensent maintenant que l’enquête visant des généraux au titre de l’affaire Ergenekon est un coup des islamistes. Ce sont les paradoxes de la société turque.
  • Yonca Poyraz Doğan : Comme Dink voyageait avant sa mort et que ses idées étaient observées de près, comment était-il perçu ici ?
  • Pakrat Estukyan : Avec étonnement, car c’était un homme peu conventionnel. Disant que les Turcs sont un peuple très bon, mais que la politique étatique est fasciste. Pour un Arménien lambda, qui n’est jamais allé en Turquie ou n’a jamais eu de contact avec un Turc, ce n’est pas acceptable car lui ou elle confond les Turcs et l’Etat turc. Le point positif qui surgit après la mort de Dink, c’est que des Turcs et des Arméniens en Allemagne et en France se sont rassemblés lors de manifestations commémoratives. Depuis l’époque où des Turcs sont partis en Allemagne comme ouvriers – et il y avait quelques Arméniens parmi eux -, les associations turques et arméniennes se gardaient d’organiser ensemble des activités sociales. Il est donc significatif qu’elles le fassent maintenant. C’est là un écho aux paroles de Hrant, que certains ont intériorisées.
  • Sarkis Seropyan : La Turquie a récemment commenté la libération de Mehmet Ali Ağca [qui assassina le journaliste turc Abdi İpekçi et tenta d’assassiner le pape Jean-Paul II]. J’ai noté à la télévision hier soir que les caméras montraient la rue Abdi İpekçi, et je me suis demandé pourquoi la Mairie d’Istanbul n’a pas choisi de rebaptiser Şafak Street, où Hrant fut assassiné, Hrant Dink Street. Des explications risibles ont été données par cette même Mairie, y compris le fait que les postiers auraient des difficultés à trouver la rue si son nom était modifié ! Ceci en dépit du fait que le maire d’Istanbul est présent lors de nos actions commémoratives, en souvenir de Hrant. Même genre de problèmes lorsque nous avons pris l’initiative d’ériger un mémorial discret à l’endroit où Hrant a été assassiné. Je me réfère à cela car votre question concernait les perceptions en Europe. A Marseille, 16 rues portent le nom de personnalités arméniennes. Une rue de cette ville porte même le nom de Hrant. A Paris, il existe une école nommée Hrant Dink. En Arménie, l’amphithéâtre d’une université a pris le nom de Hrant Dink.

Les relations turco-arméniennes vont se normaliser

  • Yonca Poyraz Doğan : Lorsque Agos fut fondé en 1996, un de ses objectifs était de contribuer à la normalisation des relations entre Turquie et Arménie. Gardez-vous quelque espoir, compte tenu des avancées à cet égard ?
  • Sarkis Seropyan : Ces étapes sont retardées. J’avais plus d’espoir au début, pas maintenant. Des deux côtés, les forces nationalistes sont trop puissantes et ne sont guère enthousiastes à l’idée d’avoir de bonnes relations de voisinage, encore moins d’amitié. L’opposition soutient que tout ce que fait le gouvernement dans ce processus est mauvais et que c’est eux qui ont raison !
  • Yonca Poyraz Doğan : J’aimerais m’adresser à M. Estukyan sur ce point et lui demander son opinion à ce sujet. Gardez-vous l’espoir que les relations s’améliorent avec l’Arménie ?
  • Pakrat Estukyan : J’ai espoir, même si je suis d’accord avec Sarkis sur le fait que les politiciens n’ont pas pour habitude d’être sincères et que l’opposition n’aide pas non plus. Mais je garde espoir car le monde change, en ce sens qu’il existe une volonté de régler de vieux problèmes, en particulier au Caucase. Dans le passé, seuls la force militaire et les accords militaires ont importé dans cette région du monde stratégiquement importante. Mais aujourd’hui, la question concerne les ressources énergétiques, les voies de transport et comment celles-ci peuvent être protégées et sûres. L’Arménie et la Turquie se trouvent toutes deux dans la région, et un conflit dans cette zone ne contribuerait pas au développement et au transfert des ressources énergétiques. Apparemment, l’Ouest ne veut pas prendre ce risque, et les Etats-Unis comme l’Union Européenne pensent de même.
  • Yonca Poyraz Doğan : Pensez-vous que la communauté internationale aidera aussi à éliminer les problèmes entre l’Arménie et l’Azerbaïdjan ?
  • Pakrat Estukyan : Elle doit le faire. Afin de mettre un terme aux conflits dans cette région, facteurs d’instabilité.
  • Sarkis Seropyan : J’aimerais ajouter que je ne trouve pas les politiciens sincères, mais finalement les frontières s’ouvriront et les gens auront plus d’échanges. Depuis la fondation de la république de Turquie, jusqu’à très récemment, les autorités turques ont déclaré que “la Turquie est entourée d’ennemis”. Comment a-t-il été possible que la Turquie fusse en mauvais termes avec tous ses voisins ? Les choses évoluent maintenant dans un sens positif. Tous les voisins de la Turquie seraient-ils bons maintenant, sauf l’Arménie ? Cela aussi va changer.

Les Amis de Hrant demandent : qui a tué  Hrant Dink ?

