Tag Archives: murat ördekçi

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN MEHMET ÖRDEKÇİ

Standard

#iyikidoğdunmehmetördekçi

***

Anne tarafımda ürkeklik, baba tarafımda bildiğin deli cesareti var. Bende çocukken ikisi didişirmiş, bunu yıllar sonra anladım (ya da saçmaladım, kesin olarak bilemem). Ama çocukluktan gençliğe geçerken bende bir şeyler değişti; bunu izleyebildim. Bu konuda kitabı beklemeden yazabileceklerim var. Somut olaylar var çünkü, şimdi hatırlarken bile ürperdiğim.

Velhasıl, bildik anlamda korku duygusu bana çok uzak, çok yabancı. Hal böyle iken ev arkadaşımdaki abartılı ürkeklik evde sorun yaratabiliyor. Bir sabah gene kalkıp banyoya giderken odasına kafamı uzatıp “günaydın” dedim ve “bu ne! deli gibi! çok korktum! saçlarını topla!” tepkisiyle karşılaştım. Dediğim gibi, klasik bir durumdu aramızda. Ama ben bu kez korkulacak ne olduğunu merak ettim ve fotoğraf makinesini banyoya götürüp “haberim yokmuş gibi çek panpa” ayarı yaparak kendimi fotoğrafladım.

Sonuç: Ben kız olsam kendime… neyse… yani demek istediğim, ben bende bir tuhaflık, bir… bir… korkulacak bir şey görmedim. Hayır bir Alain Delon, bir Tarık Akan olmayabilirim ama saçı dağınık diye korkulacak çocuk muyum yahu? (ŞAŞIRTMACA OLMASIN, EV ARKADAŞIM DEDİĞİM, ANNEM)

Mehmet Ördekçi

8 Haziran 2015

***

Mehmet Ördekçi

Yıl 1968. Besni. Doğduğum evin önü. Ben 1, anneciğim 21 yaşında.

***

YA DELİ YA DAHİ OLACAK

(İjlal Şirin)

Bugün abim Mehmet Ördekçi’nin doğumgünü.

Çocukluğumuzu ve ilk gençlik yıllarımızı geçirdiğimiz Besni’de o zamanlarda pek doğum günü kutlaması yapılmazdı.

Bizim ailede sadece benim doğumgüm kutlandı. 15.yaşımda annem pek heves etmişti.

Yakın akrabalarımız  bize toplanmıştı. Radyoda Michael Jackson’un bir parçası çalınca abim beni de karşısına alarak dans etmeye başlamıştı.

Bu tarz danslara pek alışkın olmayan konuklar çok gülmüşlerdi dansımıza. Ama biz çok eğlenmiştik.

Birlikte eğlendiğimizi hatırladığım nadir anlardan birisidir bu doğumgünü.

Sonrasında ne doğumgünü kutlamaya nede eğlenmeye çok fırsatımız olmayacaktı zaten.

Bu eğlenceli dansı abim özellikle istemişti. İnsanların böyle şeylere alışması gerekirdi yada biz onlar gibi olmamalıydık.

Farklıydı. Çevremizdeki herkesten farklıydı.

Asiydi.

Ortaokul yıllarında  babamdan kasetçalar almasını istedi. Müzik dinlemekten çok hoşlanmayan babam evde gürültü olmasın diye almak istemedi.

Abim açlık grevine başladığını ilan etti.

Oğlu için endişelenen annem onu grevden vazgeçirmesi için dedemi çağırdı.

Yaşadığı zamana ve mekana göre oldukça entellektüel sayılan emekli hastane katibi dedem onunla epeyce konuştu ama vazgeçiremedi.

Sonunda babam ikna edildi birkaç gün sonra kasetçalar alındı.

Dedem abimle konuşmasının sonunda bize açıklama olarak “Bu çocuk ileride ya deli olur yada dahi” demişti.

Dedem ömrü yettiğince onun hem deli hem dahi hallerini görecekti.

Lise çağlarında dersleri dışında hiçbir eğitim almadan yabancılarla mektuplaşarak ingilizce öğrenmesi, okuldaki başarıları, üniversite sınavında derece yapması, Siyasal’ı kazanması

Onu herkesin gözünde dahi yapmıştı.

Sonra yaptığı seçimleri, örgüte girmesi,tutuklanması, ceza alması ile deli damgası almıştı.

