Category Archives: Bizim Mutfak

Garo Panos’un midye pilakisi

Standard

Ermeni mutfağı başlı başına meşhurdur. Ama zeytinyağlıları daha da bir meşhurdur. Gağant (yılbaşı) vesilesiyle, aramızdan çok kısa bir süre önce ayrılan Garo Panos (Masalcı Garo) ağpariğimin Facebook sayfasında özene bezene hazırladığı, içine masallarını da katıp paylaştığı midye pilakisi tarifini, aramızdan çok zaman önce ayrılan Roza Yaya’mın ve aramızdan ayrılmasına bir türlü müsaade edemediğim, gurmeötesi insan Sarkis Seropyan’ın katkılarıyla kendi mutfağıma adapte ettim. Haddim olmayarak belki, izinlerini alamadan da paylaşıyorum. Tarif denenmiştir, sonucu da lezizdir, kesin bilgi. Read the rest of this entry

Hummus

Standard

Hummus



Malzemeler:

1 bardak nohut

1 bardak tahin

Bol limon

Sarmısak

Tuz

Pul biber

Kimyon

Zeytinyağı

Nohut ıslatılır, iyice haşlanıp kabuğuyla rondodan geçirilir. Konserve nohut da kullanılabilir. Tüm nohutlar ezilince tahin eklenir.  Limon suyu, damak zevkine göre sarmısak, tuz, kimyon eklenir.

Servis için bir tabağa yayılır. Üzerine kaşıkla yol açılır, zeytinyağı dökülür, pul biber serpilir.


Zadig Çöreği

Standard

Zadig Çöreği

En sevdiğim bayramdır paskalyadır… Yok hayır dinle, imanla alakası yok. Olay tamamen ayısal. Çünkü paskalya arifesinde Kurtuluş/Bakırköy/Yeşilköy sokaklarında dolaşırsanız önce şahane bir soğan/dolma kokusu, sonra tarçın/topik kokusu, en son da mis gibi mahlepli sakızlı çörek kokusu alır burnunuz. Elbette ki bunların hazırları muhtelif mezeci, market ve pastanelerde mevcut ama evde yapmak gibisi var mı be? Yapmak ayrı güzel, dağıtıp paylaşmanın keyfini sürmek apayrı güzel. İşte belki de bu yüzden, hatta evet, tam da bu yüzden, gurbetin içine sıçayım. Abi elin alamanına, isviçrelisine ne anlatıcan mahlepi, sakızı? Mazallah midesine dokunur. Şükür karşı alaman komşumuz eski turizmci, bol bol gidip gelmiş bizim memlekete de az buçuk tanıyor bizim lezzetleri. Dün, taze sokak simidini yolladığımda mesaj yazana kadar zaten fırına atıp çıtır çıtır lüpletmiş. Yarın çöreği götürünce parlayan gözlerini görmek dünyalara bedel wallaa…

Neyse işte, bu sene, malum, memleketteydim, günüm şaştı azcık. NŞA Perşembeden yumurtamı boyar çöreğimi pişirirdim, ve hatta topiğimi, dolmamı da hazır ederdim. Ama Cumartesi geceyarısı eve gelince hepsi hayal oldu. Allahtan kafayı çalıştırıp Cuma günü efendiye çörek malzemesi siparişi verdim de bugün yapmak kısmet oldu. Aksi taktirde yarından önce yapamazdım çünkü paskalya bayramı sebebiyle yarına kadar burada hayat durmuş vaziyette. Bu saatte de olsa, evi mis gibi koku sardı ama anlayan kim? Ha pardon var bir anlayan. Oğlan yataktan çıkıp “yukarı kadar geldi kokusu, biraz yiyebilir miyim?” dediyse de henüz pişmediğinden yarın sabaha hazır edeceğim sözünü verince rahatladı. Ne demişler, çekirdekten ayı yetiştirilmeli.

İşte böyle sayın okur. Ben aşşaa tarif de, fotoları da iliştireyim de, sonra yok ben bilmiyordum, yok haberim yoktu olması. Fotolar kısmen yeni, malzeme çok eski. Hatta bu tarifin hikayesi de var anılı manılı, bol meftalı ama o da başka sefere artık.