  • Voici notre réponse : c’est une volonté collective officielle qui a tué Hrant. Ceux qui ont manifesté cette volonté sont brutaux, lâches et fourbes. Ils n’apparaîtront jamais en pleine lumière; ils n’osent même pas se montrer !
  • Souvenez-vous du complot de la Cage révélé au sein de l’Etat profond. Souvenez-vous comment le meurtre de Hrant fut présenté comme une “opération”.
  • Ils essaient aussi de nous entraîner dans leurs ténèbres – nous, les amis et proches de Hrant, qui demandons justice. Ils veulent nous faire mordre la poussière des prétoires, ils veulent nous faire désespérer dans notre quête de justice. Nous nous y refusons. Nous n’en avons pas le droit !

 

http://denisdonikian.wordpress.com/2010/01/21/entretien-avec-sarkis-seropyan-et-pakrat-estukyan-de-la-redaction-d%E2%80%99agos/

“Ergenekon case was Hrant’s dream”

Standard

18 January 2010 / YONCA POYRAZ DOĞAN, İSTANBUL

If Turkish-Armenian journalist Hrant Dink, who was fatally shot in front of the headquarters of the bilingual Armenian weekly Agos in 2007, were alive today, he would have been overjoyed that the Ergenekon gang is being investigated, Agos Editor Sarkis Seropyan has said.

“If Hrant were alive and saw the Ergenekon case, he would have been over the moon,” he told Today’s Zaman for Monday Talk. “He would have supported the Ergenekon case much more than what we are able to do at Agos. He would not have been satisfied just by presenting the news related to Ergenekon.”

Seropyan was referring to the investigation into Ergenekon, a neo-nationalist gang believed to be the extension of a clandestine network of groups with members in the armed forces and accused of being behind a number of unsolved murders of journalists, academics, public-opinion leaders and writers.

“It was his dream that those people’s masks would drop,” Seropyan said, referring to alleged members of Ergenekon investigated by the İstanbul Public Prosecutor’s Office.

An investigation in the wake of the Dink assassination revealed that a group of ultranationalists was behind the murder. Strong evidence suggested that some members of the group had ties with the police department in northern Trabzon, the hometown of the plotters.

Some gendarmes later confirmed that they had been tipped off about the plot to kill Dink before the murder was committed.

The Dink family lawyers have frequently leveled allegations that police have attempted to obscure evidence. Fethiye Çetin, who represents the Dink family in the trial, had told Monday Talk in 2008 that some people who have been arrested as a result of the Ergenekon operation were very active in the process leading to Dink’s murder.

However, although three years have passed since Dink was killed, the investigation into this vicious murder has yielded no conclusion.

Two Agos editors, Seropyan and Pakrat Estukyan, answered our questions about Agos after Hrant Dink and more.

Following the murder of Hrant Dink, you continued to publish Agos without any interruptions. How did that happen?

Seropyan: A lot of people flooded our offices right after the news. People — some of them we knew and some we did not know or like — came to help us to put out the paper. With their support, we were able to publish a special issue. Indeed, they did it. Long-time Agos page designer Ümit Kıvanç, who is no longer with us, did the unforgettable front page. That issue sold about 50,000 copies even though our circulation did not normally exceed 5,000.

What is your circulation now?

Seropyan: With that special issue, we had an upsurge in our circulation, and since then it has gradually decreased and come to a balance of around 8,000-10,000 copies.

“Friends of Hrant” has just released a press statement noting that it’s been three years since his murder and those who masterminded it are still free. What do you think?

Seropyan: In honor killings, adults use minors to avoid harsher punishments, and this seems like what adults did in planning Hrant’s murder. A report prepared by the Dink family lawyers indicates the facts and the process in which the case was not resolved despite those facts very well. There are only a couple of boys that have been brought before the court as assassins. Some of the people whose breath I sometimes felt on my neck during the hearings are now being tried in connection with Ergenekon. They were so-called lawyers, jurists, generals, etc., but they are now responsible to the court. Sooner or later, Hrant’s case is going to be linked with the Ergenekon case even though we don’t know how far Ergenekon will be pursued. But if it is pursued, it will be good for the country. If Hrant were alive and saw the Ergenekon case, he would be over the moon. He would jump for joy. He would have supported the Ergenekon case much more than what we are able to do at Agos He would not have been satisfied just by presenting the news related to Ergenekon. This case against Ergenekon was his dream. It was his dream that those people’s masks would drop.

What do you think Dink would have done at Agos in relation to the Ergenekon case? Can you imagine it?

Seropyan: He was so different. He would have done something that we cannot even think about. Fatih Sultan Mehmet [“the Conqueror”] II had his warships transported overland. Hrant would have his ships moved overland as well. We can’t even dream about it.

What strikes you the most in the report prepared by the Dink family lawyers?

Seropyan: The report repeats the sentence “Hrant Dink was killed on Jan. 19, 2007,” every few paragraphs. It reminds us of that fact frequently because we need to remember it frequently. We should never forget this fact, and we will not. If we forget this, the Ergenekon case will lose its importance. Turkey’s democratization process has been directly linked with Hrant’s murder. Nobody should forget that Hrant was killed on Jan. 19, 2007. Anybody who has real love for her or his country should remember this. We love this country. We love Anatolia, where our grandparents lived. When I go to Anatolia, I want to feel the land so much that I walk barefooted there. I don’t even do that in my home in İstanbul. I am 75 years old, and I have many diseases, from hypertension to diabetes, but I get better when I am in Anatolia. My blood pressure drops even though I eat salty cheese and rich foods there.