Annem abim ve kardeşim için  “Ellerin delisi akıllı oldu benim akıllılarım deli oldu” diye ağlardı. Anneme göre kendi çocukları kadar zeki olmayanlar meslek sahibi olmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu.Onun çocukları ise ziyan olmuştu.

Üstelik annemin biricik Murat’ı bir adım daha öne geçmiş ve genç yaşında “bir hiç uğruna” ölüme gitmişti.

Bu adım hepimizi kahretmişti.Murat’ın ölümü o sırada örgüt üyeliğinden ceza alan ve Afyon cezaevinde yatan abimi ise çok daha fazla ve farklı etkilemişti.

O artık çok daha kızgındı, Öfkesi kontrol dışıydı. Ziyaretlerimiz sırasında bahsi geçen herkese herşeye küfrediyordu.Öfkesi kontrol dışıydı.

Çevresindeki kimseye tahammülü yoktu. Zaten kendi isteğiyle koğuştan hücreye geçmiş ve tek başına kalıyordu.

Vücudu bu strese sessiz kalmadı. İkinci beyin denilen bağırsakları isyan etmişti. Ülseratif kolit onun duygusal acılarına fiziksel acıları eklemiş ve hem onun  hem bizim hayatımız iyice çekilmez olmuştu.

Tedavisinin cezaevinde değil kapsamlı bir üniversite hastanesinde yapılabilmesi için Cumhurbaşkanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na ve Ceza evleri genel müdürlüğü’ne mektup yazdım.

Mektupta kısaca Kardeşimin c.evinde öldüğünü annemin ikinci kez evlat acısı yaşamaması için yardım etmeleri gerektiğini vurguladım  (!)

İnsafa geldiler Antalya’da üniversite hastanesinde tedavisi yapıldı

Kısa süre sonra 10 yıllık cezası tamamlandı ve salıverildi. Onu almaya Ailece Afyon’a gittik. Dışarı adım atar atmaz gökyüzüne baktı “Bir gün biteceğini , bir gün bu günü yaşayacağımı biliyordum” dedi.

Mutluydu ama öfkesi mutluluğunun önüne geçiyor ona engel oluyordu.

Öfkeyle, kavgayla, hastalıkla, acılarla, ağrılarla geçen 16 yıllık “dışarı” hayatının sonunda arkasından anma yazısı yazıyoruz.

Başka birisi için ne yaşanırsa yaşansın hayat kaldığı yerden devam edebilirdi ama Mehmet Ördekçi için bu mümkün değildi.

Demiştim ya;

Farklıydı, asiydi, hem deli hem dahiydi…

 

***

İzzet Tokur’dan

 

İjlal kadar olmasa da filmi başa saralım o zaman. 1992 19 Mayıs’ı Belgrad ormanlarında bir piknikte tanıştık Mehmet ile. Kimler yoktu ki orada elinde Motta pastanesinden bir dolu pasta ile Murat’tan yüreğimizde sır olan onlarcasına. Öğrencilermiş piknik de öğrenci işi. Hadi oradan dediğimi hatırlıyorum. Pasta ile piknik olur mu?

O 19 Mayıs’tan tam 27 yıl sonra Mayıs 18’e dönerken gittin Murat’ın yanına.

Gitmeseydin neler mi olacaktı? Ablam ve ben gene çiçekler gönderecektik sana . Sonra sen Rize’ye gidecektin yaylaya çıkacaktık beraber. Nasıl 27 yılda eskimeyen dostlar olduysak gelecekte de kadim dostlar olacaktık. Belki o Kadıköy’deki restoranda iki tek attığımız gibi deniz kıyısında çilingir masasını kurup iki tek atacak bol küfürlü konuşmalarla kahkahalar atacaktık. Servet hocam şiirler okuyacaktı. Sonra Garine o topiği yapacak ve bir arada yiyecektik. Sonra o ortak ev de olacaktı hayatımızda. Biz o ortak eve tuğla koyacak kadar paramız olmasa da hoş sohbetimizle karacaktık çimentoyu. Daha neler neler…

O kadar söylenecek şey var ki Ama gel gör ki sözün bittiği yerdeyiz.

 

***

SONSÖZ

(Can Valcan)

 

“Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan

askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?

süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.”

Böyle der Ece Ayhan.

Süsüne kaçılmamış bir cenaze töreni vardır.

Çocuklar okullardan ölerek ayrılırlar. Devletin  temel özelliği üvey olmasıdır. Devlete vurgu yapıyorum. Coğrafya/tabiat kader olduğu için bir miktar yırtabilir.

