Tag Archives: agos

Darmaduman

Standard

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?
 
Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

  

İyi Ki Doğdun Hrant…

Standard

Erguvanlarla başlamıştı bu büyük aşk bir caninin kurşunuyla yarım kaldı

Ersin KALKAN

28 Ocak 2007

Salı sabahı Halaskargazi Caddesi’nde Hrant Dink’i uğurlamak için toplanan on binler, Türkiye ve Ermenistan’ın tüm kentlerinde ekran başında toplanan milyonlar, soluğunu tutup onun konuşmasını dinledi.
Read the rest of this entry

Sarkis Varbed ve Ağavni Mayrig

Standard


Atalarımız hiçbir sözü boşa söylememişlerdir. Bu yüzden de atasözleri çok önemli yer kaplar hayatımızda. Hangi dilde olurlarsa olsunlar, hangi yüzyılda söylenmiş olurlarsa olsunlar geçerliliklerini yitirmez atasözleri.

Bunlardan biri de ‚Kna merir, egur sirem‘ (Git öl, gel seveyim)‘dir. Pek severiz bu atasözümüzün gerçekliğini ispatlamayı her fırsatta.

Biz sevmeyiz pek kıymetlilerimize hakettikleri ilgiyi, değeri, saygıyı onlar hayattayken göstermeyi. Eğer şanslılarsa son günlerini, yoksa daha da sonrasını bekleriz ah vah etmek için. Bu yüzden de ölüseviciliğiyle arasında çok ince bir çizgi olur geç kalan saygı gösterimizin. Işte bunun içindir ki pek temkinli davranır gidenlere sevgisini, saygısını gösterirken kimimiz.
Read the rest of this entry

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!

Standard

Foto: Vartkes Hergel 19.01.2012

19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz  Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk.  1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab…  Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok.  Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

Kaynak: http://fakfukfon.wordpress.com/2012/01/19/karin-karakasli-bu-adaletsizlikle-yasamak-hepimize-haramdir/

 

“Biz Hrant Dink kadar cesur değiliz”

Standard

Agos gazetesi bundan 15 yıl önce bir grup Ermeni aydının bir araya gelmesiyle kuruldu. Onlardan biri de kartvizinde ‘soğutma ustası’ yazan Sarkis Seropyan’dı. Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapan Seropyan “Agos hep sol ve eleştirel bir gazete olacak,” diyor

Sarkis Seropyan (75) bir gazeteci, tanıyanlar onu Türkiye’nin yaşayan en bilgili aydınlarından olduğunu düşünüyor. Onun en önemli özelliklerinden biri de 60 yaşında Agos‘un kurucu kadrosunun içinde yer alması. İlk sayısı 5 Nisan 1996’da yayımlanan ve bu yıl 15 yaşına giren Agos gazetesinin doğum günü vesileyle bir araya geldiğimiz Seropyan’la gazetenin ilk günlerine gittik. Ermeni kimliğinin işkence çektiği günlerde yayımlanan, Kürt meselesinin bile Ermenilere atfetildiği o günlerde bir grup insanın büyük bir cesaretle yayımlama kararı aldığı Agos, sözcük anlamıyla ‘sabanın suda açtığı ark’ anlamına geliyor. 1915’te askeri doktor olan büyük dedesini kaybeden, ailesinin büyük kısmı dağılan Sarkis Seropyan üç kuşaktır İstanbullu olan bir Ermeni. Ortaokuldan sonra okuyamamış ve ‘soğutma ustası’ olmuş. Ama bir yandan da okuyup yazmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve 60 yaşında kendisini Agos‘ta anadilinde yazı yazarken bulmuş. Hrant Dink’in öncülüğünde ‘suyun aktığı yer’ imgesi ile 15 yıl önce başlayan Agos‘un hikayesiniCangülüm Anahit ve Kazben kitabının da yazarı olan Sarkis Seropyan’la konuştuk.

– Bundan 15 yıl önce Agos‘u çıkartmaya karar verdiniz. O günlere geri dönelim mi?
– Benim o zamanlarda bir dükkanım vardı, 1995 yılında Hrant Dink bana geldi ve ‘Bir gazete kuruyoruz, var mısın ağabey?’ dedi. Ben de hiç nazlanmadan ‘Varım,’ dedim. Birkaç arkadaşla birlikte aylık bir dergi çıkarmayı ve orada bir şeyleri yazmayı zaten istiyordum. O güne kadar günlük gazetelerde ve sanat dergilerinde Ermenice yazı yazmışlığım da vardı. Ama daha çok seyahat yazıları ve güncel meselelerle ilgiliydim, politik konulara girmezdim. Bir araya geldikten sonra kafamızda gazeteyi tasarlamaya başladık. Gazetenin ilk kurucuları tanıdıklarımdı zaten, yaşça hepsinden büyüktüm.

