Lakerda

Standard
Lakerda

Bizim mutfağın en eskilerinden, en lezizlerinden, en meşakkatlilerinden biridir lakerda. Balığın seçiminden kesimine, mevsiminden gününe, süresinden tuzuna, beklemesinden yemesine, her aşaması ayrı zahmetli, her aşaması ayrı detaylıdır.

“Denizden babam çıksa yerim”den bir adım, bir kademe sonrası ise “babam ne yapsa yerim”dir. Eğer babanızı yemedinizse elbet. İşte benim babamın da en severek, en özenerek, en üzerine titreyerek yaptığı şeylerden biriydi lakerda. Diğeri ise çocukluğumun anılarında en eşsiz, biricik yerini almış rus salatasıdır, ki o ayrı bir yazma konusudur.

Birkaç yıl önce, çok değil 4-5 yıl önce olmalı, çok sevdiğim değerli bir büyüğüm bir gün bizi ziyaret ettiğinde açık açık sormuştu: “Garine, babana anlattırıp kaydediyor musun herşeyi?” diye. O gün nasıl zoruma gitmişti, nasıl içerlemiştim bu soruya anlatmaya kelime dağarcığım yetmez. Sanki babam ölecek de anıları da ölecekti. Hadi oradan, daha genç benim babam, aklı başında, saçmalamıyor da ki kaydedelim dediklerini; ne zaman gerekirse isteriz anlatır diyesim geldi ama saygımdan sevgimden dilim varmadı demeye. Bir arkadaşımın babamın yayasının hikayesi üzerinde çalıştığını, ses kaydı da yaptığını söyledim. Biliyordum kastettiği o değildi ama ben öyle anlamak istedim. Şimdi ise elimde sadece o ses kayıtları, ve değerli büyüğümün biriktirip arşiv oluşturduğu babamın videoları kaldı tek tük.

Dedim ya babamın yapmaktan en çok zevk aldığı ve tüketirken de bildiğin transa geçtiği şeydi lakerda. Defalarca anlatmıştır, torikten yapılmalı, iliği süpürge çöpüyle temizlenmeli, sürekli buzlu suda, buzdolabında bekletilmeli su değiştirile değiştirile, 3 gün boyunca. Bütün bunlar hayal meyal aklımda defalarca dinlememe rağmen. Ne yazık ki bir kaydım yok bana şahitlik edecek, sadece damağımdaki lezzet, yüreğimdeki eksikliği yadigar kaldı bana.

İşte benim oluşturamadığım arşive inat, sevgili Haldun Bey lakerdanın yapım aşamalarını üşenmeden tek tek, en ince detayına kadar, anılarıyla süsleyerek kaleme almış. Ben de bu yazıyı arşivime katmak için iznini alıp, umarım bir gün deneyebilmek umuduyla sizlerin beğenisine sunuyorum…

Efendim, hep derim, sofralarınız şen, dost meclisleriniz eksiksiz olsun. Birlikteliklerinizde keyf, lakerdanızda tat, rakınızda efkar eksik olmasın….

Sözü Haldun Bey’e bırakıyorum…

 

BİR LAKERDA HİKAYESİ

(Haldun Z. Tüzel) Read the rest of this entry

Annemin Plakları

Standard

 

Ailemizin yanında çocukken hemen büyümeye özenmedik mi? Onların dinlediği şarkılara, okudukları gazetelere, otoritelerine özenmedik mi? Annenizin plakları, babanızın kitapları, dedenizin radyosu, anneannenizin kanaviçesi… Büyümeye özenmedik mi zamanın öyle kalacağını zannederek? Bir anda büyümedik mi “bu zaman o zaman değil ki?” diyerek? Oysa biz o zamanın güzellikleri için hemen büyümek istemiştik. Zaman öyle kalacak zannetmiştik. Hani nerede o plaklar, o kitaplar, o radyo, o kanaviçe işleri… Hani nerede çocukluğunuz? Hani? Hani nerede? Hani anne, baba, dede, büyükanne? Annemin plakları dönüyor, film makaraları dönüyor, herşey geçer, herşey an’a teslim. Bir anılar kaldı bir de beklenen mevsim.
(Çetin Erker)

Read the rest of this entry

8 Mart Kutlamalarına Giriş – 101

Standard

Seneden seneye büyüyoruz, akıl gelişiyor, olgunlaşıyoruz ya (büyüme kısmına ikinci paragrafta girilecek) işte kadınlar gününde ne kadar büyümüşüm bir göreyim istedim. Kutlamalara ne zaman başladığım hatırlanmıyor ama son verdiğim zaman belli…

Büyümek demiştim dimi? Alın size ikinci paragraf. Ben, babam ölünce büyüdüm. Ya da tüm dünyevi şeyleri boşverdim. Dünya yansa ben taranıcam, o kadar. Umrumdaysa şuradan şuraya gitmek nasip olmasın. Dert ettiğim tek şey ailem. Ailelerim daha doğrusu. Ölenle ölmüyorum artık. Üzülüyorum, ağladığım dahi oluyor ölen öleni hatırlattığı için, ama ölmüyorum. Bir kez ölünüyor çünkü, ve ben o hakkımı kullandım. Geçmişler olsun!