Mehmet, bu hayatın üvey çocuğuydu ve bu  seçilmiş bir çocukluktu. Kabul edersiniz ki bunu seçmek herkesin harcı değildir.O silahlı bir örgütün silahsız militanıydı. Ve devlet hemencecik onun hayatından bir on yıl çaldı. Böyledir bu işler, hayatının en güzel on yılını çalacaksın ki, bir daha yapmasın. Ayrıca hayatı gönülsüzce yaşayanlar vardır, ama  dikkat ederseniz onların bir zamanlar gönüllerini bir davaya adadıklarını görürsünüz. Devlete diklenenler bazen gün gelir, ona diklenenlere de diklenirler, diklenebilirler. O bu cesareti göstermişti, gösterebilmişti. O yüzden iki cami arasında binamaz kalan salyangoz satıcısı olmuştu.

Bir keresinde şöyle yazmıştı.

“Bu günkü aklım olsaydı, devrim yerine insan hakları konusunda mücadele ederdim.”

Çünkü şu üvey meselesi çok kafa karıştırıyor: Devletin üvey çocukları sövülebilir, dövülebilir, vurulabilir, öldürülebilir çocuklar.

O bazı şeylerin devrimden önce de çözülebileceğini, aciliyeti gereği çözülmesi gerektiğini akletmişti bana kalırsa.

Hücresinde yıllar geçirdi. O yıllarda zihninde yürümekten başka bir şey yapamıyordu. Bu yüzden ayaklarına kara sular indi. Ve böylece hayat yürüyüşüne daha fazla devam edemedi bence.

Hep bir halk bacaklanması bekledik, olmadı.

Halkların toplu bir imtihandan geçtiği bu dünyada.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

 

***

TANIDIĞIM MEHMET ÖRDEKÇİ

(Alper Budka)

Ördekçi’yle 2014’ün yazında tanıştım. Gezi’den sonra liberaller ikiye bölünmüştü. Bir kısmı AKP’nin peşine takılmıştı. Onlarla arkadaşlığım bitmişti. Mehmet abinin çevremde sevilen biri olduğunu biliyordum. Onunla tanışmak ve bunları konuşmak istiyordum.

Facebook’ta özelden mesaj attım, çay içebilir miyiz dedim. Yanlış hatırlamıyorsam Sefaköyspor’un çay bahçesinde birkaç saat sohbet ettik. Fakat ilk mesajlara bakınca görüyorum ki bu görüşme hiç kolay olmamış. O zamanlar göz rahatsızlığının tedavisi için Taksim’deki bir hastaneye gidiyormuş. Önce Galata’da görüşmeye karar vermişiz. Sonra Merter’de görüşelim demişiz. Üç kez erteleyip sonunda Sefaköy’de görüşebilmişiz. Yani keşke ölmeden tanışsaydım diyenler üzülmesin. Zira bildim bileli onunla görüşmek zordu, çünkü sağlığı kötüydü, sokağa çıkıp adım atacak hali yoktu…

Yakından tanıyınca hemen hemen her konuda hem fikir olduğumuzu görüp sevinmiştim. Kemalistlerle uğraşma huyunu terk etmediğinden onu hala biraz iktidar tarafında sanıyordum, haksızlık etmişim… Zamanla siyasetin dışında da konuştuğum, her konuda akıl danıştığım biri oldu. Kız arkadaşımdan yeni ayrılmıştım, zor bir süreçten geçiyordum ve Mehmet abiye müracaat ediyordum. Birine kızdıysam ya da bir iş yapacaksam ona soruyordum. Dışarıdan bakınca asabi, ağzı bozuk birine benziyor olabilir. Halbuki Mehmet abi çocuk ruhluydu, yumuşak huyluydu, anlayışlı merhametli bir adamdı. Yani aslında göründüğü gibi biriydi ama tam olarak sosyal medyada göründüğü gibi değildi…

Tanıdığım Ördekçi taşralı bir adamdı. Bunu söylemek zor ama o dünyaya kazanmak için gelenlerden değildi. Taziyesinde annesinin ‘aile kurup çocuk sahibi olaydı, belki onun hatırına hayata tutunurdu’ dediğini duydum. Sonra düşündüm de, devrimcilikten hapishaneye düşüp gençliğini yakmasaydı, ODTÜ’yü bitirip akademisyen olsaydı, bugün belki de KHK’yla atılanlardan olacaktı. Yani o çukura düşmeseydi, illa ki bir gün başka bir çukura atlayacaktı…

Maalesef ömrünün son birkaç yılında arkadaşı olduğum Mehmet abinin geçmişi hakkında çok şey bilmiyorum. İkinci kez komadan çıktığında ‘bir gün seni kaybedersek, seni anlatmam gerekirse, ne söyleyeceğimi bilmiyorum’ demiştim. O da “Allah rahmet eylesin” de geç demişti. O yüzden buraya ne yazacağımı bilemedim.