PASKALYA, DOĞUM GÜNÜMÜZ
– O isimleri hatırlayalım mı?
– Tabii iyi olur. (Elindeki fotoğraflara bakarak) Hrant Dink, Luiz Bakar, Harutyun Şeşetyan, Anna Turay, Sarkis Seropyan, Arus Yumul, Sendi Zurikoğlu, Diran Bakar, Setrak Davuthan, Nıver Lazoğlu ve birkaç kişi daha…

– Siz o zaman 60 yaşında mıydınız?
– 60 mı oluyor bakayım, 1935 doğumluyum evet 60 yaşımdaymışım. Bu saydığımız kişilerin dışında o fotoğraflara girmeyen, giremeyen, girmek istemeyen arkadaşlarımız vardı. İsim saymak gerekirse Anna Turay’ın iş arkadaşları, yazarçizerlerden Ümit Kıvanç, Kemal Gökhan Gürses, Ragıp Duran. Ve 96’nın nisan ayında artık gazeteyi çıkarmaya karar verdik. Birinci sayımızı bir Paskalya Bayramı arifesinde çıkardık. Bu yüzden de Agos‘un yıldönümü hep Paskalya Bayramı’nda kutlanır. Önümüzdeki pazar (bugün) hem Paskalya’yı hem de Agos‘un yaş gününü kutlayacağız.

– Özel bir 15. yıl programı var mı?
– Hayır, biz 19 Ocak 2007’den beri öyle coşkulu kutlamalar yapmıyoruz. En son 10. kutlamamızı hep beraber yapmıştık. Yılbaşına da yakın bir tarihti. Hrant’la son eğlencemizdi o. Vur patlasın çal oynasın Hrant’ı oynatmıştık o gün.

DÖRT SAYFA ERMENİCE ÇIKIYOR
– Agos yıllar içerisinde nasıl bir etki uyandırdı sizce Türkiye kamuoyunda?
– Agos ilk yayımlandığı zamanlarda biriki tanıtım toplantısı yaptık. O toplantılardan biri de Gazeteciler Cemiyeti’nde yapılmıştı. Bu kokteyle Ermeni cemaatinden önemli kişiler geldiği gibi, Türk basınından da hayli etkili insan gelmişti. O günlerde kendimizi iyi tanıtabiliyorduk, insanlar kuyruğa girip abonelik kaydı yaptırıyordu. Ama o arada bizim cemaatimizden negatif bazı kişiler ‘Yahu ne kadar ömrü olacak ki böyle bir gazetenin, bir senelik abone olma, altı ay yeter, nasıl olsa altı aya kadar batar,’ diyordu. Hatta hiç gelmeyenler vardı, inkar edenler vardı, ‘Bunlar Ermeni alfabesine, Ermeni harflerine ihanet ediyor,’ diyenler vardı. Bir-iki sayıda biraz cesur sayılabilecek, devleti eleştiren yazılar çıkınca ‘Bunlar bir yerden güç alıyorlar, bunlar MİT yahu,’ bile dediler. İşin garip tarafı, biz bunları diyenleri tanıyorduk.

– Bunları Ermeni cemaati mi söylüyordu?
– Ne yazık ki hem de en ileri gelenleri. Bir ismi tepkilerimizle susturduk, hatta bayağı sert bir tepki göstermiş olmalıyız ki artık pek konuşmuyor. Ondan önce konuşur, yazardı. Bütün bunlara karşın, kimsenin adamı, kimsenin yakını olmadığımız için içimiz rahattı.

– Siz gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapıyorsunuz değil mi?
– Başlangıçtan beri Ermenice yazabildiğim için belki Ermenice sayfalarla ilgileniyordum. Ama zaman zaman başka sıfatlarım oldu, hatta yargılandım, ceza yedim. Bugün 24 sayfalık gazetenin dört sayfası Ermenice çıkıyor. Ve bu Ermenice çıkan sayfalar çeviri değildir. Ermenice sayfalarda özgün yazarlarımız var, onlar Türkçe sayfalarda yok.

Ermeni algısını değiştirdik
“Agos’un Ermenilerin Türkiye’de tanınmasına, en azından artık negatif değil de, pozitif tanınmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Zaten en baştan beri amaçlarımızdan biri de buydu. 60 bin civarında olduğu tahmin edilen İstanbul Ermeni toplumunun (çünkü hiçbir nüfus sayımında Ermeniler sayılmamıştır) yüzde 80’i Ermenice okuyup yazamıyor. Bu yüzden Ermenice yayın yapan gazetelerin tirajı düşüyor ama Agos’un tirajı yükseliyordu. Çünkü Agos, Ermenice okuyamayan ama bu yüzden de kendilerini Ermenilerden uzak tutanları muhatap aldı. Karşı olanlar, küfredenler de yok değildi. Onlara bir sözümüz yok ama Ermeniyi düşman bilen dürüst insanlar Agos’u okumaya başlayınca kendisine öğretilenlerin yanlış olduğunu görüyordu. O günlerde Hrant ‘Oraya sakın gitme,’ denilen yerlere gitmiş, önce yuhalanmış ama sonunda oradan sarmaş dolaş çekilmiş fotoğraflarla ayrılmıştır. Bu, Agos’un tutumu sayesinde oldu ve Hrant’tan başka biri buna cesaret edememişti, ondan sonra da kimse ceserat edemedi. ‘Agos değişti,’ diye bir kanı varsa şundandır: Agos’un değiştiğini zannedenler Hrant’ın olmadığını fark edenlerdir. Biz Hrant kadar cesur değiliz galiba.”