De hayde, sakızınız, çöreğiniz, böreğiniz, topiğiniz ama bilhassa lakerdanız bol, sofranız şen, meclisleriniz eksiksiz olsun…

 

Malzemeler:
8 yumurta
2 su bardağı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1.5 su bardağı süt
2 paket yaşmaya
375 gr margarin
1 çorba kaşığı mahlep
1 çorba kaşığı sakız
1.5kg un
 
Üzeri için:
Yumurta sarısı
Çörekotu
Susam
Dilimlenmiş badem
 
Yumurta, şeker ve tuz, mixerle iyice çırpılır.
 
Maya, ılık süt içinde iyice eritilir ve yumurtalı karışıma eklenir. Süt çok ısıtılmamalı, yoksa maya pişer ve hamur kabarmaz!
 
Margarin eritilip karışıma eklenir. Çok sıcak olmamalı, yoksa yumurtalar da pişer, hamur da kabarmaz.
 
Sakız iyice ezilip eklenir. Sakız, un gibi olmalı. Havanda dövülecekse, buzluktan çıkmış sakız kullanmak ve dövmeden yapışmasın diye bir çimdik nişasta/un eklemek gerek. Veya yine buzluktan çıkmış sakız, sağlam ve temiz bir poşete konup merdane veya ağır bir şeyle dövülebilir. Sakız un haline getirildikten sonra, en iyisi çay süzgecinden geçirerek hamura eklemek. Sakız taneleri bütün halde hamurda pişerse hamuru da çöreği de acılaştırır.
 
Tüm malzemeler karıştırılıp yoğrulan hamur 1 gece sıcak bir yerde mayalandırılır. Mümkünse battaniyeye sarılıp kalorifer yanında bırakılmalı. Acil durumda, fırın 80 dereceye ısıtılıp söndürülür, hamur, ağzı kapalı bir kapta fırında bekletilir, böylece daha çabuk kabarır. Fırına hamur konmadan fırın söndürülmüş olmalı, yoksa hamur pişer.
 
Mayalanan hamurdan minik bezeler yapılıp unlanmış tezgah üzerinde mayalandırılmaya devam edilir.
 
Bezeler üçer üçer örülür.
 
Bir deneme yaptım ve bu ölçülerle 3 büyük 3 küçük olmak üzere 6 çörek çıkardım. Büyükler 200grx3 bezeden, küçükler ise 150grx3 bezeden örüldü. İstendiği taktirde 100-120gr’lık bezelerle daha da küçük çörekler yapılabilir. Mayalandıkça ve pişirilince daha da şişeceğinden küçük porsiyon olarak ölçülü olur.
 
Örülüp fırın kağıdı üzerinde tepsiye konur ve fırınlanmadan önce de bir süre mayalandırılır.
 
Üzerine önce yumurta sarısı, sonra çörekotu, susam, dilimlenmiş badem serpilir. (Arzuya göre elbette)
 
170-180 derece ısıtılmış fırında üzeri iyice kızarana kadar pişirilir.
 
Afiyet olsun…
20170417_13553220170417_16323020170417_18334920170417_20281420170417_20300420170417_20303120170417_22140420170417_22142020170417_221500


corek1

corek2
corek6

corek7 corek8

corek3

 

corek4

 

corek5

 

corek9

 

Topik

Standard

Topik

Bilen bilir ya, bilmeyenler için anlatıyor olayım. Malum, çalışan anne-babanın çocuğu olmak zor meziyet. Ama evde yaya varsa, hem de o yaya en yakın kankan olmuşsa değme keyfine çalışan anne-baba çocuğunun. İşte ben de o ballılardandım. Ev kapısını hiç anahtarla açmadım, hep açanım oldu. Sırf bu yüzden bile, yaya en kıymetlisidir tornunun.

Yaya diyoruz, bir de altyazı geçelim. Gerçi artık yabancılı dizi çok, bilenler de çoğalmıştır ama yaya, ermenicede nine demek. Diğer bir deyişle anneanne, babaanne. Benim bu yazıda bu satıra kadar bahsettiğim kişi babannem, meşhuuuur Roza Yaya’mdı. Şimdiden sonrası ise ananne, Süzan Yaya, namı diğer Kangallı.

