Category Archives: İsyan

Ocağın Laneti

Standard

1 Ocak’tan beri bir hüzün yumağı sardı hayatımızı. Tam da “alışıyoruz ocağın lanetine” derken yeni kara haberlerle sarsıldık. Yakın zamana kadar hep kendi geçmişimiz bizi ötekileştirirken yaşanan acılarla, artık “bizden”i, “öteki”si kalmadı acılardan etkilenmenin. Acı acıyı hatırlatır, yara yarayı kanatır oldu artık, hele ki ocakta…
IMG_0743
Hayır, gerçekten anlayamıyorum. Öfkeliyim, kızgınım, üzgünüm, umutsuzum, hepsi tanıdık duygular, kendimi ve ötekiliğimi bildim bileli alıştım bu duygularla yaşamaya. Ama kafa kurşunlamak bu kadar mı kolay? “Tavuk mu boğazlıyorsunuz?” bile diyemezken, demeye dilimiz varamıyorken (kim diri tavuğu boğazlayarak öldürebilir, parmak kaldırsın, hayatımdan da acilen çıksın); yürürken “aman karıncalara basmayalım” diye dikkat ederken, insan öldürmek bu kadar mı çocuk oyuncağı ya hu? Bu kadar mı??? Dün kalaşnikofluya isyan ettik, bugün döverek öldürdükleri güzel insana, haftaya da göz göre göre “susturduklarına” isyanımız. Ne lanet ocakmış, isyan et et bitmiyor; üzül üzül sonu gelmiyor. En acısı da, sonradan olma memleketimdeki ruhsuzluktan bahsederken ben, en iç acıtıcı ve umut verici hamlenin de İsviçre’den çıkması. Hem de arkadaşım sandıklarım, aynı 19 Ocak sonrası ulusalcı faşistlerin söylemine benzer şekilde  “Oh iyi oldu demiyoruz (hatta abartıp üzüldüğünü söyleyenler bile vardı) ama o da haketti.” derken, ruhsuzlukla itham ettiğim memleketimin gazeteleri bile (olumlu) tepki verirken. Neyse…

IMG_0744

Ocağın 19u var, artık anmaya bile korktuğumuz. Andıkça acılarımız katmerleniyor sanki hafifleyeceğine. Başlarda daha kolaydı sanki, darbenin acıtıcılığını, olayın vehametini farkedememiş olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Yıllar geçtikçe daha da vurucu, kıyıcı, kırıcı oluyor lanet 19u kahrolası ocağın…

 