Saldırganları pencereden izliyorduk
– Agos’u çevreleyen bir baskı, kuşatma süreci başladığında Agos çalışanları olarak neler yapıyordunuz?
– Pencereden izliyorduk onları. Her hafta yeni bir grup geliyordu. Bir gece ansızın geleceklerini söylüyorlardı, ‘ya sev ya terk et’ diye bağırıyorlardı. ‘Ya sev ya terk et’ sözü beni çok kızdırıyor. Çünkü ben kimsenin sevgisini ölçemediğime göre, kimse de benim sevgimi tartamaz. Bu söz dağda taşta, duvarda, her yerde karşıma çıkıyor. Bir keresinde Tunceli’de bile karşıma çıktı. O cümleyi görünce ‘Benim geleceğimi nereden duydunuz da, bunu yazdınız?’ diye takıldım, o sırada orada olan bir Kürt ‘Onu senin için değil, bizim için yazdılar,’ demişti. Geçen sene Van-Çatak karayolunda gidiyorduk, yeni yakılmış henüz dumanları tüten bir ormanlık alan gördüm. ‘Yangın mı çıktı?’ diye sorduğumda jandarmanın yaktığını öğrendim. PKK artık orada saklanmasın diyeymiş. Bunlar mı seviyor şimdi vatanı, ormanını yakan vatanını sevebilir mi? Biz gerçekten seviyoruz burayı, artık sağır sultan bile duydu bunu.

– Agos’un isim babası kim?
– Agos’un ismini gençler koydu esasında. Gençleri topladı bir gün Hrant: ‘Agos mu, Parev mi?’ diye sordu. Agos’un kelime anlamını öğrenince, ‘Agos olsun,’ dediler. Ama hakkını yemeyelim Agos ismini ilk ortaya atan o dönem Ermenice sayfalarını yapan Rupen Maşoyan’dı.

– Bundan sonrası için hedef ne?
– Yolumuza aynen devam ediyoruz. Bir gün Hrant’la konuşurken ‘Agos’un önemini sen bile tam olarak anlayamadın ağabey, gün gelecek anlayacaksın. Agos’tan önce ve sonra diye iki milat olacak,’ dedi. Dediği doğruydu ama ben o sözü biraz değiştiriyorum artık ‘Hrant’tan önce ve Hrant’tan sonra’ diye. Evet Agos’la çok şey değişti ama bunlar Hrant’la değişti. Biz yine Agos’u Hrant’ın çizdiği yoldan devam ettirmeye çalışıyoruz; yani sol, eleştirel ve her zaman inandığı doğruları savunan bir gazete olacağız.

 

17.04.2011 Müjgan Halis

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/04/17/biz-hrant-dink-kadar-cesur-degiliz

 

 

  • 17.04.2011

Tiyatroda Bir Ermeni Uluçınar: Hagop Ayvaz

Standard

O doğduğunda bırakın cumhuriyetin kuruluşunu, henüz Gavrilo Princip, Arşidük Franz Ferdinand’ı vurmamıştı bile. Ayaklı ansiklopedilerimizdendi o da.

 

95’ini gün yüzüyle, sağlıklı olarak gören Baron Ayvaz, uzun hayatına iki dünya savaşı, üç darbe, varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, bir cumhuriyetin kuruluşu, 50 senelik bir mecmua ömrü, dört yıl askerlik, Lutzika Dudu, bolca tiyatro, onca insan, birçok ödül, sonsuz sevgi, saygı ve hatırı sayılır, hayran olunası ancak bir o kadar da ağır bir hikaye sığdırmış. Aile, torun, tosun da cabası. Son demlerinde hayatına kattığı Agos’ta ise hâlâ yaşayan, daha doğrusu yaşatılan bir çınar.

Tiyatro sahnelerinde en yoğun yaprak dökümünün yaşandığı 2006’da kaybettik Hagop Ayvaz’ı da. Tıpkı Mümtaz Sevinç, Mehmet Akan, Baykal Saran, Mübeccel Vardar, Ayşen Tekin, Mediha Köroğlu, Tunç Yalman, Necdet Yakın, Meral Taytuğlu, Tuncer Necmioğlu ve diğerleri gibi.

“Hagop Ayvaz Türk Tiyatrosu için unutulmayacak bir markaydı. Türk tiyatro tarihinin ulu çınarıydı.” (Üstün Akmen – Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi Başkanı)

Hagop Ayvaz, 1911’de İstanbul’un Yenikapı semtinde doğdu. Daha sekiz yaşındayken babasını kaybetti. İlkokul eğitimini Topkapı Levon Vartuhyan okulunda aldı, daha sonra Esayan okulunda devam ettirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra Beyazıt’taki Çatal Han’da ayakkabı imalatı yapan üvey babasının yanında çıraklık yaptı. Bu handa sayacılık yapan Harutyun Samurkaş’ın aracılığıyla tiyatrocu Krikor Hagopyan’ın “Arevelyan Taderakhump”u (Doğu Tiyatrosu) ile tanıştı ve 1929’da figüran olarak “Değirmencinin Kızı” operetinde sahneye çıktı.