Bu sene yine sabahtan başlayıp akşama kadar yapacaklarımın listesini yapabilir, üstünüze yine bir ağırlık çökertebilirim ama yok yapmayacağım. Kocamın ballı sütünü verdim, mutfağa, evi süpürmeye, çamaşır ve ütüye, öğlen yemeğine girişmeden önce yazayım dedim günün anlam ve önemine dair(!).

Bir kadın dost yazmış, bugün kadın haklarını hatırlama günüdür, çiçek böcek için bir sürü gün var, onları kullanalım. Ayrımcılığın her türlüsü ayıptır, günahtır, yanlıştır; buna pozitif ayrımcılık dahil. Bilinç mühim tabii… Demet Akalın’ın en iyi kadın ödülü aldığı bir dünyada kadınlar günü kutlamak biz kadınlara hakarettir benceleyin. Ama kutlayana engel olamayacağım. Güle güle kullanın, kutlayın, hayrını görüns…

Ben bugün, dalak dolmasıyla meşhur, hayat dolu olmasıyla örnek, emekçiliğiyle önder, kahkahasıyla yaşamımıza renk katan Civciv’imizin gününü kutluyorum efendim. Eskiden emekçi yayamın günüydü (bkz. 2016)  artık bizim Kangallı Süzan yok ama emekçi kahkaha sebebimiz, canımız ciğerimiz Civciv’imiz Luiz Şeritçiyan herdaim var ve olacak. Emekçi civcivler günü kutlu olsun… Seviyoruz kendisini ve hastasıyız herdaim =)

Read the rest of this entry

Garo Panos’un midya pilakisi

Standard

Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Gağant (yılbaşı) vesilesiyle, aramızdan çok kısa bir süre önce ayrılan Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğimin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midya pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yaya’mın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi.

Read the rest of this entry

Özlendin Sarkis

Standard


image

İnsan söyleyeceklerini bitiremeden yaşayamaz. Yapacaklarını bitirmeden ölememek gibi bir şey, tıpkısının aynısı. Şimdi bizim peder beyi anmaya toplaştınız ya, işte o yapacaklarını bitiremediği için ölemiyor bende, bense, daha söyleyeceklerimi bitiremediğim için yaşayamıyorum. Ama haticeyi rahat bırakınca, o toprağın altında, ben üstünde… O huzurlu, ben huzursuz… O sancısız, ben sancılı… Yine haticeye geri dönsek iyi olacak galiba… Read the rest of this entry

Darmaduman

Standard

Bildiğin gibi değil hayat beybaba. Sikip duruyor geçmişimizi geleceğimizi. Bugün yine bir cenazedeydim. Eh, rüyamda diş(çi) görmemin bir bedeli olmalı, herdaim… Cenazede bir babayı gömdük. Tornun, büyük sıpa, mezar başında meraklı meraklı bakındı. Sonra Arsen ona çiçek verdi, attı tabutun indirildiği çukura… Sonra herkes kürekle toprak attı. Gözümün önüne oğlunun bir cinnet ertesi, cenazende, mezarına toprak döküşü geldi. Mağrur, gururlu, dimdik.. Buradaki cenazeler pek bir boktan babişko, insanın duyguları hareketlenemiyor bile. Bu duygusuzlukta, cymbalta etkisinde dahi mezarlıkta kopmayı başardım. Nefesim kesildi birden, tabut çukura indirilirken. Kalbim çok atmaya başladı. Bir de yanaklarım ıslandı. Arman mendil verdi, anırmaya devam ettim. Yengenin üzeri taş kaplanmış mezarına tornun su döktü. Eğer öte taraf varsa, o orada da kahkaha atarken koltuktan düşüyordur, garanti… Seni bulmuştur belki, “ahparııııım” diye sarılmıştır. O da sen yaşta gitti, bugünkü de.. 80de var bi keramet. Olmayaydı eyiydi…