dr
2007yi uğursuz saymak için sebep çoktu. 19una yıkılmışken, üstüne “elinde doğduğum”un (madden ve manen) acı haberi geldi. Yetmezdi, ocaktan nefret etmemeye çalışırken, lanet ay dalga geçer gibi orta parmak sallıyordu bize güle güle ve hatta kahkahalar ata ata hem de. Elinde doğduğumun gidişine hazırlarken ruhumuzu, gidenin kızı gitti, cenazeye bile katılamadan, elinde büyüdüğüm, çocukluğumun en kıymetli anılarının öznesi de gitti kahrından. Ve yine ocaktı, hala ocaktı…
goktepe
Metin gitti… Gitmedi, döve döve, işkenceyle öldürüldü gözlerimizin önünde, ki çoğumuz hala göremiyorduk gözlerimizin önündeki faşizmi, giden “bizden” olmayınca. Ve Metin sayesinde anladım ben, en yakınımın, en canımdan çok canımın, faşizmle beslendiğinde, “ama o da….”lı cümle kurduğunda beni ve Metin’i nasıl ötekileştirdiğini farketmeyerek, hala “ben bu toprakların ağasıyım lan, ya sev ya öl” dediğini sessiz sessiz beya bağıra bağıra… Ocağın laneti işte… Daha dünün acısı taptazeyken, henüz dün gibi yaşıyoruz Metin’in acısını yüreğimizin en derininde bugün… “Ama o da…”lı cümlelerle ölümü, işkenceyi, katliamı haklı gösteren faşist zihniyeti en yakınlarımdan öğrendim ben daha çok gençken… Ölüme üzülmek gibi insani bir duygu dururken, “ama o da…” ile başlayan insanlık dışı gerekçelerle insanlıktan ve vicdandan yoksul olmayı tercih edenleri hiç sevemedim o günden beri… Ve Metin’i çok özledim hep, faşizme inat, vicdansızlığa inat. Meryem ablam, Fadime anne, manevi amnem oldu sessiz sedasız, kendileri bile bilemeden. Ve hatta yüz yüze geleceğim o gün sarılarak susmak dışında ne yapacağımı bilemeyerek hala, bu kadar yıl sonra dahi…
IMG_0751
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gitti…
IMG_0735
Çocukluğumun en kıymetlilerinden biri daha gitti, çocukluğumun en mutlu anılarından da bir demet alıp beraberinde toprağın altına götürerek. Bilen bilir, çekirdek bir aileyiz biz. Öyle ahım şahım akrabalar yoktur. Soy ağacı yapmaya kalksak bir A4ü aşmaz kökümüze ulaşmamız, kırılanlar arasında. O yüzden kan bağı olmayan akrabalar bile kardeşten yakın olur bize. Olanın kıymetini bilmediği kardeşten yakın. İşte bu kardeşötesi kuzenlerden biri babasını yitirdi lanet ocakta geçen sene. Tamam, hastaydı, tamam, yaşlanmıştı, tamam, haberimiz vardı; ama çocukluğumuzun en keyifli anılarını da götürdüğünden; yokluğu, fiziken çok uzak olduğumuz yakınlığını yüzümüze vurduğundan olmalı. Çocukluğumun kahkaha sebeplerinden, birkaç yıl önce son kez bir cenazede gördüğümde, hiç acıtmayan sivri diliyle dahi hala beni güldürebiliyordu. Ve artık o da yok… Ocak aldı götürdü onu…
IMG_0733
Zaruhi Mami de gitti bir Ocak arifesi sessiz sedasız. Beklenmedik bir günde beklenmedik uzaklıkları yakın etti gidişiyle…
onno
Onno gitti sessiz sedasız… “Alt tarafı bir ermeni” işte…
ugur
Uğur Mumcu gitti. Bize iki kocaman yadigar bırakıp… Hep dedim, inanmayan oldu. Mumcu’nun asıl katilleri bulunmuş olsaydı, bu ocak bu kadar da lenetli olamayacaktı. Çünkü aynı karanlıkta kaldı katiller 2007 sonrası da…
Ocakta gidenler o kadar çok ki, gelenlerin sevincini bile yaşayamaz olduk… Doğum günlerini kutlarken suratımıza yapıştırmaya çalıştığımız o gülüş o kadar zorlaydı ki, biz bile inanamıyorduk buna…
Velhasılı kelam, ocağın laneti devam ediyor her ölümde katlanarak, her anmada zorlaşarak…
hepimiz-tedirginiz

19 Ocak Hrant Dink Anma Konuşma Metinleri

Standard

Rakel Dink – 2017

Maşide Ocak – 2016

Türkan Elçi – 2016

Murathan Mungan – 2015

Gülten Kaya – 2014

Hidayet Şefkatli Tuksal – 2013

Rakel Dink – 2013

Karin Karakaşlı – 2012

Nükhet İpekçi – 2011

Sırrı Süreyya Önder – 2010

Halil Ergün – 2009

Arat Dink – 2008

Read the rest of this entry

”Hepimiz Tedirginiz”

Standard

hepimiz tedirginiz

Maritza Küçük cinayetiyle ilgi gören konu aslında daha eski. Sadece eskilerde sosyal medyanın gücü bu kadar değildi de bilmiyorduk. Aklımda kalanları, internette rastladıklarımı kısaca bir listeleyelim bakalım nasıl bir fotoğraf canlanacak gözümüzde, gönlümüzde…

Read the rest of this entry

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!