Daha sonra Boğos Karakaş’ın tiyatro grubuna katıldı. 1935’te askere gidene dek, çeşitli kumpanyalarla yazın Büyükdere’deki Hafız Ahmed’in bahçesinde, Talimhane’deki Altın Tepe bahçesinde, Yenişehir Kuşdili Tiyatrosu’nda, Üsküdar Beyleroğlu bahçesinde, kışları ise Beyoğlu Ses Tiyatrosu, Şehzadebaşı Millet Tiyatrosu, Pangaltı İnci Tiyatrosu gibi kapalı salonlarda sahne aldı.

1935’te Ara Aginyan vasıtasıyla Jamanak gazetesiyle tanıştı ve tiyatro eleştirileri kaleme almaya başladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, 1946’ya dek Ermenice oyunlar yasaklanmış olduğu için bu oyunlar Türkçe sahneleniyordu. Arşaluys Balayan’la tanıştı ve 1937 yılında evlendi, Ayvaz iki çocuk ve dört torun sahibi oldu. 1950 yılında Esayan Okulundan Yetişenler Derneği’nin sahnesinde birçok tiyatro oyunu sergiledi.

Aynı tarihten itibaren İstanbul Ermeni basınında etkin bir rol oynamaya başladı ve hayatının son gününe kadar bu misyonunu başarıyla sürdürdü. 1946’da Ermenice tiyatro yasağı kalkınca Kulis Sanat Dergisi’ni kurdu ve bu dergi 50 yıl boyunca aralıksız olarak yayımlandı. Emekliliğinden sonra ise Agos’un Türkçe ve Ermenice sayfalarında, “Hatırladıklarım”, “Sahne Arkadaşlarım”, “Lutsika Dudu” başlıklarıyla yazılar kaleme aldı.

1997’de Türkiye Yazarlar Birliği, Hagop Ayvaz’a “Basın Hizmet” madalyası verdi. Ayvaz aynı zamanda Şişli Mezarlığı’nda bulunan aydınların mezarlarının restorasyon çalışmalarına da katkıda bulundu. 2004’te ise “Tiyatro Tiyatro Dergisi” tarafından düzenlenen “Tiyatro Ödülleri 2004” töreninde teşekkür plaketi aldı. 2005 Ekim’inde “Tiyatro Eleştirmenler Birliği” Ayvaz’a onur ödülü verdi.

Haldun Taner’den Neyyire Neyir’e kadar birçok tiyatrocunun mezarlarının bakımını üstlenip, sık sık ziyaret etti. Emekliliğinin ardından Agos gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Sanatçı Türk tiyatrosuna büyük ölçekli katkılarda bulunmuştur.

Lutzika Dudu
Kulis dergisinde “Lutzika Dudu” karakteriyle imzalanmış mizahi makaleler daha sonra Aras Yayınları’nın çabalarıyla yayımlandı. 2003 yılının haziran ayında bu makaleler kitap halinde ikinci kez yayımlandı. Günlük İstanbul Ermenicesi, farklı kelime hazinesi, vurguları, ekleri ve deyişleriyle Ermenice’nin farklı bir ağzını temsil eder. Ederdi… Zira günümüzde İstanbul sokaklarında Ermenice sesler çınlamıyor artık. Hagop Ayvaz, Kulis’inde, bu özgün dili Lutsika Dudu’nun ağzından yaşatmaya çalışmıştır. Bu kitap, gülmek isteyen okurun bu ihtiyacını mutlak surette tatmin edeceği gibi, İstanbul Ermenilerinin günlük konuşmasını ve yaşam tarzını incelemek isteyen filolog ve sosyologlara da bir kaynak olarak hizmet edecektir. (*)

Karin Karakaşlı’nın deyişiyle “güngörmüş bir Ermeni kadını İstanbul’u ve cemaatini anlatıyor bizlere. Hem de öyle bir hararetle anlatıyor ki susturabilene aşk olsun.” (…)

“Kuşkusuz Lutsika Dudu’nun en önemli özelliği Türkçe harmanlı özel Ermenicesi, şimdilerde pek çok şey gibi yoklara karışmış o bir dönemlerin orta sınıf İstanbul Ermenice lehçesi değil. Onu daha da vazgeçilmez kılan o tatlı dille anlattığı birbirinden çarpıcı, cemaatin gündelik yaşam hikâyeleri. Her biri gerçek bir karamizah harikası olan bu hikayeler cemaatin toplumsal yaşamındaki çarpıklıkları, aksaklıkları, kaypaklıkları olanca çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İlk kez 1968’de boy gösteren Lutsika Dudu’nun öyküleri, aradan geçen yıllara meydan okurcasına her dem taze. Hal böyle olunca sevmeyeni de bol Lutsika Dudu’nun ama ne gam. Lutsika Dudu’da öyle sevene sevmeyene aldıracak göz yok, o yalnızca kendi doğrularının peşi sıra gidiyor yıllardır, tıpkı yaratıcısı gibi.”