Son bir yılda üç kez komaya girdi, üçüncüsünden çıkamadı. Vadesi uzun değildi, biliyorduk ama bu kadar çabuk gideceğini düşünmemiştik. Ölümünden 10 gün önce telefonda konuşmuşuz. Ses kaydı telefonumda duruyor. ‘Her şey yolunda görünüyor’ demiş. ‘Görüşürüz’ demiş. İnşallah cennette görüşürüz Mehmet abi…

Son zamanlarında bir yandan yaşama isteği arttıysa da, bir yandan da başına gelecek olana teslim olmuş gibiydi. Fiziksel ve psikolojik sağlığı çok istediği kitabı tamamlamasına el vermedi. Ama onca çileyi boşuna çekmediyse, söz konusu kitabın tamamlanması gerekiyor. Onu anlayan, ona değmiş olan herkesin boynunda bir ödevdir bu kitap… Umarım çorbada benim de tuzum bulunur…

 

***

“BENDE ÇÖP DAĞLARI VAR!”

(Güler Pınarbaşı)

 

O, bir gün “Bende çöp dağları var!” demişti…

2007 de birbirimizin varlığını sanal ortamda bulmuş, eklemiş, arada bir de göz ucuyla takip etmeye başlamıştık. Göz ucuyla diyorum çünkü ilgi alanlarımız farklıydı. O siyasi yazılar yazıyordu, ben spiritüel. Benim ise burada yaşamamış gibi siyasetle hiç  alakam yoktu!

Yine bir gün göz ucuyla sayfasına  bakarken bir yazısı dikkatimi çekti.

Mehmet Ördekçi, kendine bir gezi planı hazırlamıştı. İçinde yıllarca yaşadığı (hapiste ve hatta bir hücrede) şehirlerin dışını görmek isteğini anlatan bir yazı. Birkaç şehir kapsayan bir gezi rotası… İstiyordu ama sağlığı pek elvermeyeceği için de hayıflanıyordu. Okurken ne ise şu zihinsel bağlantısı hipnoz yapsam keşke diye geçirdim içimden…

Bu adam kim ya? Niye dikkatime girip duruyor? diyerek gecmişe yönelik okumaya başladım. Okudukça uykum kaçtı, kaçtıkça daha çok okudum…

Sabahlamıştım. Uykumu kaçırdığı için kendisini kendisine şikayet edesim geldi; “uykumu kaçırdınız bayım” diye yazdım. “Özür dilerim” yazdı 🙂 ve daha da uykumun kaçması için hayatını anlattığı bir bağlantı adresi verdi… Okudum, gerçekten fena uykum kaçtı ama o kadar sevimliydi ki kızamadım ona ve sevdim…

İşte böyle arkadaş olduk Mehmet Ördekçi ile. Bir süre ilgilenmiş olsa da benim ilgi alanımla:

“- Bir de spiritüel konulardan çok koptum. Siyaset girdabına çok kapıldım. Bu mutlu olduğum bir durum değil…” diye yazdığında ben de:

“- Sana hipnoz yapmak isterdim. O şehirlere sadece yaşadığın  hapishaneleri dışından görmeye gitmene gerek yok. Neden hipnoz dersen duygusal çöplerini almak için!” dediğimde:

“- Bende çöp dağları var!” dedi.

“- Nasıl bir hayat yaşadığımı tasavvur etmen zor. Ben bile hatırlarken bazen tereddüte düşüyorum, o ben miydim yoksa bir filmde veya romanda mı geçiyordu o sahne?… ”

“- Bir tek dağa çıkmadım bir de çok şükür ki insan öldürmedim. Geriye kalan her tür kovalamacayı yaşadım. 6-7 kere işkenceyle sorgulandım, 3 kere kafama silah dayandı. 6-7 kere dedim çünkü kaç kere gözaltına alındığımı gerçekten hatırlamıyorum, karıştırıyorum!”

