Category Archives: İçdökümü

Yine mi Mart?

Standard

Evet, gelsin “gündemden etkilenen hayatlarımız” konulu yazımız. Kimin etkilenmedi ki? Evet hepimizin. Ekonomiye girmiyorum bile henüz, sadece psikolojik, çocuksal, okulsal ve mutfaksal yönleri beni alakadar ediyor şimdilik. Mesela, kiminiz şahit oldu, önceki gece benim küçük ergencücük ateşlendi. Çünkü bir gün önce, güneşli ama serince bir havada, arkadaşının itini gezdirme ayağına 1,5 saat montsuz sokak sokak sürtmüş. E hassas bir cücüktü, bebekliğinden beri, hala da öyle kendisi, anında ateşlenir. Neyse, NŞA pek takmazdık ama kötü dönem, malum, ateş, öksürük olunca otomatikman kafayı kırıyor insan. Soğuk su kompresleri, ateş ölçmecelerle sabah ettik. Sabah ilk işim, bizim kepenklerin açıldığını gören komşu kızın kapımıza gelip “hayır” cevabını almasını engellemek için (allaaam zerafetten gebericem aq) komşuya hemen bi’ watzap yazmak oldu: “Kız gece ateşlendi, senin kızı yollama da kapmasın şimdi.” Kadının allahı var, önce geçmiş olsun dedi, sonraki mesajı ise, “Corona testi yaptıracak mısın? Bize de haber et sonucunu!” oldu. Ben bi’ sinirlen, bi’ küfret kendi kendine… Zaten sinirler olmuş aşırı akortlu keman yayı, bu mesajı da görünce “haram zıkkım olsun lan size komşuluğum, sizi düşünen beynime sıçayım, hem de kendi kendime!” dedim. Tabii kimse anlamadı bu tepkimi ama gösterdim yine de kendi kendime de olsa. Verilecek onlarca cevap arasında ben sessiz kalmayı seçtim. Çünkü tüm dünyanın bildiği gibi, korona vakalarını en kolay atlatacak kesim çocuklar, artı, her ateşi yükselene korona testi yapılmaz vs vs vs. Kendi kendime “sus boşver, kelimelerine yazık” dedim, bir dahaki yazdığına “14 gün kuralını uyguluyoruz, ne kızını yolla ne kendin gel!” diye kibarca cevap vermeyi planladım. Demin nasıl oldu kız diye yazmış, açmadım bile mesajı, o kadar sinirliyim, evet hala. Ha ne mi oldu? Kız daha 24 saatini doldurmadan ayaklandı tabii ki soğuk algınlığını bana satıp. Canı sağ olsun.

Araya serpeceğim minnak minnak anketot tadında yaşanmışlıklarım da var elbet. Mesela şu an 90’lar Türkçe Pop radyosunu dinlerken çıkan çoğu şarkının Fatih Ürek veya Kuşum Aydın’ın seslendirdiğini sanmam gerçeği var. Aslında o şarkılarının orjinalleri başkalarına ait ancak şarkılar, bu iki isimle bütünleşecek kadar Etiler barlarında popüler olmuşsa demek zamanında… Eh biz de 90’lar gençleriyiz son tahlilde, eller havayayı bunlardan öğrendik.

 

Teorik olarak ev hapsinde olmamız gerekmese de önlem olarak sürekli evdeyiz. Bu dönemde ihtiyaç olursa aileden sadece 1 kişinin alışverişe gitmesi öneriliyor. Mutfak ve alışverişe hakim aile üyesi üzerinize afiyet ben olduğumdan bu iş bana kalmıştı. Ay bir üzgündüm, bir üzgündüm ki sormayın(!) Ama maalesef bu görevi bey kişisi kendi üzerine aldı, çünkü her ne kadar home office yapıyor olsa da arada işyerine uğraması icap ettiğinden benim extra çıkmama gerek olmadığını bla bla bla diyip dış dünya ile tek bağlantımı kopardı herif.

 

Ev hapsi değilse de 2 çocuk 1 koca evde; çocukları online eğitim bayağı bir “oyalıyor”. Adamlar ciddi ciddi ders saati kadar el tutacak şeyler vermişler haa. Hem öğrenecekler, hem sınıf chat grubunda (öğretmen dahil) tartışıp soru olduğunda sorabilecekler, belirli saatler dahilinde okula uğrayıp bir şeyleri tamamlayabilecekler. Mesela demin bir mail geldi, isteyen öğrenciler okuldan ip/yün alıp örgü, tığ, elişi ile uzun bir zincir yapabilirler. Köy olarak en uzun zinciri oluşturacaklarmış. Akıllarını sevdiklerim… Bizim kız kısmızı hasta olduğu için epey birikti dersler, öğretmene yazdım, mühim olan okulların teorik olarak kapanacağı 27 Mart tarihine kadar derslerini bitirmiş olması imiş, ne zaman ne yaptığını kendi bilmesi yeterliymiş, hastaysa zaten iyice dinlensinmiş, geçmiş olsunmuş. İnsanlığını sevdiğimin….