Karin Karakaşlı’nın kaleminden Baron Ayvaz
“Her cuma sabahı Agos’a uğrar Baron Ayvaz. Gazetelerini alırken mutlaka eski haftaya dair söyleyecekleri olur herkese. Ben de onun temiz ilgisinden, değerli eleştirilerinden nasiplenirim. Onu bu denli üretken ve yaşama bağlı gördükçe hepimiz taze şevkle oturur çalışırız. En azından Baron Ayvaz okuyacaktır, biliriz. Bekleyecektir Agos’un yeni sayısını.

Tutkuyla bağlanır Baron Ayvaz sevdiği şeylere. Tiyatro, Kulis, Lutsika Dudu, Agos koca gönlünde bu sevdadan payını alan birkaç şanslı dünyadır yalnızca. Hiç unutmam bir bayram günü gazetede kimseleri bulamayınca başımıza bir şey mi geldi diye endişelenişini. Şıpsevdilerin de ondan öğrenecek çok şey bulunur. Ne de olsa sevgilerini birbiri üstüne inşa eden, onları çoğaltan bir ustadır Baron Ayvaz. Gazetemizde yazıları yayınlandığında “Fotoğrafların altına Kulis arşivinden yazmayı ihmal etmeyin. Bari derginin ismi böylece yaşasın…” deyişi bundandır.

O Kulis’e verilen 50 yıllık ömrü, bir dergiyi yaşatma inadını en yakından Lutsika Dudu bilir. Lutsika Dudu, Ayvaz’ın kişisel yaşamına da tanıklık eder. Kulis’e uğradığı bir gün Ayvaz’ın tornunun doğum müjdesini alır, bir başka günse eşini muayeneye getirdiği Surp Pırgiç’in bahçesinde ustanın Kulis’in aboneliği için ağız eğdirenlerden duyduğu sıkıntıya ortak olur. Dinlediğiyle kalmaz o gerçekleri herkesin yüzüne çarpıverir. Kimilerinin yanakları kızarır.

Lutsika Dudu’nun gerçekliği, söylediklerinin bugün de geçerli oluşunda gizli. Eleştirileri nasıl da zamanımız için söylenmiş. Yazık, demek fazla bir şey öğrenmeden geçirmişiz aradaki uzun yılları. Lutsika Dudu söylediğiyle, söylendiğiyle kalmış. Ne de olsa Ermenice’nin sınırlarını zorlayan süslü sıfatlarla dolu methiyeler ve çıkarların çatıştığı noktalarda rastlanan iğneli sokuşturmalar ve üstü kapalı göndermeler dışında dürüst, yapıcı eleştirilere, çağdaş sorgulamalara hala çoğu insanın aklı ve gönlü açık değil. Ama zaman, kimilerinin yaşamı sınırlar içinde dondurma ve tekelleştirme ısrarına aldırış etmiyor. Bu kaçınılmaz gerçeği en iyi Lutsika Dudu bilir.

Lutsika Dudu’nun dillendirdiği bizim yakın tarihimiz. O nedenle hayatında hiç Lutsika Dudular görememiş olan yeni kuşaklar için bu derleme kitap gerçek bir armağan niteliğinde. Yüreğinde heyecanlı bir delikanlı saklı Hagop Ayvazlara da, onun güzelim kaleminden hayat bulan sivridilli, “Doğrucu Davut” Lutsika Dudulara da her zamankinden daha da çok ihtiyacımız var.”

Tiyatro ve Kulis
Cağaloğlu Yokuşu’nda Kulis Matbaası diye bir matbaa açmış. Türkiye’de en uzun süre çıkan tiyatro dergisini çıkaran Agop Ayvaz’ın ağzından, yüreğinden dinleyelim Kulis’ini:

“Ben tiyatrolara giren çıkan adamım. Muhsin Ertuğrul ile ahbap oldum. Hele mecmuayı çıkardıktan sonra büsbütün ahbap oldum. Bir hatırası var, hiç unutmam. Geçenlerde sahneye çıktığım zaman onu söyledim. Bir gün ‘Ayvaz’ dedi, ‘Ben de mecmua çıkaracağım’ ve başladı ‘Perde ve Sahne’ isimli bir mecmua çıkarmaya. Ama 2 sene sürdü sürmedi stop etti. Benim mecmuanın 40. yılını kutlayacağız. Gittim ‘Hocam’ dedim ‘Benim gazetemin 40. yılı. Bir gece yapıyoruz. Mecmuaya yazı vermek ister misin?’