Would Dink go to Anatolia as well?

Seropyan: He would sometimes, but he did not have much time to do so. Before he was murdered, he took frequent trips abroad. He would be called to speak at conferences. He received his passport only a few years before his murder because he had been banned from exiting the country due to his leftist political activities in his youth.

‘Official policies no longer convince people’

Do you think Dink’s murder played a role in increasing empathy in Turkish society toward Armenians?

Estukyan: Yes, it did. In the background of that empathy, there is the fact that the state’s official policies were no longer convincing for people. If the state had not adopted policies of denial, Dink’s murder could have been just another killing of a journalist. But at the moment that he was killed, 72 million in Turkey knew that he was killed because he was an Armenian. Why him but not other Armenians? Because he was telling the truth. The funeral ceremony clearly showed people’s reactions.

Do you think those feelings of empathy still exist?

Estukyan: The initial euphoria died out after a while, but such events can be turning points in people’s lives. I saw a reflection of this in a column by Taraf writer Hilal Kaplan, who referred to Dink as “Hrant Abi” [Brother Hrant]. She wrote that she was deeply affected by two events in her life: One is that she went to the university she wanted but was expelled because of her headscarf, and the second one is the murder of Dink. She further explained why she refers to Dink as “Hrant Abi,” someone she did not even know before his death. She wrote that she read all of Dink’s writings after his murder and felt close enough to call him “Hrant Abi” and that she feels so sorry that she never met him. By attending his funeral ceremony, she wrote, she felt like she was doing a meaningful thing in her life. Therefore, we can say that some people, especially intellectuals, have had similar experiences. But back to your question, if we are talking about the general public, I don’t think that that is the case. Some people who were at Dink’s funeral three years ago now think that the investigation into generals under the Ergenekon case is a scam by Islamists. There are paradoxes in Turkish society.

Since Dink traveled abroad before his death and his ideas were being closely observed, how was he perceived there?

Estukyan: With surprise, because he was an unconventional man. He would say that Turks are very good people but the state policies were fascist. For a typical Armenian who has never been to Turkey or never had contact with a Turk, that was not acceptable because he or she would think of Turks and the Turkish state as one. One positive that came out after Hrant’s death is that Turks and Armenians in Germany and France came together for memorial activities. Ever since Turkish people moved to Germany as workers — and there were some Armenians among them — Turkish and Armenian associations have avoided organized social activities together. So it is significant that they do this now. It is the success of Hrant’s words, which have been internalized by some people.

Seropyan: Turkey has recently been talking about Mehmet Ali Ağca’s [who murdered Turkish journalist Abdi İpekçi and attempted to assassinate Pope John Paul II] release. I noticed on television last night that cameras showed Abdi İpekçi Street, and I asked myself why the İstanbul City Council chose not to rename Şafak Street, where Hrant was murdered, “Hrant Dink Street.” There have been comical explanations for that by the city council, including that postmen would have difficulties finding the street if its name were changed. This happened despite the fact that the İstanbul mayor comes to our commemorative activities for Hrant. There were similar problems when we had an initiative to construct a subtle memorial at the place where Hrant was murdered. I refer to this because your question was in regard to perceptions in Europe. In Marseilles, there are 16 streets named after influential Armenian people. There is also a street in Marseilles bearing Hrant’s name. In Paris, there is a school named “Hrant Dink.” In Armenia, there is a lecture room at a university named “Hrant Dink.”

Friends of Hrant ask: Who killed Hrant Dink?

“And let us give the answer. It was an ‘official’ collective will that killed Hrant. Those who hold this will are brutal, coward and deceitful. They cannot come to light; they cannot dare to show themselves.

“Remember the ‘Cage’ plot unearthed in the depths of the deep state. Remember how Hrant’s murder was defined as an ‘operation.’

“They are also trying to take us into their darkness, us — the friends and lovers of Hrant demanding justice. They want to leave us breathless in the dust of court files, they want us to get weary of following the trials, they want us to feel despair in our pursuit of justice. We will not do so. We cannot afford it.”

 

‘Turkish-Armenian relations will normalize’

When Agos was found in 1996, one of its goals was to contribute to the normalization of relations between Turkey and Armenia. Do you still have hopes for that as there are steps in that regard?

Seropyan: Those are delayed steps. I was more hopeful at the beginning but not now. On both sides, the nationalist forces are too powerful, and they are not even warm to the idea of having good neighborly relations, let alone being friends. The opposition says that everything the governments are doing in the process is wrong and they are right!

I would like to turn to Mr. Estukyan at this point and ask his opinion on the same issue. Are you hopeful that relations will improve with Armenia?

Estukyan: I am hopeful, even though I agree with Sarkis that politicians are not usually sincere and the opposition does not help either. But I am hopeful because the world is changing in such a way that there is a requirement for the resolution of old problems, especially in the Caucasus. In the past, only military power and military pacts have been important in this strategically important part of the world. But now the issue is about the region’s energy resources, transportation routes and how they can be safe and secure. Armenia and Turkey are both in the region, and a conflict in that area would not contribute to development and the transfer of energy resources. The West apparently does not want to take that risk, and both the United States and the European Union think the same way.