Küçük tornun birinci sınıf oldu. En kaliteli, 1. sınıf! Sürekli kulaklarını çınlatıyoruz. Büyük sıpa besilendi iyice, diyete sokucam, haşlanmış kabak… Ne severdin(!)… Laf lafı açıyor ya, büyük, “artık Sarkis Dede’min sevdiği yemekleri yiyeceğim, onu hiç unutmayacağım, o da sevinecek” dedi. Küçük cadı, Salkım Hanım’ın Taneleri filmindeki cenaze sahnesinde kayışımı kopardı. Tabut=güzel kutu…

Yemek dedim de, bugün yeni bir yemek denedim. Hem bugün perşembe, olaydın Skype’tan tarifi verirdim, sen de denerdin ilk fırsatta… Hiç es geçmedin verdiğim tarifleri. Kore turşusu bile yaptın be… Kendinden de birşeyler katarak elbette. Ben de öyle yaptım. Tarifte olmayan en az 5 eleman kattım tarife. Tadına bakmadım ama koku güzel. Urpatakhos damadın da khorovadz yaptı kendince.

Aklıma ne geldi biliyor musun? Hasta olduğunu duyunca ilk gelişimde, sana bissürü sosis, salam getirmiştim, en sevdiklerinden. Cenazene gelişimde paketler açılmadan dolaptaydı ya, nasıl canım acıdı… Çok seversin diye en azından bir lokma yersin diye düşündüydüm… Daha çok şey düşündüydüm de olmadı… Adam gibi vedalaşamadım bile, ben çıkarken, ayaklarım geri geri, sen uyuyordun… Son görüşüm olduğunu bilsem öyle kuru kuru öper gider miydim? Gider miydim? Kalaydım keşke… Keşke…

Lodos vurgunu balıklar gibiyim baba… Nasıl darmadumanım, nasıl perperişan. Hala siyah giyiyorum evet. Ve eminim sen de çok dalga geçiyorsun. İçim karayken dışarımı renklendirmek ikiyüzlülük gibi geliyor, başaramıyorum. Yokluğun göğsümde bir taş, kaldıramıyorum oradan, onunla yaşamayı hiç kaldıramıyorum zaten… Koydun gittin ya, sözler, tarifler, muhabbetler, gezmeler, gülmeler yarım kaldı ya, yarım kaldım ben de. Nefessiz kalmış gibiyim suyun dibinde. Suyun yüzüne de çıkamıyorum tüm çırpınmama rağmen. Ayın 28i geliyor, devirdik mi sensiz 5 ayı? Her gün daha da ağırlaştı mı göğüsteki taş?
 
Dedim ya, hayat sınıyor bizi bu ara ve sanırım artık her ara. Sezen hislerimin tercümanı, içdökümlerimin dışa vurumu. Acıtırken yokluğun, şükrettiriyor varlığın, tadına varamamış olsak da. Gidişine alışmak mı? Henüz çok uzakta o. Olacak, herkes nasıl beceriyorsa, elbet bir gün. Ama bu gün, pek bir darmadumanlık hakim gelmişime geçmişime… Ne desem boş. Söz Sezen’e bırakılır…

sende de iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden?

dayanıyor mu kapılarına anılar aniden?

göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman?

hiç faydası yok bilsem de, gitti giden..

içilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?

kendi acına gömülmekten mahçup oluyorsun.

günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret,

uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun..

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert çekilmiyor sensiz.

gel, gel ne olur gittiğin yerden,

hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

bir dua gibi adını tekrarlıyorum,

ateşe verdim ömrümü yakıyorum

  

“Eskidendi, Çok Eskiden…”

Standard

Rüyalara pek çok anlam yüklemeyi bir kenara bıraksa dahi insankızı, özellikle ara uyuklamalarında ya da uykusuz gece ertesi sabaha karşı dalmalarında görünen rüyalar en net hatırlananlar oluyor, dolayısıyla da en etkileyenler…

Çok yıl önceydi, hatta “eskidendi, çok eskiden”. Güzel günlerdi. Tek derdimiz aramayan yavuklu, halden anlamayan patron, saatinde edilemeyen paydos, trafikteki magandalar falandı. Yaşamsal sanırken dertleri, şimdi anlıyor insan ne kadar eften püften şeylere takılı kaldığını boşu boşuna. İnsan ömrünün beleşe sanıldığı ve hatta satıldığı günümüzde hele…

Neyse, dedim ya, çok yıl önceydi… Sezen eşlik ederken milenyum kutlamalarına, Ortaköy’de bir yılbaşı gecesiydi. Arka planda Sarı Odalar patlamış, önümde ise tozpembeler vardı, yastığımdan da büyük kalbimde. Üstünde ay lav yu, içimde huzur yazılmıştı inceden. Pek inceymiş anlaşılan, koptu…