‘Elbette’ dedi. Bana bir yazı verdi. Diyor ki yazısında,

‘Ayvaz’ın yaptığı bir buluştur. Nasıl idare ediyor, nasıl çıkıyor içinden? 40 sene yaşatmış, yaşatıyor da. Ben heves ettim’ diyor. ‘Karımla beraber’ diyor ‘Mecmuayı çıkardık. 2 sene ancak dayanabildik. En nihayet kapattık. Borçlarını kapatmak için Üsküdar’da babamdan kalan tahta bina evi satmak zorunda kaldım.’

Onu ben nasıl yaşattım? Evvela İstanbul’daki birçok aileler aboneydi. ama Yalnız İstanbul’da kalsaydım yaşatamazdım. Muhsin’in mecmuası gibi olurdu.

Ben o mecmuayı satmak için evvela bütün şarkı dolaştım. Halep, Beyrut, İran, Yunanistan. Oralardan abone buldum. Onlar destek oldu. Öyle yaşattık. Ellinci seneye kadar. Bu sefer ne oldu? O varlıktan marlıktan bilmem neden, sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan birçoğu korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.

50. senenin sonuna kadar kimseye de borçlu kalmadım. Hepsine de borcumu da ödemişim. Sonra onu kapattım. O bana bir derttir daima. Ama mecburdum. çünkü dışardaki paraları toplamak da zorlaştı. Yiyenler oldu parayı tabi. Helal olsun dedik. Agos’a reklam verdim, satıyorum. Çünkü paraya ihtiyacım var. Sağ olsun Bağ-Kur’um var. Oradan para veriyor hükümetimiz ama o para ile bugün için geçinemezsin. Bugün beyaz peyniri 4 liraya alıyorsun, yarın gidiyorsun 5’tir diyor.

Kulis, iki defa yasaklandı. Müdür-i Umum’a çağrıldım. Gittim. Çıktığım katta 3 savcı oturuyor. Bir tanesi ‘Buyrun’ dedi. Gittim ayakta durdum. Oturabilir miyim dedim. Hayhay dedi. Oturdum. Ermenistan’da oynanan bir oyundan sonra köylülerin oyun elbiseleriyle çektikleri resimlerini göndermişler, biz de koymuşuz. Bunu sordular. Ben de açıkladım. Sonra muhabbet etmeye başladık. Son sayfada 8 punto ile sanat haberleri koyuyorduk dünyanın her yerinden. Ermenistan’dan da haber gelmişti. Koymasanız bunu dediler. Öyle arzu ediyorsanız olmaz, dedim. Bir süre koymadık. Sonra yine yavaş yavaş koyduk. Haberdir. Bu kadar sene birçok şeyle karşılaştım.

Kıymetli adamlarla tanıştım. Benim branşımda, tiyatroda Muhsin Ertuğrul gibi, Talip Ercan gibi, Hüseyin Cemal gibi insanlarla tanıştım ki bunlar bugün gelmez artık. Hele Muhsin Bey gibisi, imkanı yok gelmez. Bunlar tiyatro için doğmuşlar. Muhsin Bey’i ilk gençlik senelerinden bilirim. Çünkü Şehzadebaşı’nda Ferah Tiyatrosu’nda başladı tiyatroya. Rusya’ya, Amerika’ya gitti geldi. Öğrendiklerini burada tatbik etti ve Türk tiyatrosunu ileri götürdü.

Şimdi de fena değil, ama o zamanki gibi değil. Ben 28 yaşındaydım sahneye çıktığım zaman. Muhsin Bey sayesinde gördük. Çünkü her sene Ekim dedi mi, tiyatronun perdesi açılır ve muhakkak ki bir Shakespeare’nin bir oyunu olurdu. Bunları verirdi adamcağız. Şimdi o kudretli adam da yok. Hamlet’i kim oynayacak?”

Varlık Vergisi
Salkım Hanım’ın Taneleri televizyonlarda gösterilmeye başlandığında, Varlık Vergisi’ni yaşamışlardan biri olarak anılarına danışmışlardı da oradan öğrenmiştik Albay Cemal Aydıner’in 500 lira hikayesini:

“O tarihte Sultanhamam’da kumaş mağazasında tezgahtarlık yapıyordum. Varlık Vergisi çıktığı zaman, mağazada 3 patron vardı. Üçü de Müslüman’dı. Benden ve Rum muhasebeciden 500’er lira vergi istediler. Maaşım 75 liraydı, 2 çocuğum vardı. Aşkale’ye gitmekten korkmuyordum. Çünkü gençtim, çalışırdım. Ama çoluk çocuk ne yiyeceklerdi? Bu sorular beynimi kemiriyordu. 1935’te Afyon’da askerliğimi yaptığım, bugüne dek rahmetle andığım Hüsnü Cemal Aydıner isminde albayım vardı. Oğlum dünyaya geldiği zaman bize gelmişlerdi. Hanımdan öğrenmiş albayım içinde bulunduğum durumu. Eşime, ‘Agop’a söyle Çakmakçılar’daki falanca dükkana gelsin’ demiş. Gittim. Bana bir zarf uzattı. 500 lira vardı zarfın içinde. ‘Alamam albayım’ dedim. Israr etti. Zarfı aldım. Albayın verdiği parayı hemen Maliye şubesine götürdüm. 500 lirayı uzattım; memur bana, ’10 lira daha ödeyeceksiniz’ dedi. Neden? dediğimde de ‘1 gün geç getirdiniz’ dedi. Yanımda para vardı, onu da ödedim. Ama 15 gün geçmeden 500 lira gibi paralara af geldi. Ödeyenler ödedikleriyle kaldı. Borcumu ise, eşimin bileziklerini satıp ödedim.”