Do you think the international community will also help eliminate problems between Armenia and Azerbaijan?

Estukyan: It has to. It has to do that in order to end the conflicts in the region that are causing instability.

Seropyan: I’d like to add that I don’t find politicians sincere, but eventually the borders will be opened and people will interact more. From the founding of the Turkish Republic until very recently, Turkish authorities have declared that “Turkey is surrounded by enemies.” How has it been possible that Turkey has been on bad terms with all of its neighbors? This is changing now in a positive direction. Are all the neighbors of Turkey now good but Armenia? This will change, too.

Both Agos editors say Hrant was unique

Sarkis Seropyan, one of the founding members of Agos, worked closely with Hrant Dink as an editor until his murder on Jan. 19, 2007. Pakrat Estukyan has been an editor at Agos for two years and writes for the Armenian pages. Both editors say Dink was so different and unconventional that people would have difficulty categorizing him in one group or another.

 

http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action;jsessionid=F0071695744A9EB65C7697589565E062?newsId=198828

Videolar / Görseller

Standard

Aris Nalci’nin hazirlayip sundugu Gamurç (Köprü) programinda Dznunt’u anlatiyor (IMC TV):

Gamurç (Köprü) – Dznunt

Nar Taneleri (IMC TV – 8 Bölüm)

Nar Taneleri – Bölüm 1

Nar Taneleri – Bölüm 2

Nar Taneleri – Bölüm 3

Nar Taneleri – Bölüm 4

Nar Taneleri – Bölüm 5

Nar Taneleri – Bölüm 6

Nar Taneleri – Bölüm 7

Nar Taneleri – Bölüm 8

6-7 Eylul hakkinda bir reportaj:

6-7 Eylul Olaylari

288. Madde  ile ilgili bir konusmasi:

288

Gelecek Uzun Sürer – Fragman:

Gelecek Uzun Sürer – Jenerik Müzigi:

Gelecek Uzun Sürer – Ororatzayn:

Eski Bir Dost: Balyanlar Belgeseli

 

“Biz Hrant Dink kadar cesur değiliz”

Standard

Agos gazetesi bundan 15 yıl önce bir grup Ermeni aydının bir araya gelmesiyle kuruldu. Onlardan biri de kartvizinde ‘soğutma ustası’ yazan Sarkis Seropyan’dı. Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapan Seropyan “Agos hep sol ve eleştirel bir gazete olacak,” diyor

Sarkis Seropyan (75) bir gazeteci, tanıyanlar onu Türkiye’nin yaşayan en bilgili aydınlarından olduğunu düşünüyor. Onun en önemli özelliklerinden biri de 60 yaşında Agos‘un kurucu kadrosunun içinde yer alması. İlk sayısı 5 Nisan 1996’da yayımlanan ve bu yıl 15 yaşına giren Agos gazetesinin doğum günü vesileyle bir araya geldiğimiz Seropyan’la gazetenin ilk günlerine gittik. Ermeni kimliğinin işkence çektiği günlerde yayımlanan, Kürt meselesinin bile Ermenilere atfetildiği o günlerde bir grup insanın büyük bir cesaretle yayımlama kararı aldığı Agos, sözcük anlamıyla ‘sabanın suda açtığı ark’ anlamına geliyor. 1915’te askeri doktor olan büyük dedesini kaybeden, ailesinin büyük kısmı dağılan Sarkis Seropyan üç kuşaktır İstanbullu olan bir Ermeni. Ortaokuldan sonra okuyamamış ve ‘soğutma ustası’ olmuş. Ama bir yandan da okuyup yazmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve 60 yaşında kendisini Agos‘ta anadilinde yazı yazarken bulmuş. Hrant Dink’in öncülüğünde ‘suyun aktığı yer’ imgesi ile 15 yıl önce başlayan Agos‘un hikayesiniCangülüm Anahit ve Kazben kitabının da yazarı olan Sarkis Seropyan’la konuştuk.

– Bundan 15 yıl önce Agos‘u çıkartmaya karar verdiniz. O günlere geri dönelim mi?
– Benim o zamanlarda bir dükkanım vardı, 1995 yılında Hrant Dink bana geldi ve ‘Bir gazete kuruyoruz, var mısın ağabey?’ dedi. Ben de hiç nazlanmadan ‘Varım,’ dedim. Birkaç arkadaşla birlikte aylık bir dergi çıkarmayı ve orada bir şeyleri yazmayı zaten istiyordum. O güne kadar günlük gazetelerde ve sanat dergilerinde Ermenice yazı yazmışlığım da vardı. Ama daha çok seyahat yazıları ve güncel meselelerle ilgiliydim, politik konulara girmezdim. Bir araya geldikten sonra kafamızda gazeteyi tasarlamaya başladık. Gazetenin ilk kurucuları tanıdıklarımdı zaten, yaşça hepsinden büyüktüm.