Efendim, yaya dedik, koyduk bir kenara. Bırakın orada dursunlar iki dakika. Biz ermeniler için, aile büyükleri kadar mutfak da mühimdir. Yine bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek geçemeyeceğim kadar hassas bir konu olduğundan azcık detaya girmem lazım. Mutfak dendi mi akan sular durur bizde. Hele ki özel günlerde… Ermenice “donagan” deriz, kutlanılacak tam karşılığı, bayram da denebilir ama bana yaban geliyor ikisi de. Neyse işte bizim “kutlu” günlerimizin menüleri de az çok bellidir. Özellikle Noel ve Paskalya dönemi Kurtuluş’tan geçerseniz iki evden birinden o kavrulan soğan kokusunu kesin alırsınız mesela. Hah işte dolmayı bilirsiniz, topiği de. Ama dolmaki, sarma derken, bir şekilde, birden çok coğrafyada mevcut yiyecekler başka, tek bir toplumla özdeşleşen yiyecek bambaşka. Bizim başka ise tartışmasız topik. Yani demem o ki, siz siz olun, yolunuz düşer de Ermenistan’a giderseniz, ya da Ermenistan’lı bir Ermeni ile karşılaşırsanız topik mopik demeyin. Topik dediğimiz arkadaş, İstanbul Ermeni’lerinin geleneksel yemeğidir. Yurtdışında yapanlar da yüksek ihtimalle, İstanbul kökenli olanlardır. Hatta Anadolu Ermenileri (asdfghhhhgf) bile bilmez topiği. Gerçi bizim Kangallı da lakabından da anlaşılacağı gibi pek İstanbul’lu sayılmazdı ama öğrenmeye ve gelenek göreneklerimize çok düşkündü. Okuma yazma bilmez, ama yol yordam çok iyi bilirdi. Dolayısıyle muhtemelen sonradan öğrendiği topiğin uzmanı olarak ailemiz tarihinde yerini almıştır kendisi. Öyle ki, mutfağına kimseyi sokmayan Roza Yaya’m, senede iki kez, topiğe elini sürmez, o görevi dünürüne devrederdi. Süzan Yayam da özene bezene yapıp amerikan bezlerine sarıp sarmaladığı topikleri tepsi içinde getirirdi biz de löpletirdik.

Topik denince, çoğu tanıdığımın yaptığı gibi saygı duruşuna geçmek farzdır. Bakmayın laf arasında “kolaydır, yapılır ne var ki?” demelerime. Eni konu el tutar ve epeyce meşakkatlidir. Tarife geçmeden önce hikayesine (kendi hikayem, yoksa topiğin tarihine girecek bilgi hazinesi bende nerdeee) bir bakalım.

Efendim, malum, çalışan ebeveynin armudu da dibine düştü ve lise bitince kendimce çalışma hayatına atıldım. Hem çalış, hem oku, hem gez toz tabii ki evişi, mutfak her çalışan tiki gibi nanay bende de. Bırakın topiği, makarna haşlamam bile namümkün. Evet yaş 28e varana kadar bu böyle. Sonrası, boşverin şimdilik, hedefe varalım… Sene 2001 aylardan Temmuz. Söylemesi ayıp bir gariban bulmuşum, nişanlanmışım, birkaç aya evlenecem. Hadi bari bazı klasikleri öğrenmeye çalışayım dedim. Aldım bizim Kangallı’yı karşıma. Bir hata işleyip sormaya başladım. Hayır hatamdan ders alıp susmadım da, ettikçe devam ettim, aynen şöyle: (Y: Yaya, M: Anam, G: Ben)

