Category Archives: Gurbette Hasret

Özlemekten Ölmek

Standard

“Unuturum diye uyudum. 
Yine seninle uyandım. 

Belli ki uyurken de sevmişim seni.” 

(Cemal Süreyya)

Günaydın… Ne basit değil mi? Sadece günaydın. En çok özlediğim, basit, kısa bir günaydın… Hani nasılsın bile sormadan, çok şey içeren bir günaydın. O günaydında saklı nasılsın, aslında insanın  “nasılsın, iyi misin?” diye sorulmasını beklediği, sorulmadığında ise “sen bir sor nasılsın diye, kötüysem bile iyi olurum” diye cevaplanan, daha doğrusu cevaplanmak istenen günadın. “Sen günaydın demeden bana, iyi geçemeyen günüm” gibi yani… “Sensiz geçen her günüm gibi” aynı…

Read the rest of this entry

“Unutulunca Ölürüm Yar”

Standard

“Konuşarak da anlaşamıyorduk, susarak da.

Ben yazmayı tercih ettim, o hiç okumadı.”

Bu yoğun ağır haftada, senin sayende eksikliğini daha da çok hissettiğim bu yokluk, “konuşacak bir duvarım bile olmaması” duygusu tavan yapıyor. Yanlış anlama, bu serzenişimin altında, “sen niye yoksun”dan çok sayende konuşacak herkesi hayatımdan çıkarmam yatıyor. Ki biliyorsun, bu da senin sayende oldu. Hep korktuğum “son kazığı” yedikten sonraki ruh halim bu işte. Kimseyle, duvarlarla bile konuşamıyorum.
Read the rest of this entry

Teskeresi olmayan bir askerlik: Gurbet

Standard

Teskeresi olmayan bir askerlik: Gurbet

(Üstelik ne zorunlu, ne bedelli; gönüllü)

Gecenin bu saatinde, hasta insanı yatağından kaldırıp iyileştiren, hatta çay faslını kapattırarak numune konyağı açtırıp içirten, bir de sigara yaktıran, uzaklardan, taaaa uzaklardan gelen bir sestir ancak. Hekimden sorma, çekenden sor diye boşuna dememiş atalarımız. Gurbettekinin halini ancak gurbetteki anlar da birbuçuk saat boyunca eskilerden konuşturup ağlatabilir ancak. Bunu başarabilen bünyeye de gurbet kuşu denir. Ne demeli, düşürenlerin gözü çıksın… Göremesem de duyduğuma sevindim derim, bir derin nefes alıp klavye başına geçerim sayesinde.

Read the rest of this entry

Gurbette Hasret

Standard

‎”Bu şehir güzelse, senin yüzünden.”

(Nazım Hikmet)


Gurbetin en can yakıcı yanı, nerede olduğunu unutmaktır. Hani, mesela yolda yürüyorum. Kendimi İstiklal’de sanıyorum bir an, dalgınlık işte. Öyle bir kalabalık da yok ama insan nerede mutluysa orada sanır ya kendini çaresiz kaldığında, kulağımda Erol Evgin, işte öyle bir şey diye şakırken, böyle bir kısır döngüde yaşamak. Özlemlerine yenik düşmek ve nerede olduğunu unutunca, yanından geçenlerin konuştuğu yabancı dili duymak, birden irkilmek ve acı içinde aniden nerede olduğunu hatırlamak. O ‘yabancı dil’ var ya, bir tokat gibi çarpar insanın suratına o an. Soğuk duş, beklenmedik bir anda gelen kuvvetli bir şamar, aniden güzel bir rüyadan uyanmak gibi.. Hani ayrılık, ölüm, yoksuzluk, hepsi birbirinden beter ama gurbette olan, hem ayrılıktan, hem cenazeye katılamadığı ölümlerden, hem yoksuzluktan ölür.
Read the rest of this entry

Gurbette Özlemek

Standard

Özlemek öyle bir nallet duygu ki, insan, sırf adı, hatta adı bile değil, konusu geçiyor diye aynı yazıyı defalarca okur, yollanan sms’leri arşivden bulup okuyup okuyup o anları hatırlar. Ergen sendromlarından olan, tüm buluşmaları not etme, tüm özel anları ölümsüzleştirmek için ezberlemek gibi faaliyetler kırklı yaşlarda ortaya çıkınca hatırı sayılır, maymunluk dozunda komik oluyor tabii ki. Yani elma-sevgi ilişkisine indirgenecek kadar basit bir özlemse bu, özlenen ne yapsın be kardeşim?

Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda.
(Edip Cansever)

Photo: Mehmet Demir

Özlem, bırak sesini, nefesini bile duyabilmek için fırsat yaratma ihtiyacıdır.

Mesafeler iyidir, özlemi, özlemeyi öğretir; sevgiyi ‘O’nsuz yaşamayı, olduğundan daha da yoğun hissetmeyi, bazen susmayı bazen çenesi düşük olmayı öğretir.

Mesafeler iyidir, yokluğunda varlığıyla yaşamayı öğretir.

“Keşke yanımda yamacımda, yakınımda olaydı…” derken aynı zamanda “iyi ki yok, varlığı bu kadar işime yarar mıydı ki?” diye sordurur.

Mesafeler iyidir, çok sevmeyi, çok özlemeyi, kavuştuğunda sahiden sarılmayı öğretir…

Netice-i kelam olarak, mesafeler özlemi arttırır, pekiştirir ve anlamlı kılar. Allahaşkına, kim yanıbaşındakini özler ki?

Rüyanda görüyorsan onu, özlemişsindir.
Rüyanda görmek için yatıyorsan, sevmişsin demektir.
(Can Dündar)


Özlemenin gizli öznesi ‚birisi’dir genelde. Ve özlemenin dibine vurunca insan, adını duymak ister doyasıya. Resmini göremese de adının tınısı çınlar kulaklarında kulakları duymaktan yorulana dek. Yorulunca da ne çok özlediğini anlayıp şuursuz bir uykuya dalar insan. Rüyasında görür. Yeterli midir? Hayır. Özlemek için belki, ama sevmek için asla.

„Nereye kadar?“ diye sorar durur. Sonra bir şekilde, tüm şansını, sınırlarını zorlayıp ‚göresim geldi ya hu‘ der, atlar gider yanıbaşına. „Özledim“ diyemez ama özler için için. Dışı kimseyi yakmayan, içi özleyeni kor eden bir ateş gibi…Bir sarılmayla, bir bakışla, özlenen anlayacak özlemin ve özleyenin sınır tanımaz edepsizliğini sanır. „O“, anlar, anlamaz gibi yapar, ya şımarıklığından, ya kendini bilmezliğinden, ya gururundan, ya da kendini ve karşındakini bildiğinden. Tam da bu noktada „Dağları deldim geldim sana lan şerefsiz!“ diye haykırası gelir insanın; ama ya susar avaz avaz ya da bağırır sessiz sessiz.

Bazen insan öyle özlenir ki, özlenen bilse, yokluğundan utanır.
(Aziz Nesin)

Özlemin tavan yaptığı bir anda sudan bir bahane arar insan yazmak için, aramak için, duymak için. Bulamaz o boktan bahaneyi bile, koparıverir ipleri bir anda, arayıverir. Özlenen, ne kadar özlendiğinin bilinçsizliğiyle mi, bilinciyle mi bilinmez, ama konuşur da konuşur. An gelir yanlış soru yöneltir, an gelir çok doğru soruları bulup taşı gediğine koyar, bil(e)meden.

Ve sonuçta, özleyen özlemine mahkum, özlenen bihaber, veya haberdar ve gururlu olarak yaşam(ama)larına devam ederler…


Şubat‘2011

Gurbette bir şehri özlemek….

Standard

Gurbette bir şehri özlemek….