PASKALYA, DOĞUM GÜNÜMÜZ
– O isimleri hatırlayalım mı?
– Tabii iyi olur. (Elindeki fotoğraflara bakarak) Hrant Dink, Luiz Bakar, Harutyun Şeşetyan, Anna Turay, Sarkis Seropyan, Arus Yumul, Sendi Zurikoğlu, Diran Bakar, Setrak Davuthan, Nıver Lazoğlu ve birkaç kişi daha…

– Siz o zaman 60 yaşında mıydınız?
– 60 mı oluyor bakayım, 1935 doğumluyum evet 60 yaşımdaymışım. Bu saydığımız kişilerin dışında o fotoğraflara girmeyen, giremeyen, girmek istemeyen arkadaşlarımız vardı. İsim saymak gerekirse Anna Turay’ın iş arkadaşları, yazarçizerlerden Ümit Kıvanç, Kemal Gökhan Gürses, Ragıp Duran. Ve 96’nın nisan ayında artık gazeteyi çıkarmaya karar verdik. Birinci sayımızı bir Paskalya Bayramı arifesinde çıkardık. Bu yüzden de Agos‘un yıldönümü hep Paskalya Bayramı’nda kutlanır. Önümüzdeki pazar (bugün) hem Paskalya’yı hem de Agos‘un yaş gününü kutlayacağız.

– Özel bir 15. yıl programı var mı?
– Hayır, biz 19 Ocak 2007’den beri öyle coşkulu kutlamalar yapmıyoruz. En son 10. kutlamamızı hep beraber yapmıştık. Yılbaşına da yakın bir tarihti. Hrant’la son eğlencemizdi o. Vur patlasın çal oynasın Hrant’ı oynatmıştık o gün.

DÖRT SAYFA ERMENİCE ÇIKIYOR
– Agos yıllar içerisinde nasıl bir etki uyandırdı sizce Türkiye kamuoyunda?
– Agos ilk yayımlandığı zamanlarda biriki tanıtım toplantısı yaptık. O toplantılardan biri de Gazeteciler Cemiyeti’nde yapılmıştı. Bu kokteyle Ermeni cemaatinden önemli kişiler geldiği gibi, Türk basınından da hayli etkili insan gelmişti. O günlerde kendimizi iyi tanıtabiliyorduk, insanlar kuyruğa girip abonelik kaydı yaptırıyordu. Ama o arada bizim cemaatimizden negatif bazı kişiler ‘Yahu ne kadar ömrü olacak ki böyle bir gazetenin, bir senelik abone olma, altı ay yeter, nasıl olsa altı aya kadar batar,’ diyordu. Hatta hiç gelmeyenler vardı, inkar edenler vardı, ‘Bunlar Ermeni alfabesine, Ermeni harflerine ihanet ediyor,’ diyenler vardı. Bir-iki sayıda biraz cesur sayılabilecek, devleti eleştiren yazılar çıkınca ‘Bunlar bir yerden güç alıyorlar, bunlar MİT yahu,’ bile dediler. İşin garip tarafı, biz bunları diyenleri tanıyorduk.

– Bunları Ermeni cemaati mi söylüyordu?
– Ne yazık ki hem de en ileri gelenleri. Bir ismi tepkilerimizle susturduk, hatta bayağı sert bir tepki göstermiş olmalıyız ki artık pek konuşmuyor. Ondan önce konuşur, yazardı. Bütün bunlara karşın, kimsenin adamı, kimsenin yakını olmadığımız için içimiz rahattı.

– Siz gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapıyorsunuz değil mi?
– Başlangıçtan beri Ermenice yazabildiğim için belki Ermenice sayfalarla ilgileniyordum. Ama zaman zaman başka sıfatlarım oldu, hatta yargılandım, ceza yedim. Bugün 24 sayfalık gazetenin dört sayfası Ermenice çıkıyor. Ve bu Ermenice çıkan sayfalar çeviri değildir. Ermenice sayfalarda özgün yazarlarımız var, onlar Türkçe sayfalarda yok.

Ermeni algısını değiştirdik
“Agos’un Ermenilerin Türkiye’de tanınmasına, en azından artık negatif değil de, pozitif tanınmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Zaten en baştan beri amaçlarımızdan biri de buydu. 60 bin civarında olduğu tahmin edilen İstanbul Ermeni toplumunun (çünkü hiçbir nüfus sayımında Ermeniler sayılmamıştır) yüzde 80’i Ermenice okuyup yazamıyor. Bu yüzden Ermenice yayın yapan gazetelerin tirajı düşüyor ama Agos’un tirajı yükseliyordu. Çünkü Agos, Ermenice okuyamayan ama bu yüzden de kendilerini Ermenilerden uzak tutanları muhatap aldı. Karşı olanlar, küfredenler de yok değildi. Onlara bir sözümüz yok ama Ermeniyi düşman bilen dürüst insanlar Agos’u okumaya başlayınca kendisine öğretilenlerin yanlış olduğunu görüyordu. O günlerde Hrant ‘Oraya sakın gitme,’ denilen yerlere gitmiş, önce yuhalanmış ama sonunda oradan sarmaş dolaş çekilmiş fotoğraflarla ayrılmıştır. Bu, Agos’un tutumu sayesinde oldu ve Hrant’tan başka biri buna cesaret edememişti, ondan sonra da kimse ceserat edemedi. ‘Agos değişti,’ diye bir kanı varsa şundandır: Agos’un değiştiğini zannedenler Hrant’ın olmadığını fark edenlerdir. Biz Hrant kadar cesur değiliz galiba.”