Standard

Foto: Vartkes Hergel 19.01.2012

19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz  Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk.  1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab…  Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok.  Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

Kaynak: http://fakfukfon.wordpress.com/2012/01/19/karin-karakasli-bu-adaletsizlikle-yasamak-hepimize-haramdir/

 

Kış Uzun Van Yalnız!

Standard

Van için bir şey yapmak ister misiniz? 

Image

Bu, sadece sanal bir imza kampanyası değil, gerçek bir hesap sorma, vaadedilen yardımları takip etme girişimi. Yetkililere dilekçe gönderiyor ve taleplerimizi iletiyoruz. Aklımıza gelen sorulardan bazıları:

– 18 Kasım’a kadar toplanan 220 milyon 800 bin TLlik fon nasıl kullanılıyor?

– 12 çadırkentte yaklaşık 18 bin depremzede yaşıyor. Van’ın depremden etkilenen toplam nüfusu ne?

– Yeşil inşaat bağış kapsamında yapacağı sözünü verdiği 100 konutu yaptı mı? Verilen sözlerin hükmü yok mu?

– izmit’te geçici deprem konutlarının başına geleni unutmadık. Tarih aynen tekerrür mü edecek?

– Van’daki kalıcı konutları Albayraklar mı yapacak? Kaç konut? Kimlere ne koşullarda verilecek? Fon nereden sağlanıyor? ihale ne zaman yapıldı? Sürecin şeffaf olamsını talep ederken haksız mıyız?

– 19 bin 773 konteyner sipariş edilmiş. Teslimatı ne zaman? Kimlere ve nasıl dağıtılacak?

– Van bölgesinde kaç hasta var? Yeterli tıbbi yardım alabiliyorlar mı?

– Van’da bir çocuk daha öldü. Açıklanan çocuk ölümü sayısı 10. Hükümet ölümlerin önüne geçmek için nasıl tedbirler alıyor?

– AFAD 143 milyon, DiB 33 milyon, Kızılay 43 milyon toplamış. Fon nasıl kullanılıyor/kullanılacak?

Arkadaşlar, okuyun, inceleyin. Beğenmezseniz eyvallah ama ‘benim de çorbada tuzum bulunmalı’ derseniz lütfen imzalayın…

KIŞ UZUN VAN YALNIZ! 

Unutmayalım, unutturmayalım….

http://yalnizdegilsinvan.org/


İsyanımdır!: Veli Saçılık Olayı II

Standard

“Biz sizi her gördüğümüzde televizyonda anıyoruz Hikmet Bey… Her gördüğümüzde sizi anıyoruz.”

(Aslında bu başlığı ‘Hikmet Sami Türk olayı’ olarak değiştirmek gerekirdi ancak olayın vehametinin muhatabı kendisi olmadığından yine Veli kardeşimin ismi başlık olsun istedim.)

Girizgâhımız aynı sayın okur. Unutturmamak adına bir hatırlatma: Lütfen bu satırları okurken, karşınızda, kolu, insanlığını kaybetmiş görevliler tarafından bilinçli, vicdansız ve duyarsızca bir kepçe darbesiyle insafsızca kopartılmış; kurtarma ihtimali varken, o kol günler sonra bambaşka bir şehirde bir köpeğin ağzında bulunmuş, ve bu eksikle on yılı aşkın bir süredir isyan etmek yerine, tüm umudunu dışa vuran gülen yüzüyle yaşamaya devam eden, olan biten (veya bitemeyen!) herşeye rağmen hayatını yeniden kurmuş, bugünlerde ise yaşadığı her şeyi geçmişte bırakmaya çalışarak bu dünyaya ve bu ülkeye bir yeni can katmanın sevincini yaşaması gerekirken kolu her gün tekrar kopartılmaya çalışılan biri olduğunu her kelimede hatırlayın ve okumanız bittikten sonra da hiç unutmayın!