G: Yaya topik nası yapılır? (kağıt kalem elde, önce malzeme listesi gelecek diye başlamışım yazmaya)
Y: Haşlanmış nohutla patatesi rendeden geçireceksin…
G: Patates?
Y: He, nohutla… Ama kabuklarını çıkaracaksın..
G: Patatesin?
Y: Yooook nohutun
G: Patates kabuğuyla…
M: Garine saçmalama
G: Niye? Vitamini kabuğunda?
M: Sus
G: Tamam… Yaya sonra?
Y: Tahinle karıştırıcaksın…
G: Kimi?
Y: İşte hazırladın ya?
G: Neyi lan?
Y: E dışını…
G: İçine sıçıyım böyle işin. İçi dışı mı var bunun?
Y: E helbet kızım…
G: Peki ne kadar nohut?
Y: Bir kavanoz
G: Bardak?
Y: Yok kavanoz
G: Susayım…
Y: Evet
G: Tahin?
Y: Evet tahinle karıştır iyice aman topak olmasın…
G: Ne kadar tahin koyuyoz?
Y: Göz kararı işte…
G: Yaya gözüm mü var kararım olsun canını yediğim, bana ölçü ver..
Y: Göz kararı…
M: 500 gram yaz sen…
G: Peki öbürleri ne kadar? Dışı ne içi ne? İçi seni yakar dışı beni? Ölmek istiyorum, ölünce cenazemde topik yapın dağıtın, vasiyetimdir. Tarifini bile almaktan acizdi deyin, hatta mezartaşıma yazdırın… İmdat!

Bu kadar yazıp çizdikten sonra son bir rahmet isteği daha geldi. Efendim 2008 sonrası bizim Kangallı da göçünce öte tarafa, bu ulvi görev mamadan çok babaya kaldı. E malum tescilli gurme, mideli adam ya illa o yapacak özene bezene. Hem de ne özen… İşte o da gittiğinden beri anama kaldı tüm iş…

Neyse işte, benim mutfak sevdam o kadarken şimdi senede en az 1 en fazla 2 kez, 10 yılda bir olmak üzere kafama esince 3 kez yapabilen bir bünyeye dönüştüm. Aşağıda dışı, içi için ayrı ayrı malzeme listesini yaptım. Denenmiş onanmıştır. Yapın, yiyin, rahmet dilemeyi unutmayın…

Malzemeler:

Dışı İçin:
Yarım kg nohut
250 gr patates
250 gr tahin
1 tk tuz

İçi için:
1 tk tuz
1,5 kg soğan
1 çk kuşüzümü
1 çk çamfıstığı
2 tk şeker
2 tk yenibahar
2 tk tarçın

250 gr tahin

Yapılışı:

Eğer nohutu konserve kullanmayacaksanız bir önceki akşamdan ılık suda ıslatın. Konserve nohut da kullanılabilir, eğer sertçeyse bir iki taşım kaynatın işe girişmeden.

Bir püf: Mümkünse önce içi hazırlayıp soğumaya bırakın, sonra dışa girişin. Yoksa dışı beklerken kurur ve sarması zor olur veya çatlama olur.

Dışı:

Islanmış nohutu iyice haşlayın ve süzün. Kabuklarını soyun. Gerçi kabuk soymadan da rondodan geçirdiğim oldu, fena da olmadı ama ben yine de soymayı tercih ediyorum. Patatesi haşlayın ve soyun. Haşlanmış ve soyulmuş nohut ve patatesi püre olana kadar ezin. İçine tahinle tuzu karıştırıp pürüzsüz bir kıvama getirin.

İçi:

Soğanı piyaz kesin. 1 tk tuz atıp ateşe koyun. Orta/kısık ateşte ağzı kapalı şekilde pişerken ara ara karıştırın. Soğan suyunu bırakınca kapağını açın, karıştırmaya devam edin.

Bir püf daha: Soğanın suyunu topiğin dışını tatlandırmak için ayırın, bir kenara koyun.

Soğan püre olunca ateşten alın. Pişmenin tamamlandığını, soğanın dibi tutmaya başlayınca da anlayabilirsiniz. Yalnız tutturmayın fazla dibini dalıp da, gerek yok. Tahin, kuşüzümü, fıstık, şeker, yenibahar, tarçın ekleyin ve karıştırın.