Saldırganları pencereden izliyorduk
– Agos’u çevreleyen bir baskı, kuşatma süreci başladığında Agos çalışanları olarak neler yapıyordunuz?
– Pencereden izliyorduk onları. Her hafta yeni bir grup geliyordu. Bir gece ansızın geleceklerini söylüyorlardı, ‘ya sev ya terk et’ diye bağırıyorlardı. ‘Ya sev ya terk et’ sözü beni çok kızdırıyor. Çünkü ben kimsenin sevgisini ölçemediğime göre, kimse de benim sevgimi tartamaz. Bu söz dağda taşta, duvarda, her yerde karşıma çıkıyor. Bir keresinde Tunceli’de bile karşıma çıktı. O cümleyi görünce ‘Benim geleceğimi nereden duydunuz da, bunu yazdınız?’ diye takıldım, o sırada orada olan bir Kürt ‘Onu senin için değil, bizim için yazdılar,’ demişti. Geçen sene Van-Çatak karayolunda gidiyorduk, yeni yakılmış henüz dumanları tüten bir ormanlık alan gördüm. ‘Yangın mı çıktı?’ diye sorduğumda jandarmanın yaktığını öğrendim. PKK artık orada saklanmasın diyeymiş. Bunlar mı seviyor şimdi vatanı, ormanını yakan vatanını sevebilir mi? Biz gerçekten seviyoruz burayı, artık sağır sultan bile duydu bunu.

– Agos’un isim babası kim?
– Agos’un ismini gençler koydu esasında. Gençleri topladı bir gün Hrant: ‘Agos mu, Parev mi?’ diye sordu. Agos’un kelime anlamını öğrenince, ‘Agos olsun,’ dediler. Ama hakkını yemeyelim Agos ismini ilk ortaya atan o dönem Ermenice sayfalarını yapan Rupen Maşoyan’dı.

– Bundan sonrası için hedef ne?
– Yolumuza aynen devam ediyoruz. Bir gün Hrant’la konuşurken ‘Agos’un önemini sen bile tam olarak anlayamadın ağabey, gün gelecek anlayacaksın. Agos’tan önce ve sonra diye iki milat olacak,’ dedi. Dediği doğruydu ama ben o sözü biraz değiştiriyorum artık ‘Hrant’tan önce ve Hrant’tan sonra’ diye. Evet Agos’la çok şey değişti ama bunlar Hrant’la değişti. Biz yine Agos’u Hrant’ın çizdiği yoldan devam ettirmeye çalışıyoruz; yani sol, eleştirel ve her zaman inandığı doğruları savunan bir gazete olacağız.

 

17.04.2011 Müjgan Halis

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/04/17/biz-hrant-dink-kadar-cesur-degiliz

 

 

  • 17.04.2011

“Türkiye’de Ermeni olmak depremi beklemek gibi”

Standard


Agos’un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan’a göre Hrant Dink’in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..

Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan’a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı’nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink’le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink’le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye’deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan’a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan’ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: “Hrant’ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi.”

– 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da mıydınız?
– Yalova’daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul’a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00’da yola çıktık. Büyükada’ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: “Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk’ün evine bomba koydular.” Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul’u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.

– O sırada kaç yaşındaydınız?
– Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü’nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy’e oradan da Şişhane’ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.

– 6-7 Eylül’de evinize zarar vermemişler miydi?
– Hayır. Çünkü Tarlabaşı’nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk’tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de “Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin,” diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.

 

– Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs’tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
– Operasyonların başlangıcı Abdülhamit’e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: “Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.” Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… 20 Kura Askerlik’te amaç 20’den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa’nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün “Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi,” diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti’ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP’ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit’e kadar. Çünkü CHP’nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa’ya karşı Demokrat Parti’ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları’nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.

– Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
– Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: “Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım.” Hrant Dink’ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, “10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz,” diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da “Gidecektik, nasıl unuttuk,” derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.

– Ne değişti ki?
– Hrant’ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.

– Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
– MHP’nin tavrı zaten belli. CHP’nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti’ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP’yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP’nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP’nin, Türkiye’yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran’a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.

Yayın tarihi: 16 Eylül 2007, Pazar, Sabah Gazetesi Eki
http://www.sabah.com.tr/2007/09/16/pz/haber,FF54CC098C6C4F3C8AFADA2527B05E6D.html

 

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Standard

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Celal BAŞLANGIÇ

17 Mayis 2004

Demokratik Türkiye Girişimi’nin düzenlediği ‘Ermeni Masalı’ gecesinde anlatıcı Sarkis Seropyan’dı. Ermeni mitolojisinden Ermeni masallarına uzanan anlatımında değinmediği bir ‘masal’ vardı Seropyan’ın, daha doğrusu ‘yaşanmış bir acı gerçek’

 

Fazilet ve alçakgönüllülük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i anlatıyordu. Ardından Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’a geçiyordu. Sırada Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ın yani Semiramis‘in öyküsü vardı. Elçileriyle mektup göndermişti Flamiram, “Sana hitap ediyorum ey yakışıklı Ara. Sen benim eşim olup Ninova’ya ve benim dünyama hükmetmeyi reddettin, kalbin Ararat’ın ebedi buzlarından daha sert” diyor ve “Geri dön” diye çağırıyordu Ara’yı. Elçilere “Ninova’ya dön ve dünyaya hükmeden güneşine buzlarımın ancak kabuğum olduğunu, bu kabuğun içinde ise iki aşkın alevlerinin yükseldiğini anlat” diyordu Ara. Bu iki aşktan ilkinin vatanına, ülkesinin dağlarına, nehirlerine ve ağaçlarına; ikincisinin ise eşi Nuart‘a karşı olan sevgisi olduğunu anlattıktan sonra kesin bir tümceyle bitiriyordu mektubunu:

Ölümsüzlük önersen bile, ben Nuart’ımı alçaltmam.”