Peki biz Hagop Ayvaz’ı gerçekte ne zaman kaybettik? (**)
Tiyatro ve yayıncılıkla geçen uzun bir hayat sona erdi. 5 Ekim 2006 tarihinde toprağa verilen Ayvaz, tiyatro sahnesi biçiminde tasarlanmış mezarına kavuştu. Artık sonsuza dek sahnede olacak. Işığı bol olsun. Varbed Hagop’u kaybettik.

Biz aslında Hagop Ayvaz’ı daha doğmadan önce kaybettik. Tiyatro tarihi ile çok az ilgilenmiş biri bile Türkiye’de modern anlamda tiyatronun Ermeniler tarafından kurulduğunu, ilk kumpanyaların kurucularının ve kadrolarının Ermenilerden oluştuğunu, ilk Batılı klasiklerin Ermeniler tarafından çevrilip sahnelendiğini bilir.

Modern “Türk” tiyatrosunun kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul’un tiyatroyu asıl olarak Ermeni sanatçılardan öğrendiği kendisinin de ifade ettiği bir gerçektir. Bütün bu gerçekler bütün sanat tarihçilerimiz tarafından dile getirilir. Ama bütün bu tarihçilerimizin bir türlü dile getirmediği bir gerçek daha vardır. Bunca Ermeni sanatçı, bunca birikim, bunca kumpanya nereye gitmiştir?

Nedense kimse bundan bahsetmez. Sanki on beş yirmi yıl içerisinde bu insanlar, bu kültür uzaylılar tarafından kaçırılmış, Türkçe’yi mükemmel konuşan birkaç oyuncu dışında hepsi profesyonel sahne hayatından silinip gitmişlerdir. Yüzyıl başındaki milliyetçilik akımının sözcüleri Ermeni tiyatrocuları sahne üzerinde görmekten hoşnut değillerdi. Zira, onlara göre, Türkçe’yi kendilerine özgü bir aksanla konuşan bu insanlar sahneye yakışmıyor, kullandıkları dil seyircinin karakterle empati kurmasını engelleyen bir öğe olarak ortaya çıkıyordu.

Bu elbette bir bahaneydi. İki nedenle: Birincisi o dönemin seyircisi için bu aksanlı dil hiç de yabancı oldukları bir şey değildi; gündelik hayatta çokça karşılaştıkları bir şeydi; ikincisi hangimiz Münir Özkul’un Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nda Thomas Fasulyeciyan rolünde Ermeni aksanıyla attığı o muhteşem tiratla empati kurmayız, bu tirat karşısında hangimizin gözleri dolmaz. Sonuçta Türk entelijensiyasının kusursuz Türkçe saplantısı Ermeni oyuncularından sahnelerden silinmesinde önemli bir rol oynamış ve Hagop Ayvaz’ı daha doğmadan kaybetmemize neden olmuştu.

Kuşkusuz Hagop Ayvaz’ı ikinci kez 1915 tehciri sırasında yaşanan Ermeni katliamında kaybettik. Yüzyıllardır bu toprakların kültürel zenginliğine en önemli katkıyı yapmış bir halkı düşman olarak görmeye başladığımızda kaybettik. Bu katliamı henüz dört yaşında olan bir çocuğun zihnine nakşettiğimizde kaybettik. Her ne kadar tehcirden etkilenen asıl kesim Anadolu’da yaşayan Ermeniler olsa da, artık bu topraklarda -İstanbul da dahil- Ermeni olmak başlı başına meseleydi.

Henüz dört yaşında olan bu çocuk artık soydaşlarının katlediliş hikayeleriyle büyüyecek, hayat boyu bu travmanın yarattığı “ürkeklikle” yaşamaya zorlanacaktı. Henüz dört yaşında olan bu çocuk dilini kamusal alanda rahatça konuşamayacağı, kendi dilinde özgürce tiyatro yapamayacağı bir ortamda büyüyecekti.