Hazırlanış:

İçi pişirirken ayırdığınız soğan suyunu şimdi dışla karıştırma vaktidir. İyice yedirin. Sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş olacaksınız. Dıştan, “göz kararı” bir miktar alıp ince nemli amerikan bez (veya naylon streç) üzerine ince açın. Dışın ince olanı makbuldür o yüzden mümkün olduğunca inceltin. Bezi/naylon streçi görürseniz artık inceltmeyin, abartmışsınızdır…

Açtığınız dış malzemenin ortasına, hazırladığınız içten dolu dolu 1 çorba kaşığı koyun,  hafifçe yayın ve bez yardımıyla dışı, zarfın arka yüzü oluşabilecek şekilde kapatın. Yani, dikdörtgen bir prizma oluşacak kalınlığı da 2cm’yi geçmeyecek. Dört kenarından arkaya doğru da kapatabilirsiniz elbet karton kutular gibi, ama benden söylemesi, o zaman kat yerlerinde üstüste gelen dış çok olacağından kalınlaşır ve dışının tadı içinden daha çok ağızda kalan topik başarısızdır.

Ahanda bu kadar, atla deve değil diye demiştim dimi dimi? =)

Paketleri buzlukta da dolapta da saklayabilirsiniz. Tabii ki dolapta 3-5 günü geçmesin ama buzlukta epey dayanır.

Servis etmeden sardığınız bezi/naylon streçi çıkarın, üzerini (katların görünmediği taraf) tarçın ve küçük bir maydanoz yaprağıyla süsleyin.

Son püf: Topiğin ehli olunca, sarmadan önce, daha doğrusu, dışı bezin üzerine yaymadan önce, bezin ortasına 3 küçük maydanoz yaprağı koyup öyle paketlerseniz, açıldığında çok daha prezantabl oluyor. 

Afiyet şeker ve bol kalori olsun.

En mühim püf: Alkolsüz tüketmek günah, gidenleri anmadan yemek de ayıptır.


topikici

 

Vişne Likörü

Standard

Vişne Likörü

(Kızılcık da aynı şekilde yapılır)

 

Malzemeler:

1 kg vişne

750 gr şeker

350 gr saf alkol

700 gr su

2-3 çubuk tarçın

25 karanfil

isteğe göre beyaz zencefil

1 kuru hindistan cevizi (küçük)

1 kahve fincanı votka

Yapılışı:

Vişnelerin sapları uçlarından kesilir ve vişneler tek tek bırakılır.

Tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi tülbent içine konur.

Listedeki kalan malzemeler baharat bohçası ile cam bir kaba konur.

3-4 ay bekletilir

Afiyetle içilir.

Yaz Dolması

Standard

Zeytinyağlı Yaprak Sarma (Yaz Dolması)

 

Malzemeler:

1 kg soğan

1 tk nane (isteğe göre)

Az dereotu (isteğe göre)

Yarım limon suyu

1 sb pirinç

1 sb zeytinyağı

1,5 tk tuz

2 tk şeker

Yarım kilo yaprak

Yapılışı:

Soğan küp şeklinde doğranır.

Yapraklar hazır alındıysa salamura yapılır. Yani bir akşam önceden suda bekletilir. Bahçeden toplandıysa sapları temizlenip haşlanır.

Malzeme, dolmadaki gibi karıştırılır.

Yapraklara doldurulup sarılır.

Tencereke dizdikten sonra malzemelerin haricinde bir yarım bardak zeytinyağı ve 1,5 bardak su eklenip dolma gibi 5-10 dakika yüksek, daha sonra ksıık ateşte pişirilir.

Zeytinyağlı Biber Dolması

Standard

Zeytinyağlı Biber Dolması

 

Malzemeler:

Büyüklüğüne göre en az 1 kg biberlik dolma

1 kg soğan

2 tk tuz

1 sb zeytinyağı

1,5 sb su

1 sb pirinç

5 tk şeker

4 tk yenibahar

2 tk tarçın

1 tutam karabiber

Bol kuruüzüm

Bol fıstık

Yapılışı:

Soğan küp şeklinde doğranır.

Soğan tuzla pişirilir, karamelize edilir. Dibi hafif tutana kadar ateşte kalacak.

Kalan malzeme (su hariç) soğan soğuyunca eklenip karıştırılır.