Böylece uzayıp gidiyordu Sarkis Seropyan’ın peş peşe dizdiği masallar Beyoğlu’ndaki Tiyatro Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi’nde. Demokratik Türkiye Girişimi ‘halkların kardeşliğinin izlerini sürmek, bir halkın varlığının nasıl diğerlerinin varlığıyla iç içe olduğunu göstermek, farklılıkların aynılığını sergilemek için yola düşülecekse en iyi yol bütün bu halkların masallarının izlerini sürmektir’ diyerek ‘Masalların Düğünü’ adı altında bir dizi etkinlik düzenlemişti. İlk etkinlik ‘Kurmançi Masal’dı. İkinci etkinlik ise ‘Ermeni Masalı’ydı ve anlatıcı Agos gazetesinden Sarkis Seropyan’dı.


Bir yol hikâyesi

“Bana masal anlatılmadı” diye başladı Seropyan, “Bana anlatılan masal, tehcirde Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikâyesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır bir masal.”

Seropyan’ın o akşam anlatmadığı masal 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de başlıyordu. Anne dedesi Paranok Avadisyan askeri doktormuş. İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış anneannesi Zaruhi. Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avadisyan’ın evinde toplandıklarında karıkoca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi, kahve ikram ediyor musun” gibisinden.

1899’da evlenmiş Paranok ile Zaruhi. 1900’de Sarkis’in dayısı Bağdik doğmuş. 1908’de de annesi Nuart-Roza. Sonra küçük teyzeleri… 1915’te ‘tehcir’e başlarken Mutasarrıfın emriyle öldürülür doktor Paranok. Sarkis’in anneannesi Zaruhi, bir erkek, iki kız çocuğu ile birlikte sürgüne gönderilir.

Ermeni kafilesi Eğin üzerinden Suriye’ye doğru yola çıkarken Zaruhi en küçük kızını da komşuları ‘başefendi’ye bırakır.

Hayat kurtaran şaka

Kafile Eğin’e geldiğinde karakolda görevli polisler Zaruhi’nin Rumca konuştuğunu duyunca “Siz Rumsunuz. Bunu kanıtlayın, sürgünden kurtulun” derler. Bir telgraf çekilir Gümüşhane’ye. “Doktor Paranok Avadisyan’ın ailesinin Rum olduğunun işarı” diye. Ancak cevap gelmez. Bu arada birlikte geldikleri kafile yola devam eder. Yalnızca Avadisyan ailesi kalır Eğin’de. Yani bugünkü Erzincan’ın Kemaliyesinde, Bu kez iki katı para ödenerek ‘cevaplı telgraf’ çekilir. Cevap ‘Evet Rum’dur’ diye gelir. Aslında karıkoca aralarında Rumca konuşurken doktorun evinde toplanan Gümüşhane eşrafının “Eşiniz Rum mu” sorusuna doktor Paranok’un şaka olsun diye verdiği ‘Evet’ yanıtı kurtarmıştır hayatlarını. Bir yıl kadar Eğin’de ağaçların arasında yaşarlar. Terk edilmiş evlerde buldukları yiyeceklerle karınlarını doyururlar.

Aile sonunda Malatya’daki Amerikan Yetimhanesi’ne yerleştirilir.

“Anneannem öğretmenlik yapmış orada. Annem daha küçük, yedi yaşında. Aile yetimhaneye yerleşince o sıralar 16 yaşında olan dayısı Bağdik ‘Beni almazlar’ diye ayrılmış yanlarından. Zaten annesinin ve kardeşlerinin de son görüşü bu olmuş. Annem yetimhanede protestan eğitimi almış. Ölene kadar da bu nedenle hep gece gözlerini kapatarak dua etti. Kendi evlatları yetmezmiş gibi Gürün tarafından gelen kafilede bütün ailesini yitiren bir kız da gelip anneanneme ‘Kimsem yok, ben senin kızın olayım. Çocuklarına bakarım’ demiş. Yola çıkarken en küçük çocuğunu komşuları ‘başefendi’ye bırakan anneannem de kabul etmiş bunu. Sonra İstanbul’a dönerlerken 1918’de Sivas’ta bir Ermeni usta ile evlendirmişler ‘sonradan olan’ teyzemi. O teyzem bana gerçek teyzelik yapmıştır. O ve çocukları öz akrabalarım gibi kalmıştır. O teyzem birkaç yıl önce Fransa’da öldü. Anneannem ile annem İstanbul’a döndükten sonra Mahmutpaşa’da trikotaj atölyelerinde çalışıyor anneannem.”