Kocanın home office konusu daha da eğlenceli. Kızın çalışma masasını kendine büro yaptı, resmen işe gider gibi masaya gidiyor. İşyerinde sabah saat 9:00-9:15 arası sabah teneffüsü var, o arada home office çalışanlar dahi işi bırakıp 15 dakika teneffüs yapıyorlarmış, düzene ve kurallara itaatte çığır açan yurdum (İSVİÇRE) insanı önünde ayağa kalkıp saygımdan ceketimi ilikliyorum, o kadar.

Ben şu an bu satırları yazarken, Messenger’dan 2,3kg’lık palamut fotosu yollayan arkadaşa da teesüflerimi fışkırtırım. Ev hapsinde lakerda yapıyor olabilirsin, biz palamut bulamıyorsak n’aapalım, ölelim mi? (ağlıyordu hasetinden)

Ne diyordum? Ev hapsi. Yapılacak dünya kadar iş var. Günlük rutin temizlik, mutfak, ders işleri zaten yarım günümüzü bitiriyor. Kalan zamanda ise birikmiş işleri tamamlamak lazım. Misal hafta sonundan ütüm vardı, bugün onu bitirmeyi görev edindim. Ona sıra gelene kadar da blog, sayfa, gruplarımı çok ihmal ettiğimi farkedip az biraz buralarda takılayım dedim. Yarında sonra da köşe bucak temizlik işlerine ve oda/gardrop, eskilerin atılması, geri dönüşümler vs, o kalabalıklarla uğraşacağız. Yani demem o ki, aslında canımızın sıkılacağı pek bir vaktimiz de yok, ki olsa bile Netflix var, online kurslar var, YouTube var, var da var işte. Hem sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz. Sonra bir de şey vardı, “nerede bıraktıysan/çıkardıysan ordadır!”. Onu da çok kullanıyorum ama özellikle kız ergencücüğüne sarfettiğim “önemli değil, büyürsen unutursun” cümlesi efsane. Yani demem o ki, özellikle ebeveyn ve büyük ailelerde (büyükanne, büyükbaba vs) görülüp “ben asla yapmayacağım/demeyeceğim” dediğimiz her şeyi yapıp söylüyoruz, haberiniz ola!

 

Dedim ya, aslında gönüllü ev hapsindeyiz. Yani sokağa çıkma yasağı yok ama önlem olarak evdeyiz. Velev ki yasak geldi. Yani karantina kanunları yürürlüğe girdi. Bizim açıdan dev bir değişiklik olmayacak ama kafama ciddi bir şekilde takılan bir şey var. Ya birine bir şey olursa? Gurbete geldiğimden beri, en korktuğum şey, cenazeye katılamamak. Bir kez yaşadım, hala atlatabilmiş değilim, biliyorum acısını. Yani illa ki birinci dereceden akraba olması gerekmiyor, çok sevdiğim ve cenazesinde olmak istediğim biri de olabilir, ne bileyim, insanın aklına bin tane şey geliyor. Hadi ondan da vazgeçtim, bu, alenen bir lüks sayılır ama en acısı ne biliyor musunuz? Kimsesiz, yapayalnız “uğurlanmak”. Yani birinin cenazesinin bomboş bir kilisede yapılması gerekliliği beni çok ciddi bir biçimde üzdü. İtalya’daki ölüm ilanlarını ve yan yana dizilmiş tabutlar yüreğimi çok acıttı ama yapayalnız uğurlanmak…. Çok acı… Çünkü bazen, beklenmedik bir şekilde, kalabalıklar acısını hafifletir insanın. Bir ara canım çok acımıştı da oradan hatırlıyorum.