Çocukluktan tiyatroya sevdalanan ve ilk kez 18 yaşında Şark Tiyatrosu’nda sahneye çıkan Hagop Ayvaz’ı kendi dilinde, Ermenice tiyatro yapmak yasaklanınca kaybettik. İttihat ve Terakki yıllarında ve cumhuriyetin ilk döneminde profesyonel sahnelerde Ermenice’yi duymak mümkün değildi. Hagop Ayvaz yıllarca “yabancı dilde” tiyatro yapmak zorunda kaldıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrası “demokratikleşme” ortamında Ermenice tiyatro yapma yasağının kalkmasıyla anadilinde tiyatro yapmaya dönebildi. 1946’da İsmet İnönü’ye “neden Ermenice tiyatro yapamıyoruz?” sorusu sorulduğunda, İnönü “böyle bir yasaktan haberi olmadığını -nasıl oluyorsa- isteyenin Ermenice tiyatro yapabileceğini” söylüyor. İsmet Paşa’nın bir anda “özgürlük havarisi” rolüne bürünebilmesinin nedeni savaş sonrası dönemin “demokratik” rüzgarları olduğu kadar, sayıları milyonlarla ifade edilen bir halkın nüfusunun artık on binlerle ifade edilen rakamlara inmiş olmasıdır. Ne de olsa varlık vergisi sayesinde nüfus olarak azalmış olan gayrimüslimlerin ekonomik olarak da zayıflatılması operasyonu başarıyla tamamlanmıştır.

Elbette Hagop Ayvaz’ı Varlık Vergisi’yle de kaybettik. Aylığı 75 lira olan Hagop Ayvaz’dan 500 lira vergi istediğimizde kaybettik. Vergisini ödeyemeyenlerin Aşkale’ye sürgüne gönderildiği, buradaki çalışma kamplarında insanlık dışı koşullarda çalıştırıldığı Varlık Vergisi yılları, gayrimüslimler için hem kalan son ekonomik güçlerinin ellerinden alınması, hem de devlet tarafından “üvey evlat” olarak görüldüklerinin bir kez daha yüzlerine vurulması yıllarıydı. Neyse ki halkımız -en azından bazıları- devletimiz kadar acımasız değildi ve askerlik döneminde komutanı olan bir albay Ayvaz’a 500 lira borç vererek onu son anda Aşkale’ye gitmekten kurtarmıştı.

Askerlik demişken: Hagop Ayvaz’ı dört kez askere aldığımızda da kaybettik. Vatandaşlık haklarından minimum düzeyde faydalanabilen Ermeniler, vatandaşlık “sorumluluklarını” tam anlamıyla yerine getirmek zorundaydılar. Hayatının belki de en verimli yıllarında bir tiyatrocuyu dört kez askere alarak onu kaybettik.

Hagop Ayvaz’ı babasından kalan Üsküdar’daki evini satmaya mecbur bıraktığımızda kaybettik. 1946 yılında çıkarmaya başladığı Kulis dergisini yaşatabilmek için Hagop Ayvaz evini satmak zorunda kaldı. Ama Ayvaz yılmadı; kendi deyimiyle “bütün Şark’ı dolaştı”; Halep, Beyrut, İran, Yunanistan’dan dergisine aboneler buldu. Bunu yapmak zorundaydı zira Ermeni nüfus giderek tükenmeye başlamıştı. Türkiye ile sınırlı kalmak Kulis’in de sonu olacaktı.

Hagop Ayvaz’ı 6-7 Eylül olaylarıyla kaybettik. Ülkenin tarihine kara bir leke olarak düşen olaylar asıl olarak Rumları hedef alsa da Ermeniler de linç kalabalığının hışmından nasiplerini almışlardı. Azınlıkları azaltma politikası sürüyordu ve azınlık vakıfları, okulları üzerinde yürütülen politikalar hep azınlıkların genişlememesi, gelişmemesi içindi. Bu yıllarda sadece insanlar gitmedi, binalar da bitti, Ermeni okulları ve kiliselerinin çoğu yıkıldı, spor tesisi, cami, devlet binası oldu, halk arasında dağıtıldı. Hiçbir şeyin izi kalmadı. Bu iz silme operasyonu sonrasında Ermenilerin de nüfusu artık iyice azalmıştı. Kulis’in okuyucusu azalmış, Ermenilerin tiyatro faaliyeti artık tamamen cemaat içi bir etkinliğe dönüş(türül)müştü.

Hagop Ayvaz’ı demokratik hayatın köküne kibrit suyu eken ve toplumun gericileştirilmesine hizmet eden darbelerle kaybettik. Darbeler dönemi sonrası Hagop Ayvaz ve Kulis için abonelerin azalması demekti: “Sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.”

Evet. Biz Hagop Ayvaz’ı, Hagop Ayvaz’ları kaybettik.

Hem de defalarca.

Ama Hagop Ayvaz kaybolmadı. O elli yıl boyunca çıkardığı Kulis dergisiyle, yarattığı “Lutzika Dudu” karakteriyle, gazete yazılarıyla var olmaya devam ediyor. Kimliğini, dilini, kişiliğini kaybetmeden onurlu bir yaşam sürmenin simgesi olarak var olmaya devam ediyor.

 

(29.08.2009 tarihinde Bianet’de yayınlanmıştır)


Kaynaklar:

(*) Aras Yayıncılık – Lutzika Dudu (2003)

(**) Cüneyt Yalaz – HAGOP AYVAZ’I NE ZAMAN KAYBETTİK? (www.bgst.org)

Karin Karakaşlı – Yılların İkilisi: Lutsika Dudu ve Baron Ayvaz (AGOS 20.04.2001)

Ferid Demirel – Evrensel Arşivi (2005)

Bülent Günal – Sabah Arşivi (2001)