Category Archives: İçdökümü

Garo Panos’un midye pilakisi

Standard

Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Gağant (yılbaşı) vesilesiyle, aramızdan çok kısa bir süre önce ayrılan Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğimin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midye pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yaya’mın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi. Read the rest of this entry

“Eskidendi, Çok Eskiden…”

Standard

Rüyalara pek çok anlam yüklemeyi bir kenara bıraksa dahi insankızı, özellikle ara uyuklamalarında ya da uykusuz gece ertesi sabaha karşı dalmalarında görünen rüyalar en net hatırlananlar oluyor, dolayısıyla da en etkileyenler…

Çok yıl önceydi, hatta “eskidendi, çok eskiden”. Güzel günlerdi. Tek derdimiz aramayan yavuklu, halden anlamayan patron, saatinde edilemeyen paydos, trafikteki magandalar falandı. Yaşamsal sanırken dertleri, şimdi anlıyor insan ne kadar eften püften şeylere takılı kaldığını boşu boşuna. İnsan ömrünün beleşe sanıldığı ve hatta satıldığı günümüzde hele…

Neyse, dedim ya, çok yıl önceydi… Sezen eşlik ederken milenyum kutlamalarına, Ortaköy’de bir yılbaşı gecesiydi. Arka planda Sarı Odalar patlamış, önümde ise tozpembeler vardı, yastığımdan da büyük kalbimde. Üstünde ay lav yu, içimde huzur yazılmıştı inceden. Pek inceymiş anlaşılan, koptu…

Özeldi, çok da güzeldi. Kısa ve öz. Manasız ama çok özel. Bende çıkmaza girmeden yollar, ayrıldı zaten hayat yolları. Sorun bende değildi elbette. Hayat işte, geçti gitti bitti, tövbe demeden. Şükür ki geçti…

Çok yıl geçti çok. İki üç kere rüyama girdi. İlkinin ertesinde bir röportajı çıktı karşımda umulmadık bir anda. Meşhur bir yönetici olmuş şeker kardeş. İngilizce röportaj vermiş; tonton bir amca kıvamında… Kariyer insanıydı, evet. Son rüyama girdiğinde ise Linkedin profili çıktı karşıma. Yıllar sonra ilk fotoğrafı bir de. Yaşlanmamış, büyümüş. Profilinde öyle bir özgeçmiş var ki, Einstein bugün yaşasa öyle bir cv’si olamazdı, kesin. Sonra son dediklerinden bir cümle geldi aklıma: “O kadar okulu, kariyeri hotline’da call center elemanı olmak için mi yaptın? Dba’likten call center agent’liğine mi geçtin?” Güldüm geçtim, bu saatten sonra dünkü çocuk (koca adam olsa da yanımda çocuktu ya da ben onun yanında “büyük”tüm ya…) beni mi ezikleyecekti? Eziklese bile benim umrumda mıydı? Hele ki dedikleri doğruyken… Hoş hiçbir dediği yalan değildi ya, neyse…

Sonra 2007 Ocak ertesiydi. Boktan halimin sebebini doğru tahmin ettiydi de laf etmediydi, elleşmediydi. O da son konuşmamızdı. Daha da rastlamadım kendisine ne sanal ne gerçek. En son yüz yüze gelişimizin üstünden 14 sene geçmiş, yolda görse tanır mı bilemem, ama adımı duysa kesin tanır, garanti…

Çok da takılı kalmamak lazım rüyalara, alt tarafı rüya işte…

  

Ölüm

Standard

Düğün ve cenaze işte… İşte hayat böyle bir şey… Elbette ki çok özleyeceğiz, elbette ki unutmamız sözkonusu değil, yani o kadar çok şey paylaşılmış, ama neticede herkesi bekleyen malum son, er ya da geç hepimizi bulacak… Tabii ki hasret çekiyoruz, tabii ki özlüyoruz, bir de çok kıymetli zamanlar paylaşmışız, birlikte üretmişiz… Yapacak bir şey yok işte, doğanın dengesi karşısında insanın çaresizliği bu. Ya çakacağız bir gün bütünüyle, ya da çakana kadar gözümüzün yaşı böyle akacak… Olgunlukla karşılayacağız, olgunlukla… Öyle ya da böyle hayat öğretiyor zaten, olgun olacağız… Çünkü neticede çok farklı bir şey değil zaten, bugün yanına düşen yarın sana düşüyor. Yani hayat böyle bir şey. Ve eşsiz, kusursuz, mükemmel bir devinimi var, yani yeni bir kusur da bulamazsın, kusursuz bir şey… Sen ben anlayamadığımız için böyle çırpınıyoruz işte… ” (Sezen Aksu)
Read the rest of this entry

2012

Standard

 

Ey uğursuz sene…

Senden çok ciddi nefret ediyorum biliyorsun değil mi?