Hatırlıyorum demişken, hatırlar mısınız? 5 senedir, yaklaşık günde en az 5234 kez “Mart’tan nefret ediyorum!” demiş olabilirim. Ve tahmin edin ne, yine Mart geldi. Hatta gelmekle kalmayıp, gündemle bizi oyalayarak 19’una kadar getirmiş takvim yaprağını. Geldiğimiz tarihin o kadar farkındayım ki maalesef, her gün, her gün istisnasız… Ne hazin bir tesaadüftür ki, bu sene, tarihler 2015 senesi ile aynı günlere denk geliyor. Yani 19 Mart 2015 günü de bir Perşembe idi  Dolayısıyla 28 Mart da bir Cumartesi, 31 Mart da bir Salı olacak bu sene de, aynı 2015 gibi. 5 sene önce dün koşa koşa, ne ile karşılaşacağımı bilmeden İstanbul’a gitmiştim. Çünkü 16 Mart günü babama “bir şey” olmuştu. Bir şey… Konuşamıyordu artık. Kelimelerine, diline söz geçiremiyordu sanki. Biz bunu çok sonra anladık elbette, kafa gitti sandık ama kafa hiç olmadığı kadar yerinde idi, bakışından anlayabilirdiniz, boş duvarlara ya da belirli bir noktaya sabit baktığını saymazsanız. Sonra 19 Mart günü biz kendisini alıp sona doğru bir yolculuk başlangıcı olan hastane günlüğümüzü doldurmaya doğru yola çıkmıştık. Hatta bir tek bununla kalmayıp arada Şişli Etfal’e de uğrayıp ölüm emri gibi elimize tutuşturdukları biyopsi sonucunu da almıştık. Öyle böyle değil, malum, araya giren hatırlı tanışlar sayesinde ölmeden biyopsi sonucunu da alabilmiştik, yoksa 40’ında ancak MR sonucunu alabilecektik.

 

Ve günlerdir kafamı çok bozan şey, bu sene babamın ölüm yıldönümünde ziyaret edemeyeceğim kendisini. Evet, gündeme bakarsak derdimi siksinler, ama çok acıtıyor, demezsem ikiyüzlü olacağım.

Bu Mart bizi böyle götürür, her güne bir acımız, bir anımız var çünkü.

Ve çünkü, babasını kaybeden kız çocukları büyüyor…

 

8 Mart Kutlamalarına Giriş – 101

Standard

Seneden seneye büyüyoruz, akıl gelişiyor, olgunlaşıyoruz ya (büyüme kısmına ikinci paragrafta girilecek) işte kadınlar gününde ne kadar büyümüşüm bir göreyim istedim. Kutlamalara ne zaman başladığım hatırlanmıyor ama son verdiğim zaman belli…

Büyümek demiştim dimi? Alın size ikinci paragraf. Ben, babam ölünce büyüdüm. Ya da tüm dünyevi şeyleri boşverdim. Dünya yansa ben taranıcam, o kadar. Umrumdaysa şuradan şuraya gitmek nasip olmasın. Dert ettiğim tek şey ailem. Ailelerim daha doğrusu. Ölenle ölmüyorum artık. Üzülüyorum, ağladığım dahi oluyor ölen öleni hatırlattığı için, ama ölmüyorum. Bir kez ölünüyor çünkü, ve ben o hakkımı kullandım. Geçmişler olsun!

Bu sene yine sabahtan başlayıp akşama kadar yapacaklarımın listesini yapabilir, üstünüze yine bir ağırlık çökertebilirim ama yok yapmayacağım. Kocamın ballı sütünü verdim, mutfağa, evi süpürmeye, çamaşır ve ütüye, öğlen yemeğine girişmeden önce yazayım dedim günün anlam ve önemine dair(!).

Bir kadın dost yazmış, bugün kadın haklarını hatırlama günüdür, çiçek böcek için bir sürü gün var, onları kullanalım. Ayrımcılığın her türlüsü ayıptır, günahtır, yanlıştır; buna pozitif ayrımcılık dahil. Bilinç mühim tabii… Demet Akalın’ın en iyi kadın ödülü aldığı bir dünyada kadınlar günü kutlamak biz kadınlara hakarettir benceleyin. Ama kutlayana engel olamayacağım. Güle güle kullanın, kutlayın, hayrını görüns…

Ben bugün, dalak dolmasıyla meşhur, hayat dolu olmasıyla örnek, emekçiliğiyle önder, kahkahasıyla yaşamımıza renk katan Civciv’imizin gününü kutluyorum efendim. Eskiden emekçi yayamın günüydü (bkz. 2016)  artık bizim Kangallı Süzan yok ama emekçi kahkaha sebebimiz, canımız ciğerimiz Civciv’imiz Luiz Şeritçiyan herdaim var ve olacak. Emekçi civcivler günü kutlu olsun… Seviyoruz kendisini ve hastasıyız herdaim =)