Özeldi, çok da güzeldi. Kısa ve öz. Manasız ama çok özel. Bende çıkmaza girmeden yollar, ayrıldı zaten hayat yolları. Sorun bende değildi elbette. Hayat işte, geçti gitti bitti, tövbe demeden. Şükür ki geçti…

Çok yıl geçti çok. İki üç kere rüyama girdi. İlkinin ertesinde bir röportajı çıktı karşımda umulmadık bir anda. Meşhur bir yönetici olmuş şeker kardeş. İngilizce röportaj vermiş; tonton bir amca kıvamında… Kariyer insanıydı, evet. Son rüyama girdiğinde ise Linkedin profili çıktı karşıma. Yıllar sonra ilk fotoğrafı bir de. Yaşlanmamış, büyümüş. Profilinde öyle bir özgeçmiş var ki, Einstein bugün yaşasa öyle bir cv’si olamazdı, kesin. Sonra son dediklerinden bir cümle geldi aklıma: “O kadar okulu, kariyeri hotline’da call center elemanı olmak için mi yaptın? Dba’likten call center agent’liğine mi geçtin?” Güldüm geçtim, bu saatten sonra dünkü çocuk (koca adam olsa da yanımda çocuktu ya da ben onun yanında “büyük”tüm ya…) beni mi ezikleyecekti? Eziklese bile benim umrumda mıydı? Hele ki dedikleri doğruyken… Hoş hiçbir dediği yalan değildi ya, neyse…

Sonra 2007 Ocak ertesiydi. Boktan halimin sebebini doğru tahmin ettiydi de laf etmediydi, elleşmediydi. O da son konuşmamızdı. Daha da rastlamadım kendisine ne sanal ne gerçek. En son yüz yüze gelişimizin üstünden 14 sene geçmiş, yolda görse tanır mı bilemem, ama adımı duysa kesin tanır, garanti…

Çok da takılı kalmamak lazım rüyalara, alt tarafı rüya işte…

  

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Standard

Geçtiğimiz günlerde, hatta henüz İstanbul’dayken, duydum ki bu cuma akşamı (15 Mayıs) Sasunlular gecesi olacakmış. Ve yine öğrendim ki, peder beye sürpriz olarak bir plaket takdim edeceklermiş yıllardır kendilerine verdiği destek için. Adamın en büyük derdi, herşeyin insanoğlu ölmeden önce yapılmasıydı. Kısmet olmadı. Çok ani ve çok çabuk gitti çünkü.

Çok iyi bildiğim bir şey var ki, kendisi milletini çok seven bir ermeniydi. Yıllar önce en büyük hedefi bir gün Ermenistan’a gidip orada yaşamaktı ve Ermenistan’ın kalkınması için yapılacak her işe boyuna posuna bakmadan destek olmaktı. Kısmet olmadı. Ama hep Ermenilik için yaşadı. Özellikle de Sasunlular olsun, Daronlular olsun, Dersimliler olsun, Hemşinliler olsun, köklerini koruyup kollayanlara, hele de sonradan keşfedenlere karşı büyük bir zaafı vardı. Tatlısu Ermenileri, “bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle tavşan boku misali yaşarken, çok daha zorlu koşullarda “biz Ermeni’yiz” diyenler onun için kendinden dahi kıymetliydi. Bu bağlamda, bu akşam alacağı ödül onun için gerçekten çok kıymetli.

Babamdı, canımdı, kanımdı, en büyük kahramanımdı. Benden/bizden, yani kıymetlilerinden çok isteği yoktu. Bir tek şey isterdi, aynı şu şekilde: “beni utandırmayın, yüzümü yere çevirtmeyin.” Görüyorum ki, kendi evlatlarından ayrı tutmadığı insanlar da O’nu utandırmadı.

Sağ olsunlar, var olsunlar…
  

Երբ որ կործանուեց չքնաղ մեր Անին
Ենթարկուեցինք մենք օտարի լծին
Կորել էր հովիւը, փռուել էր հօտը
Թուրքին էր մնացել հայոց արօտը։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Եղիր դու ամէն տեղ, որտեղ մի հայ կայ
Գուրգուրիր դու նրան, Հայաստան թող գայ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։

Դժուար է, դժուար, ով երկիր ձգեակ
Որ հայը մնայ օտարի լծի տակ։

Արմենեան հող ա, երկիրը ծով ա
Սասուն, Մուշնն ու Վանը հայկական հող ա։