Ulen kaç kaza, kaç ölüm, kaç hastane yolu getirdin önümüze? 10 yıl yeter senin getirdiklerin…

Kibarca ric’ediyorum, lütfen siktirip gidebilir misin?

Ha, sakın ha giderken yanına birilerini almaya da kalkışma he mi? Aldıkların 20 yıl yeter sana!!!

Hayde, de get artık mümkünse!

Kib, öptüm, bye!

 

Kabuk bağlayamayan yaralar

Standard

Çocukken ne çok düşer kalkardık. Ne çok yara bere sahibi olurduk isteyerek ya da istemeden. Kimi sıyrıklar ağlatırken kimi bol kanamalı yaralar sesimizi kısardı. Önce üzerine boca edilen oksijenli suyla oluşan beyaz köpükleri hayranlıkla izlerken, koyu renkli tentürdiyodun yaktığı yarayı nasıl da gururla sahiplenirdik. Hele ki üzeri bandajlanınca ya da bantlanınca nasıl da ballandıra ballandıra anlatırdık sağda solda nasıl sahiplendiğimizi o yarayı. Birkaç gün sonra yara kuruyup kabuk bağladığında en heyecanlı döneme girerdik asıl. O kalın kabuk kaşınacak, ya çatlayacak ya da olduğu gibi soyulacak, sonra düşüp tekrar tekrar kanayacak. Yarayı tekrar kanatmaktan, daha derin bir yara sahibi olmaktan nasıl da hoşlanır, yaranın yaşanmışlığımızın ispatı olacak şekilde iz bırakmasını umarken nasıl da gururlanırdık.
Read the rest of this entry

Lâl Olmak Yine

Standard

 

Seni ararken
Kendimi kaybetmekten yoruldum
Bulduğumu zannettiğimde
Kendimden ayrı düştüm

Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

Söylenecek söz yok
Gidiyorum ben

Hoşçakal hoşçakal hoşçakal hoşçakal..!
Ben bir kısrak gibi
Gelmişim dünyaya
Şahlanıp koşmak içimde var
Hoşçakal…

 

 

Gurbette Arkadaş(sız)lık ve Bir(kaç) Veda

Standard

Herkes senin nasıl göründüğünü bilir;
Ama çok az insan nasıl olduğunu hisseder.
(Machiavelli)

Merhaba Arkadaş’ım…

Nasılsın? Ben? Bıraktığın yerde ve aynı bıraktığın gibiyim… Yorgun, argın, bıkkın, üzgün, sinirli, dengesiz, rahatsız ve her zamanki gibi yalnız. Bildiğin gibi herşey, değişmedi yani. Yani, birilerinin beni anlamasını ummaktan, bu konuda çabalamaktan vazgeçtim artık. Son kalem yıkıldı çünkü, biliyorsun. En son ihtimalim, son kendimi anlatmaya çalıştığım da beni şaşırtmayarak uzaklaştı benden çünkü. Sebebi bende olabilir ama belki de bu bir işarettir. Yani bu sebep bu kadar kısa değil de daha uzun bir süre sonra ortaya çıksaydı, şu yaşadığım uzaklaşma daha da acıtacaktı canımı. Şu an yaşadığım sadece azcık kırgınlık, üstüne bir tutam hayal kırıklığı ve bolca da yalnızlık (ki bu da benim tercihim olsun müsaadenle). Şaşkınlık? Hayır yok. Şaşıramıyorum artık bu gidişlere, biliyorsun. Daha yeni yaşadım birkaçını birden, aşinayım artık benden bu gidişlere ben. Canımı daha az acıtıyor gittikçe ama yine de her gidiş bir travma sebebi bende, sebepsizce, biliyorsun. Aslında yazdıklarımın muhtemelen hepsini biliyorsun ama umrunda mı asıl ben onu bilmiyorum…
Read the rest of this entry