Bir insan haksızlığa uğradığında, beşer şaşar diyerek geçiştirilemeyecek durumlar vardır. Kazalar, hatalar, dalgınlık sonucu yapılan gaflar, devrilen çamlar… Hepsi bir şekilde affedilebilir, ve hatta kişi az biraz polyanna ise geçiştirilebilir bile. Zamanla unutulur, acı, kötü anının ağırlığı hafifler ve gün gelir bununla yaşamaya alışır insan. Hayat devam etmeli çünkü. Veya daha afilli bir deyişle ‘show must go on!’

Öyle acılar vardır ki, yeri geldiğinde yas bile sona erer, matem elbiseleri dolaba kaldırılır, ama bazı acılar unutul(a)maz. Unutturmak isterken bazı güçler, plan geri teper ve insanın kafasına vura vura hatırlatılır olan biten. Ve kurban ‘daha dün gibi…’li cümleler kurmaya başladığında ister beş, ister on, isterse yirmibeş yıl geçmis olsun üstünden; hatta bir asır bile devrilmiş olsun takvimlerde, acı yine közlenir, yaranın kabuğu düşer ve gazlı bezle bastırsak da, yara kanar umarsızca. Akan kanın yerini akan gözyaşı alır, hatırlanan kötü günler alır ve nihayetinde depreşir herşey.

Veli, tanıdığım ve duyduğum kadarıyla hayata çoğu insandan daha pozitif bakabilen bir kardeşim. Evet kardeşim. Sadece haksızlığa uğradığı için değil, günlük hengamede olmadık sorunlari dert ettiğimde, veya karşımdaki eften püften bir dertle ağladığında, ağzımdan, ve hatta yüreğimden dökülen ‘hade leyn!’in sebebidir Veli. Acı acıyla kıyaslanamaz, herkesin acısı, üzüntüsü kendine ağırdır elbet ama karşınızda kolu koparılmış bir insan hayata gülümseyebiliyorsa, günlük dertlere hayıflanma hakkınız, hakkımız yoktur!

Veli ve Solmaz önceki sene evlendiler. Ben onlari tanıdığımdan beri de gördüğüm en mutlu çift olarak kazındılar beynime. Ocak ayının beşinde de çekirdek ailenin hakkını vermek adına Feraye’m katıldı o sıcak evlerine. O şimdi tamı tamına altı aylık bir bebek. Dile kolay, koskoca altı ayı devirdi Feraye’m. Veli ve Solmaz, gördüğüm ender ‘sahici mutluluğa sahip’ ebeveynlerden. Feraye’ye de bulaşmış olmalı bu mutluluk ki çok ama çok güzel gülümseyen, kahkaha atan, müzikten de anlayan bir bebecik o. Mesafelere aldanmayalım, elimde doğdu Feraye benim. Binlerce kilometre ötemde olsa da elimde doğdu, günbegün olmasa da sıklıkla takipçisiyim büyümesinin. Yediği her lokmadan, attığı her gülücükten haberdarım anlayacağınız.

Bu kadar mutluluk içinde buyurken Feraye’m, geçenlerde akıllara ziyan bir olay yaşadı. O henüz farkında değil, ama dağ gibi, taş gibi duran Veli ve Solmaz’ın kızı o! Hani, biri canımızı yakar da, karşımıza çıkacağı ani hayal edip nasıl ‘giydireceğimizi’ planlarız da, karşımıza çıktığında yelkenler suya iner ya, işte acizliğimiz suya inen yelkene inat su yüzüne çıkar. Ama dedim ya, dağ gibi taş gibi Veli ve Solmaz. Onlara böyle olmadı, olmamış…