Read the rest of this entry

Ölüm

Standard

Düğün ve cenaze işte… İşte hayat böyle bir şey… Elbette ki çok özleyeceğiz, elbette ki unutmamız sözkonusu değil, yani o kadar çok şey paylaşılmış, ama neticede herkesi bekleyen malum son, er ya da geç hepimizi bulacak… Tabii ki hasret çekiyoruz, tabii ki özlüyoruz, bir de çok kıymetli zamanlar paylaşmışız, birlikte üretmişiz… Yapacak bir şey yok işte, doğanın dengesi karşısında insanın çaresizliği bu. Ya çakacağız bir gün bütünüyle, ya da çakana kadar gözümüzün yaşı böyle akacak… Olgunlukla karşılayacağız, olgunlukla… Öyle ya da böyle hayat öğretiyor zaten, olgun olacağız… Çünkü neticede çok farklı bir şey değil zaten, bugün yanına düşen yarın sana düşüyor. Yani hayat böyle bir şey. Ve eşsiz, kusursuz, mükemmel bir devinimi var, yani yeni bir kusur da bulamazsın, kusursuz bir şey… Sen ben anlayamadığımız için böyle çırpınıyoruz işte… ” (Sezen Aksu)
Read the rest of this entry

2012

Standard

 

Ey uğursuz sene…

Senden çok ciddi nefret ediyorum biliyorsun değil mi?

Ulen kaç kaza, kaç ölüm, kaç hastane yolu getirdin önümüze? 10 yıl yeter senin getirdiklerin…

Kibarca ric’ediyorum, lütfen siktirip gidebilir misin?

Ha, sakın ha giderken yanına birilerini almaya da kalkışma he mi? Aldıkların 20 yıl yeter sana!!!

Hayde, de get artık mümkünse!

Kib, öptüm, bye!

 

Kabuk bağlayamayan yaralar

Standard

Çocukken ne çok düşer kalkardık. Ne çok yara bere sahibi olurduk isteyerek ya da istemeden. Kimi sıyrıklar ağlatırken kimi bol kanamalı yaralar sesimizi kısardı. Önce üzerine boca edilen oksijenli suyla oluşan beyaz köpükleri hayranlıkla izlerken, koyu renkli tentürdiyodun yaktığı yarayı nasıl da gururla sahiplenirdik. Hele ki üzeri bandajlanınca ya da bantlanınca nasıl da ballandıra ballandıra anlatırdık sağda solda nasıl sahiplendiğimizi o yarayı. Birkaç gün sonra yara kuruyup kabuk bağladığında en heyecanlı döneme girerdik asıl. O kalın kabuk kaşınacak, ya çatlayacak ya da olduğu gibi soyulacak, sonra düşüp tekrar tekrar kanayacak. Yarayı tekrar kanatmaktan, daha derin bir yara sahibi olmaktan nasıl da hoşlanır, yaranın yaşanmışlığımızın ispatı olacak şekilde iz bırakmasını umarken nasıl da gururlanırdık.
Read the rest of this entry

Lâl Olmak Yine

Standard

 

Seni ararken
Kendimi kaybetmekten yoruldum
Bulduğumu zannettiğimde
Kendimden ayrı düştüm

Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

Söylenecek söz yok
Gidiyorum ben

Hoşçakal hoşçakal hoşçakal hoşçakal..!
Ben bir kısrak gibi
Gelmişim dünyaya
Şahlanıp koşmak içimde var
Hoşçakal…

 

 

Gurbette Arkadaş(sız)lık ve Bir(kaç) Veda

Standard

Herkes senin nasıl göründüğünü bilir;
Ama çok az insan nasıl olduğunu hisseder.
(Machiavelli)

Merhaba Arkadaş’ım…

Nasılsın? Ben? Bıraktığın yerde ve aynı bıraktığın gibiyim… Yorgun, argın, bıkkın, üzgün, sinirli, dengesiz, rahatsız ve her zamanki gibi yalnız. Bildiğin gibi herşey, değişmedi yani. Yani, birilerinin beni anlamasını ummaktan, bu konuda çabalamaktan vazgeçtim artık. Son kalem yıkıldı çünkü, biliyorsun. En son ihtimalim, son kendimi anlatmaya çalıştığım da beni şaşırtmayarak uzaklaştı benden çünkü. Sebebi bende olabilir ama belki de bu bir işarettir. Yani bu sebep bu kadar kısa değil de daha uzun bir süre sonra ortaya çıksaydı, şu yaşadığım uzaklaşma daha da acıtacaktı canımı. Şu an yaşadığım sadece azcık kırgınlık, üstüne bir tutam hayal kırıklığı ve bolca da yalnızlık (ki bu da benim tercihim olsun müsaadenle). Şaşkınlık? Hayır yok. Şaşıramıyorum artık bu gidişlere, biliyorsun. Daha yeni yaşadım birkaçını birden, aşinayım artık benden bu gidişlere ben. Canımı daha az acıtıyor gittikçe ama yine de her gidiş bir travma sebebi bende, sebepsizce, biliyorsun. Aslında yazdıklarımın muhtemelen hepsini biliyorsun ama umrunda mı asıl ben onu bilmiyorum…
Read the rest of this entry