Biberler malzeme ile doldurulur (silme olmamasında fayda var, pişince taşmaması için).

Domates kabuğundan biberlere kapak yapılır.

Dolmalar tencereye dizilir.

1,5 sb su eklenir.

5-10 dakika kadar yüksek ateşte, daha sonra çok kısık ateşte pişirilir.

Ateşten alınca dolmalar bir kaba dizilir ve suyu dolmalara paylaştırılır.

Anuşabur

Standard

Anuşabur

Gağant, yani çocukken (evet büyüdüğümüz doğrudur, çok olmadı ama…) eve çikita muzun girdiği ve anında tüketilen, sonra fazla muz ve çukulatadan ölesiye alerji olduğumuz; misafir olmadan da kuruyemiş yenilen ve istediğimiz kadar uyanık kalıp televizyon izleyebildiğimiz tek geceydi. O geceyi dışarda, arkadaş evinde, yani bir diğer deyişle aileden ayrı kutlamak tabuyken, gecenin en büyük özelliği, başta yaşlılar olmak üzere tüm aile eşrafının, hatta, eskiden, çok eskiden, konu komşunun birbirinde toplaştığı o eşsiz gün, daha doğrusu gece olmasıydı… Bakın dansöz konusuna girmiyorum bile…

“Yeter ki gel bana, senede bir gün” dizelerinin, sonradan adının Noel Baba, daha da sonra St Nikolaus olduğunu öğrendiğimiz, eve bacadan giren, densiz, sünnetsiz moruğa yazıldığını sandığımız saftorik yıllarımızdı. Evimizde şömine de vardı (evet, zengin burjua piciydim) ama gawur ellerin bir kısmına 6 Aralık’ta, bir kısmına 24ü akşamı geldiği iddia edilen şerefsiz, bize hep 31 Aralık’ta gelir, hatta çoğu zaman görünmez, göründüğünde de korkudan altımıza işetip giderdi. Hem o dingilin, gece 12de kapımızı çalıp, kimseye görünmeden, hediyeleri kapımıza bırakması yine kabul edilebilirdi ama niçin hep bizim açık mavi renkli çamaşır sepetiyle?!?!? Muamma…

Gağant öncesi, kulak aşinalığı mı, batıl itikat mı, bir yerden okumuşluk mu yoksa yaşanmışlık mı bilmiyorum ama şöyle bir hissiyatım var. Gağanta nasıl girersen, tüm sene öyle geçer. Buna halk arasında “meşhur gağant temennisi” denir (evet totomdan uydurdum ve genelleyip tanımladım). Bu yüzden gağantta hasta olan yekten sıçtı. Geyiği gağant babanın kızağında rahat bırakayım, ama bir de şu var ki, ev, mutfak, oda, eşik, üst-alt-baş herşey çiçek gibi olmalı. Ev tertemiz, yataklar düzeltilmiş, tozlar alınmış, mutfak gıcır gıcır, kenefler ciflenmiş, lavabolar kaolle parlatılmış vs vs vs. Çamaşırlık boş, ütüler bitmiş olmalı çünkü aksi taktirde tüm sene bunlar ayağınıza dolanır. Evet biliyorum saçma, ama sanki ardımdan eşşek kovalıyor gibi şu ara evişine hız vermiş durumdayım. İşin kötüsü azimliyim de…

Yine bir ritüel. Ermeninin sofrası bereketlidir. Bunu uzun uzadıya 5 Ocak’ta, bizim arifede konuşuruz, ama ecnebi memleketin alışkanlıklarından biri de gağant yemeği. Sanki hiç yenmezmiş gibi, hayvanlığı gağantta da tawan yaptırmak adetten. Biz evde yemeği hafif geçiştirir (tavuk suyuna şehriyeli çorba, pilav, haşlanmış tavuk ve salata), kuruyemiş, meyve, tatlı faslına uzun uzun yer verirdik. Ben gağantta evde olmasak da, yemek evimin bereketidir, zeytinyağlı yaprak-lahana dolmamı, topiğimi, gülsuyulu anuşaburumu, gağant çöreğimi yaparım.