İşte böyle bir insandı hayatıma giren Sevgili. Okuduğum her satırında kendini anlatsa da kendimi bulduğum biriydi. Ne kadar güzel ve anlamlı bir insan olduğunu cümlelerimle henüz anlatamam. Tanıyanlar, ülkemde yeterince değeri bilinmeyen bu kişiyi sadece onu keşfedenler bilir. Satırlarından akan bilgiyi ve bilgeliği, kelimelerinin gücünü, dil kullanım zekasını ancak onu okuyanlar bilir. Tarihi, bilgiyi, eleştiriyi, mizahı, acıyı öyle bir harmanlardı ki, ağlayacakken gülüverir; gülerken düşünüverirdik sanki!..

Okudukça “ben siyasete girmek istiyorum” dediğimde; “ben çıkmak istiyorum” demişti… Ben heyecanlı o yorgun!

Güzel insanım benim.

Yorucu bir hayat senaryosu seçmiş olsan da, nasıl da başarıyla oynadın rolünü!.. Sana yetse de bize yetmedi varlığın, bilesin. Mütevazi yapının altında kabına da hiç sığamıyordun ve sonunda yorgun bedenini, zihnini bırakıp gittin.

Gittiğini duyduğumda bu zorlu senaryondan çıktığın için sevinsem de, kendim için üzüldüm bencilce. Özlüyorum, bıraktığın satırlarınla özlemimi birazcık olsa gidersem de yetmiyor inan…

İyi ki doğdun Mehmet Ördekçi… İyi ki yolumuz kesişmiş…

 

***

İYİ Kİ DOĞMUŞSUN MEMED’İM ÖRDEKÇİ’M

(Garine B. Seropyan)

 

Sevdiklerimizin ya da en basit deyişle tanıdıklarımızın kıymetini onlar gittikten sonra anlayabiliyoruz galiba biz. Biz dediğime bakmayın, “kör öldü badem gözlü oldu” misali genelleştirmek değil niyetim. “Ben” diyebilecek kadar cesur değilim galiba ve suçuma ortak arıyorum alenen.

Sanırım ben, en çok, sevdiklerimin doğum gününü kutlamayı önemsiyorum. Kendimden vazgeçtiğim dönemler hariç, kaçırmamaya çalıştığım bir gün olduğunu kabullendiğimden ötürü olsa gerek. Düşünsenize, sevdiğiniz biri, birileri, doğmamış olsaydı ne kadar eksik olurdunuz. Tam da bu yüzden, doğum günlerinin en büyük pasta payını aslında doğum günü çocuklarının annesi haketmiştir bence. Yani, yapmasalardı olmazdık. Slogan gibi oldu ama öyle. Hem başlıkta adı geçen sevdiğim arkadaşımı sloganlarla değil de neyle anacaktım ki?

Biz baĞzı kafirler, sevdiklerimizi, gidenlerimizi, bayramlarımızı, seyranlarımızı en çok yemek masalarında anmayı severiz. Hele ki sevdiğimizin doğum günü ve o sevdiğiniz artık aramızda değilse “ballı kaymak” kıvamında(!) bir “kutlama”nın yeri gelmiştir. Kurarız masamızı, doldururuz rakımızı, koyarız topiğimizi, lakerdamızı, mezemizi ve efkarımızı masaya, kah kahkahayla, kah gözyaşı ile masamıza ortak ederiz sevdiğimizi, sevdiklerimizi ama en çok da gidenlerimizi.

İçindeki çocuğu, bedenen aramızdan ayrılırken de beraberinde götüren; vicdanın, insanlığın, hoşgörünün bu alemde hala var olduğuna inanmama vesile olan; tanıdığım en olgun, en çocuk, en kurnaz, en naif, en öfkeli, en sakin, mutluluğunda dahi hüzün olan kocaman çocuk-adam; arkadaşı olmaktan, kısa ama çok yoğun hayatının çok az bir kısmında bulunmuş olmaktan ve dolu dolu yaşamı, acıları, sevinçleri ve hatta gerçekleştiremediği hayalleri ile dahi hala hayatıma dokunuyor olmasından mutluluk duyduğum arkadaşım Mehmet, daha doğrusu Memed’im Memed’im Ördekçi’m iyi ki doğmuş.

İyi ki teğet geçmiş kısa ömürlerimiz.

Gitmeyeydi eyiydi…