Öykünün burasında bir soluk alıyor Seropyan. “Anneannem hayatında kimseye beddua etmemiştir” diyor, “Bir tek kocasını ölüme gönderen mutasarrufa beddua etti. O adam da Cumhuriyet’in ilanından sonra İstiklal Mahkemesi’nde idama mahkûm edildi ve Beyazıt Meydanı’nda asıldı.”

Bulunamayan teyze

İstanbul Radyosu’nun kurulmasından sonra çok aramışlar, techcire giderken koşuları ‘başefendi’ye verdikleri küçük teyzelerini. ‘Başefendi’nin adıyla radyodan sürekli anons ettirmişler ama bulamamışlar.

Malatya’da yetimhanede ailenin yanından ayrılan dayısı Bağdik’in öyküsüne gelince…
“Dayım açıkgöz bir adam. Kaçak göçek, asker kıyafetleriyle Trabzon’a kadar gidiyor. Gemiye binip İstanbul’a kaçıyor. Zengin olan anneanesiyle dedesini bulacak. Ancak onlar bir süre önce ölmüşler. Köprü altında yatıyor. Sonra İstanbul’u işgal eden İngilizin yanında iş buluyor. Deniz motorunda çımacılıktan kaptanlığa kadar yükseliyor. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen Çerkez Ethem’i tekneyle İstanbul’dan Anadolu’ya kaçırıyor. İşgal orduları çekilirken ‘Sen de bizimle gel, yoksa başın belaya girer’ diyor İngilizler. O da Yunanistan’a gidiyor. Yani 25 yaşından sonra yeni bir hayat kuruyor kendisine Yunanistan’da. Hatta bu arada Yunanistan’a kaçan Çerkez Ethem gidip buluyor dayımı. Oturup konuşuyorlar.”

Bağdik, önce Anadolu’da, sonra da Yunanistan’da kendine iki ayrı yaşam kurduktan sonra bir üçüncüsünü daha gerçekleştirir.

Yunanistan’da işleri iyiymiş Bağdik’in. Kamyonları falan var. 1946’da Ermenistan nüfusunu artırmak için sınırlarını açınca satmış bütün malını mülkünü. Altına çevirmiş. O altınları da bir borudan yaptığı asasının içine doldurmuş. Ver elini Ermenistan…

Açlık, sefillik var Ermenistan’da. Her hafta bir altın bozdurup üçüncü bir hayat kuruyor kendisine. Anneannesinin ve annesinin bir daha göremediği dayısı Bağdik’i gidip buluyor Ermenistan’da Seropyan:

“Gidip oturdum karşısına. Bana anlatmasını istedim Eğin’de, Malatya’da yaşanılanları. Anneannemin, annemin anlattıklarını kelimesi kelimesine aynen tekrar etti bana sabaha kadar. Her şey aynen örtüşüyordu. Söz birbirliği yapacak halleri yok. Ama aynı şeyleri, neredeyse aynı kelimelerle anlatıyorlar yaşadıklarına ilişkin. Bu yüzden şimdi bana kimse yaşananların yalan olduğunu iddia etmesin.”

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Seropyan ortaokuldan sonra çalışıyor. Anneannesi ve annesi ile tek göz bir evde yaşıyorlar. Evi hizmetçilik yaparak geçindiriyor anneannesi. Bir buzdolapçının yanında başlıyor işe Seropyan. İşleri geliştikçe Tarlabaşı’ndaki tek oda yoksul evi, iki odalı, daha derli toplu bir konuta dönüşüyor. Sonra kendi işini açıyor Seropyan. Ama bu arada sürekli okuyor. Ermeni gazetelere yazılar yazıyor. Çeviriler yapıyor. 1995’te yani tam 60 yaşından sonra da gazeteciliğe başlıyor.

Başka öyküler de var

Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ daha çok öykü var. O geceki ‘Ermeni Masalı’nı, aynı kaynaklardan beslenen farklı etnik kökendeki duyarlı insanların aynı duyguları hissedeceğini örnekleriyle çoğaltıyor Seropyan.

“Bin bir halkın bin bir masalıyla Anadolu’yu, onun bereketini, cömertliğini, zenginliğini anlatalım istedik” diyerek ‘Masalların Düğünü’ etkinliklerini düzenliyor Demokratik Türkiye Girişimi. Amaçları ‘Nasıl bir demokrasi istiyoruz’ sorusunun yanıtını Anadolu ve Mezopotamya halklarının sözlü tarihinin bir unsuru olan masallarda aramak, kültürel farklılıkları, bölen parçalayan değil esasen bu toprakların her bir damarı olarak vazgeçilmezliğini ortaya koymak ve bütün halkların eşit-özgür birliğini  ‘birbirini anlama’ çabası etrafında yorumlama.

Sırada Yezidi, Çerkez, Arap, Laz, Türkmen, Zaza masalları var. Bunların sonrasında da Rum ve Yahudi masalları da olacak. Masallar anlatıldıkça, herkes ‘anlatılmayan masallar’ı da öğreniyor. Aynen Sarkis Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ ama çocukluğunda hep ninni yerine dinlediği ‘masal’, daha doğru ‘yaşanmış acı bir gerçek’ gibi. Demek ki masallar birbirlerine değdikçe çoğalıyor!

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116570