Konu anuşabura geldiyse, bu sene kendimi zincirlerimden kurtardım(!) diyebilirim. Efendim, yemekte her türlü fanteziye açık olabilirim, böcek yemeye kadar, ama klasikler sözkonusu oldu mu kendimi şaşırtacak kadar tutucu olabiliyorum. Yapabileceğim tek değişiklik, mesela şekerli olmuşsa, bir sonraki sefere şeker ölçümü azaltmak. Ama yeni bir malzeme kullanmam zinhar tabudur. İşte bu sene şeytanın bacağını kırdım. Yağı boş bulunca nereye süreceğini bilemeyen garibim gibi, çam fıstığının iyisini bol bulunca az biraz anuşaburuma attım. Aslında dolmalık kuşüzümü de koyan var ama tabu yıkıyorum, hepsi birden olmaz, yawaş yawaş… Demem o ki bu sene anuşaburumda çam fıstığı da var…

Neyse, Gağant demiştik… Şimdi sakallı olaydı, Gağant hakkında 1583 efsane, masal, tarihi hikaye anlatabilir ve hatta yazabilirdi. Ama olmadığına göre bunu okumakla yetinip kaba etinizin üzerine oturacaksınız efendim!

Seneyi bitirirken, içinde bulunduğum iki yoğun hissiyat var. Aslında 3 ama hepinizin yakinen bildiği benim tarifsiz travmam, sizin “yeter leyn ezme artık” dediğiniz, ‘elde var bir’i saymıyorum. İlki, azrailin 2016 ölü kotasını dolduramadığında alımlara hız vermesi konusu. Bu kadarını yazayım ben, arka plandaki küfürleri okuyun siz. İkincisi de… Unuttum yazana kadar. Demek ki yalanmış asdfghjk…

Çocukken (takriben 28ime kadar olan) kutladığımız gağantlarda pek sevmediğim, beni az biraz hüzünlendiren bir ritüelimiz vardı. Hayır, şişe/ampul/nar kırmak değil, onu Facebook’ta gördüğünüz gibi her (çoğu sonradan görme) insan bilir. Gece 12ye saniyeler kala ışıklar söndürülür, herkesin eline, burada çam ağacı mumu olan, bizde de süs mumu olan o ince kırmızı mumlardan, o olmadığında evde herdaim zulalanmış bulunabilen doğum günü pastası mumlarından, en eskiden de bildiğimiz tek tip beyaz mumlardan alır, 12ye karanlıkta yakılmış mumlarla girerdik. Saatler 12yi çaldığında, yani moruk eski yıl defolup gencecik yepyeni yıl teşrif ettiğinde, herkes birbirini kutlar ve sonra ışıklar açılırdı. Mumu ilk sönenin en erken öleceğini sandığım yıllardı. O da yalanmış…

Efendim mum hipotezimin başarıya ulaşmadığını gördükten sonra daha mütevazi isteklerde bulunmaya başladım. Mesela kimi insanlar hayatımdan defolsun, kedilerin tırnağı olmasın ki tırmalayamasın, arabam hep düzvitesli olsun, bir gün zayıflayabileyim gibi bazen ütopik, bazen hayalperest, bazen de çok basit isteklerde bulundum. Çoğu gerçekleşmedi tabii ki. Çok ender, belki 2-3ü zaman içerisinde “hayaldi gerçek oldu”, ama o kadar uzun zaman sonra gerçekleşti ki unutmuşum. Hep dilediğim “Roza yayam geri gelsin” zaten hiç gerçekleşmedi, onu net hatırlıyorum. Gelse bilirdim çünkü…