Bir ‘bebek gezdirme’ seansı esnasında Veli ve Solmaz, dönemin adalet bakanı ve en kaba tabirle, Veli’nin kopan kolunun doğrudan sorumlularından biri olan Hikmet Sami Türk’le karşılaşıyorlar. Zatı muhterem, seçim gezmelerine çıkmışmış. Kısa ve manasız özgeçmişine baktığımda en canımı acıtan (ve bu yazıyı okuyan sağduyulu her okurun canını acıtması gereken) ise 1997’de İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olmasıydı. Traji komik, hatta kahpece bir tesaadüf olmalı bu. Acı bir gülümsemeyle yazıyorum bu yazıyı da. İnsan haklarindan sorumlu devlet bakani yahu, boru değil! Hayata dönüş operasyonunun başrol oyuncusu, zamanında insan haklarından sorumluymuş… Peh!!!

Neyse… Geçelim… Allah‘ın işine akıl ermez ne de olsa!

* * *

Bu karşılaşmanın detaylarını ve konuşmaları okuduk, dinledik. Birinci ağızdan ve bellekten aktarmak istedim tekrar. Yayınlananlardan daha çarpıcı geldi çünkü.

Veli ve Solmaz, Feraye’yi kanguruda kucakta taşıyorlar. Kanguru Veli‘de. Bilmeyenler için, kanguru, bir sırt çantasının önde taşınanı ve bir bebek taşıma aracı. Bebek, ebeveynle ten temasından kesilmeden kucakta, fazla da yormadan taşınır bu araçla normal şartlar altında. Ancak tahmin edersiniz ki bir kolu olmayan bir insanın sırt çantası taşıması ne kadar zahmetliyse, önde altı aylık bir bebek ağırlığıyla taşımak daha da zordur. Baba işte, taşımak istiyor, Solmaz da Veli’ye takıyor kanguruyu. Tam o esnada Solmaz, karşıdan gelen H.S.T’ü farkediyor ve tahmin edebileceğim bir heyecanla (pozitif manada kullanmıyoruz burada heyecan kelimesini) Veli’ye ‘Veli, gelene bak’ diyor. Veli ise, tahminimce Cevdet Bey’e seslenen Apkar’ın sesiyle sesleniyor ‘Hikmet Sami’ diye.

Bilmeyenler için bir parantez: Henri Verneuil’ün kendi hayatını ve 1915 felaketininin vehametini, en çarpıcı şekilde, bir çocuğun gözünden (ki o çocuk kendisi, anlattığı da kendi hikayesidir) gösterdiği 1991 fransız yapımı ‘Mayrig’ adlı filmin bir sahnesi şöyledir. ‘Toplanıp’ bir çölde yarı çıplak, kirli, dağımış bir biçimde yürütülen onbinlerce (ki son kilometrelerde sadece onlarcası ayakta kalabilecektir) insancağızın ayaklarının yara bere içinde olması konvoydaki Apkar’ın zoruna gider ve daha sonra kendisine ödül olarak nal çaktıracak komutana seslenip şikayetini dile getirmek ister. İşte bu psikolojik baskı altında, Apkar önde atla ilerleyen komutana ‘Cevdet Beeeey’ diye haykırır kalan tum sesiyle.

İşte bu ruh halinin yansımasını seslendiren Veli kardeşimin sesi kulağıma kadar geldi ‘Hikmet Sami’ diye haykırırken o. H.S.T ise, kendini seven ve destekleyen seçmenlerinden birine rastlamış olmanın sevinci ve gururuyla elini uzattı… Kolu olmayan bir adama, sayesinde kolu koparılan adama elini uzattı H.S.T !!! Diyaloglara dahi gelmedik daha, dikkat. Olayın vehameti yüreğinizi daraltmadı mı daha? Kolunu kopardığı adama elini uzatmak…

Devam edelim…

Veli uzanan eli gayri ihtiyari sıkıyor. Kendini hatırlatıyor:

– Beni hatırladınız mı? Adım Veli Saçılık.