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, 
Uykudan uyandırsam seni: 
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. 
Vapur düdükleri ötmededir. 
Etraf alacakaranlık, 
Köprü açıktır henüz. 
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren. 
Dağ başında beş on haneli köyler, 
Telgraf direkleri yollar boyunca 
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden, 
Uyanıp uyanıp yine dalmışım. 
Biletim üçüncü mevki, 
Fakirlik hali. 
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş, 
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım..

Ver elini Haydarpaşa demişiz, 
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl, 
Hava hafiften soğuk, 
Deniz katran ve balık kokulu 
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya, 
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam, 
-Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden. 
Saçların dağınıktır, mahmursundur. 
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim, 
Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, 
Uykudan uyandırsam seni, 
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. 
Fabrika düdükleri ötmededir.  (*)

Güneş ve bayraklar yolculuyor beni şehrimden bu sefer… Upuzun görünen kısacık on günün finali çok da keyfli olmadı açıkçası.

Başım dönüyor, yorgunluktan diyorum. Tansiyon aletini getiriyor biri, siktirins gidins lütfen diyorum kibarca. Eloğlu ne anlar ayrılıktan gurbetten, her gel gitin şu yarım akıllıda yarattığı travmadan?

Başım dönüyor, yorgunluktan diyorum. Kahve sigara içme diyor biri. Dinliyorum. Hadi bir kahve yap kendine diyor bir başkası, onu da dinliyorum… Evde çaktırmıyorum başımın döndüğünü ama beceremiyorum. Birşey yedin mi diye soruyorlar. Hatırlamıyorum…  Kahvaltıyı kastederek evet diyorum. Sonra açım diyorum çok açım….

Başım dönerken uyuyakalıyorum dişlerimi sıkmamaya çalışıyorum bayılakalmadan önce…

Bayrak, polis, panzer, endişe… Taksi şöförü bağıra çağıra kürtçe konuşuyor telefondakiyle.. Ben de ermenice. Anlıyorum ben seni diyorum aklımdan ama yüksek sesle düşünüyorum belki duyar diye… Sonra aniden bize dikiz aynasından bakıp ‘Havalar da ısındı’ diyor… Evet diyorum çok ısındı aniden… Sonra oğlumun, memleketine kesin dönüş yapan filistinli okul arkadaşı düşüyor aklıma. ‘Nereye gitti Obaida?’ diye sorduğumda, oğlumun yavuklusu ‘tam nerede evi bilmiyorum ama orası sıcakmis, hep çok sıcakmış’ demişti… 6 yaşındaysan hayat sana guzel kuzucuk… Sıcakmış…

O muhabbetle Bakirköy’ü geçmişiz. Gelik’e selam çakmayı unutmuşum. Öcalan sokak uzakta kaldı. İki fahişeye kiralandığı için gece gündüz kapısında kuyruk oluşan evde yıllar önce geçirdiğim güzel günler geliverdi aklıma birden. En son 2002 yazıydı bir kahve içimliği uğramıştık… Hey gidi günler hey… Kim derdi ki… Neyse…

Hayat sürüyor, dünya dönüyor, birileri, o dönen dünyanın, akan hayatın ortayerinde, kimsenin göremediği bir noktada takılı kalmış, oturmuş duruyor. Dünya dönüyor, o duruyor. Hayat akıyor, o duruyor. Kimse görmüyor, kimse duymuyor, hisseden hiç ama hiçkimse. Ama O biliyor. Durakalmış bekliyor. Beklenen o gün gelmeyeceğinden, dünya durmayacağından ve hayat da akmaktan vazgeçmeyeceğinden, çaresiz durakalmış, kalakalmış ve hatta nefes almaktan vazgeçivermiş…

Üzül dur şimdi bir gün daha olaydı diye… Hep bir gün eksik kalıyor. Ya da her seferinde ben biraz eksiliyorum. Eksilmek neyse de gittikçe yoksullaşıyorum ya, işte ona yüreğim dayanmıyor.

Takıldı dilime yol boyunca: Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar…

Ekim 2011

(*) Bir Gün Sabah Sabah – Turgut Uyar