En son 2014 yılbaşısıydı. Çok net hatırlıyorum. Korkunç bir yaz tatili geçirmiştik. Tüm karşı çıkmalarıma rağmen, non stop gitsek bile 18 saat sürecek 1800 km yolu arabayla gitmeye heveslenen kocamı kıramayınca zaten benim için işkencenin ilk adımı atılmış oldu. Doğum günümü yolda geçirdim (leyleği havada gördümle eşdeğer sanırdım bunu, doğum günün nasıl geçerse yeni yaşın da öyle geçer ya, (bkz. meşhur gağant temennisi) yeni yaşımda çok gezdim(!) evet!!!) üstüne tatilde arabamız çalındı, orada oğlan, dönüşte kız ve koca hastalandı, 1 hafta hastaneler vs vs vs. O da bitti, ben çok akıllıyım ya, delirmemek için psikolojik desteği eksik etmeyeyim diye gittiğim psikiatrımla yeni yıl dileğimi paylaştım. Her “standart yabancı uzmanı İsviçreli” psikiatr gibi benim de bilinçaltımda memleket özlemi olduğunu düşünüyordu kuşkusuz. Ben de “bilincimin altına inmene gerek yok, bunu ortaokul mezunu, orta zeka seviyeli, ortalama her insan bilebilir, inkar dahi etmiyorum ki” diyordum. Evet çok zeki ve bir o kadar güzeldim! Sonra can alıcı konuya geldik. Meşhur yaz tatili travmamı atlatabilmem için “İstanbul’a gitmeyi planlıyor musun?” diye sordu. Aslında plan neyin yoktu ama aklımızda bir yaz İspanya, bir yaz İstanbul vardı hep. Adil ve değişik olacaktı herkeş için. Ama o kadar boktan bir yazdı ve o kadar bunalmıştım ki, belki yazın gidecektik ama kendi kendime, “Allaaam lütfen ama lütfen bir imkan olsun, birşey olsun, ne bileyim, nişan, düğün, tapu işi, evrak/imza/yasal işlem felan, gökten bir imkan düşsün de ben gitmeye mecbur olayım 2015’te yazdan önce şöyle bi kafamı dağıtayım” diyordum. Çokbilmiş psikiatrla paylaştım, gülüştük… 2014 yılbaşısıydı…

Yukardaki bunu da yanlış anladı…. 2015’te 5 kez İstanbul’a gittim. Cenaze, hastane, helva, 40… İtin duası tutsa zaten gökten kemik yağardı…

Efendim bu sene de anuşaburumuzu pişirmek kısmet oldu, şükür. Ağız tadıyla yemek ve bereketini hayatlarımızda görmek de kısmet olsun; ağız tadımız tüm sene bozulmasın diye dileyeceğim ama it, dua, kemik üçlemesini düşünüp susmakla yetiniyorum. En azından küfretmiyorum ya buna da şükür.

Sofranızda Halil İbrahim bereketi, yüreklerinizde de huzur bol olsun. (Evet Halil İbrahim de var bizde bereketi de… Biz ona Hayr Apraham diyoruz, o da bizim sofraları bereketliyor…)

Huzurla…

Ps. Son foto temsili. Anuşabur yenmeden hemen önce süslenir o yüzden bu seneninki boş 😎

Tarifi de şuraya yapıştırayım da…

Malzemeler:

1 kg buğday
1250-1500gr şeker
300 gr Kuru üzüm
200 gr Kuru kayısı
1 fincan gülsuyu (isteğe bağlı)

(Ben üzüm-kayısısını ve gülsuyunu bol tutarım. İsteğe göre yine içine çam fıstığı ve kuşüzümü konulabilir.)

Yapılışı:

Buğday akşamdan ıslatılır. Sabaha süzülür, yıkanır ve kısık ateşte haşlanır. Buğday suyunu çektikçe ılık su eklenir. Haşlanınca ocak kapatılır. Tencere bezlerle sarılıp sıcak bir yerde (misal kalorifere yakın) 1 tam gün bekletilir. (Bune ermenicede “buğdayı gelin yapmak” denir.)

1 gün sonra buğday kısık ateşe konur. Sürekli ezilerek ve ılık su eklenerek pişirilir. Ezme işlemi, mevcut buğdayın yarısını mixerle ezip yarısı olduğu şekilde bırakılarak da yapılabilir. Bu durumda pişerken ezmeye gerek kalmaz.

Gülsuyu eklenir. En son şeker konur ve buğday şekeri emince üzüm kayısı eklenir.

Böylece kaselere konur ve dolapta soğutularak yenir.

Nar taneleri, ceviz, findik, tarcinla suslenerek servis edilir.