– Yok hatırlayamadım.

Bu esnada yanlarındaki koruma ve birçok görevli konuşmaya şahit. Konuşmanın devamından ne malzeme çıkar diye merakla dinliyorlar, izliyorlar. Veli’nin sakin konuşmasına etraftakiler acıyan gözlerle bakıyorlar. Veli devam ediyor ‚hatırlatmaya‘:

V.S: Nasıl hatırlamazsınız? Benim kolumu kopardınız.

H.S.T: Yok öyle birşey olmadı.

S.S: Nasıl olmadı görüyorsunuz halini bebeği nasıl taşımak zorunda…

V.S: 2000 yılındaki hayata dönüş operasyonunda cezaevlerine operasyon düzenlediniz o operasyonda kepçeyle kolumu koparttınız.

H.S.T: Öyle birşey olmadı.

S.S: Sizi her gördüğümüzde televizyonda, anıyoruz Hikmet bey… Her gördüğıümüzde sizi anıyoruz.

H.S.T: Yok öyle bişey olmadı cevaevlerinde isyan vardı isyanı bastırmak için operasyon oldu.

Sizce çok mu tehlikeli görünüyorum?

Ve Veli can alıcı soruyu tokat gibi sorar. Kucağında bebek, tertemiz bir yüzle ve en sakin insani tavrıyla:

V.S: Sizce çok mu tehlikeli görünüyorum?

H.S.T: Niye öyle olsun tabi görünmüyorsunuz. (Solmaz’a dönerek olayı anlatmaya çalışır)

S.S: Biz dışardaydık, beni kandırabilirsiniz belki ama eşimi nasıl kandıracaksınız? O bunları birebir yaşadı içerde ne olup bittiğini biliyor.

H.S.T: Ama sorumlular cezalandırılmıştır.

S.S: Hiçkimseye bişey olmadı ama bakın biz bu haldeyiz.

V.S: Kepçe operatörü dahil kimse ceza almadı bende AIHM’ne başvurdum.

H.S.T: Umarım kazanırsınız hakkınızı alırsınız…

Devamını şöyle yazıyor Solmaz:

„Veli yandakilere döndü, sıcak bir ifadeyle kolay gelsin dedi. H.S.T., korumalar, yanlarındaki kadın görevli filan gülümseyerek uğurladı bizi. Sakince yolumuza yürüdük. Onun arabasına binip binmediğini bile görmedik.“

* * *

İşte böyle sayın okur! Kısaca yazmaya çalışarak uzatmak böyle oluyor. Özel bir yetenek gerektirmiyor aslında. Olayın vehameti ‚kısaca‘ nasıl anlatılır bilemedim sadece. Bu yüzden gözden kaçan detaylarla duyurmak istedim. Olan bitenin üstünden aylar geçti, unutuldu gitti belki de büyük çoğunluk tarafından ama hatırla(t)makta fayda var aradan vakit de geçse. Unuttukça bir sonraki acımız bir öncekini hatırlatacak çünkü.

* * *

Not: Tam da 5 Temmuz günü, olayların yıldönümünde AİHM karar verdi: Tutuklulardan Veli Saçılık’ın kopan kolunun bir köpeğin ağzında dolaşması görüntüleriyle hafızalara kazınan operasyon sonrasında 24 kişinin başvurusunu karara bağlayan mahkeme, Türkiye’nin “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kötü muamelenin yasaklanması ve etkili soruşturma hakkıyla ilgili 3. maddesini ihlal ettiğine” hükmetti. AİHM, başvuru sahibi 24 kişiye 20’şer bin euro tazminat ödenmesini kararlaştırdı.

AİHM, Veli Saçılık’ın kişisel başvurusuyla ilgili kararını ise Türkiye’deki tazminat davalarının devam ettiği gerekçesiyle, ileri bir tarihte vereceğini duyurdu.