Author Archives: Garine

Karakaşlı’ma

Standard

Ben aslında bugün, önce yabani sarımsak (made in Switzerland, twelwe points, Bärlauch, çiriş, ayı pırasası) kullandığım tarifleri, ya da yine aynı ürünlü menemenimi paylaşacaktım.

Hepinizin beklentisi üzerine, ben de çok isterdim bunları, ve akabinde, suyunu abartarak mercimek köfteden mercimek salatasına evrilen ürünümü paylaşmak. Çünkü anamla görüntülü konuşuyorduk ve dalıp suyunu abartmıştım.

Ama olmadı da mı oldurmamakla kasmamak lazım bazen. Olmuyor, olamıyor işte.

İnsanı, en çok korktuğu trajedi ile sınanmak yıkarmış. Bizi yıkamadı ama güçlendiremedi de.

Dün akşamın pis bir vakti öğrendim, Karin’im Karakaşlı’m da “babasız piçkurusu misali kalan kızlar kulübü”ne dahil olmuş. Malum, ölüm Allah’ın emri, ama bunun bir de ayrılığı var.

S.ktiğimin covid günlerinde, cenazeler de öksüz kalkıyor bizde. Önlemmiş. Önleminize kusayım. Sağlıkmış. Lan bi’ baba ölmüş, sağlığınıza sıçayım.

Canım, ciğerim, babamın öbür kızlarından, en kıymetlimiz, Karin’im Karakaşlı’m babasını kaybetmiş. Ve, ben babamı kaybetmeden, kaybederken, ve dahi kaybettikten sonra dahi herdaim yanımda olan Karakaşlı’mın ve babasının yanına gidemedim. Marinet’i uğurlamaya gidemediğim gibi.

Tam da bu acılarla sınanıyoruz işte. Ölülerimizi morgdan kendimiz alıp yıkıyor, kırklıyor ve yalnız başımıza gömüyoruz.

Karin’im öksüz kaldı.

Babası, her baba gibi erken gitti.

Ve her güzel giden gibi, her güzel insan ve baba gibi, çekmeden, çektirmeden gitti. Tertemiz, acısız, şuuru açık. Tüm görevlerini sonlandırıp, tüm ödevlerini tamamlayıp…

Ne desem boş, ne desem faydasız. Zaman ilaç değil, ama dayanma gücünü katlıyor.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Karakaşlı’m. Hiçbir kelam seni teselli edemeyecek. Ve fakat 5 yıl geçse dahi, farkedeceksin ki s.ke s.ke yaşayabiliyor insan. Ve dahi, yaşatabiliyor.

Devri daim olsun, hep yaşasın bizlerle, tüm babişkolar…

Sevgili Marinet

Standard

Bütün sorun, söze/yazıya nasıl girişeceğinizi, yani girizgahı nasıl yapacağınızı bilememenizle başlar. Bazen kal gelir. Evet evet gelir, böyle sormadan, hissettirmeden, lak diye gelir, hani teşbihin en hatasızından olsun, göt gibi kalırsınız kağıt kalem elinizde. Evet hala kağıt kalem kullanabilen nesildeniz biz kardeşim. Yoksa nasıl bu kadar güzel insan biriktirebilecektik ki etrafımızda?

Mart ayını ne kadar sevmediğimden; eskiden her şeyin çok daha güzel olduğundan; dostlukların aile boyu ve gayet sahici olduğundan; hiçbirimizin maskeli gezmediği, gerçek gerçek yaşadığı dönemden; ya da ne bileyim, ada hayatından girebilirdim elbet konuya. Ama yine olan oldu, çünkü ben hala neye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü bazı acılar, bazı kayıplar ve en nihayetinde bazı ölümler, ister temiz olsun ister sıralı, ister beklenen olsun ister ani, ister zamanlı olsun ister zamansız, insanı “başı neresiydi, kıçı neresi bu konunun acaba?” moduna sokabiliyor. Olabiliyor, evet. Hele ki söz konusu çok sevdiğiniz, çok güzel, sayesinde dünyanın daha yaşanabilir olduğu bir insansa…

Ve yine öyle oldu. Başına şahit olamadığım bir hikayenin sonuna yetiştim. Hastalıkmış, doktormuş, teşhismiş, tanıymış, tedaviymiş, hepsini geçtim. Kimi insan hep yaşayacakmış gibi gelir ya, ölümle asla bir araya getiremeyeceğiniz güzel insanlar vardır hayatlarımızda hani. Çok azdırlar, gerçekten az, ama kesin varlar. Böyle, “beni gömer haa” dediklerimizden. Özellikle böyle insanlar fani hayatlarımızdan eksikdikçe, yarattıkları boşluk ve eksik kalma hisleriyle yaşamak epey bir zorlaşıyor.

Bazı insanı her gün görmezsin, hatta belki yılda bir bile görmezsin ama yüzü hep gözünün önündedir. Ve ilk yüz yüze geldiğinde de, araya giren yıllar yok olur. Ne saçındaki beyaz, ne yüzündeki kırışık, ne araya giren onca zaman mevzu bahis olur muhabbetinizde. Genelde bu tip betimlemeler ilkokul ya da lise arkadaşlıkları için yapılır ama giden insan, insanın arkadaşının annesi olunca ister istemez komik oluyor böyle düşünmek. Ama O, arkadaşlarımızın maması değildi. Bilakis, arkadaşlarımız, arkadaşımızın çocukları olmuştu, biz o kıvamdaydık artık. Yani evine uğramak, aramak sormak ya da bir kahve, bir cigara içimliği muhabbetine nail olmak için çocuklarını bahane etmemize hiç ama hiç gerek yoktu, ki zaten son 20 senedir de çocuklarından .çok kendisi ile görüşüyorduk, malum, gurbetlik vs. Kapısından geçerken, teklifsiz, beklentisiz, sorgusuz, sualsiz girerdik içeri. Böyle de bir yüzsüzlüğü kaldıracak kadar arkadaşımızdı Marinet çünkü. Hayır, Tantig felan yok, ne ayıp, o bir Marinet, o bir atom karınca ve hatta o bir Kuyr Marinet, Sister Bacı.

Mesela, düşünün, gençlik yıllarımız (90’ların başları mı desem 80’lerin sonları mı bilemedim, araya çok yıl girince), hani evde partileme dönemleri. 80-90’lar diyorum bakın. En mühim yakınlaşmaların (“beğendiği oğlanla Hotel California eşliğinde slov dans etmek”) olduğu “çay”, “disko”, “ev partisi” dönemleri. Ama olayın en mühim özelliği, o partiler gündüz olmalı, yaşımız akşam partilerine girişe müsaade alacak kıvamda değil. Biz, Kınalı’da eski Yarbaşı’nda oturuyoruz. Şimdiki “Kumsal”ın orada diyeyim kısaca. Kuyr Marinet’lerin evi de Çarşı tarafında hatta Jarden’e yakın, yani adanın iki uç noktasındayız diyebiliriz. Gündüz yapılacak ev partisi, balkondan kapatma bir salonda ama öyle böyle değil, her tarafı camekan, 7/24 güneş alıyor, gün ışığı ne ki, güneş evin içinde resmen. Yani şahane bir parti mekanı(!). Ama demokrasiler asla çaresiz değildir, hele ki yamacınızda bir Kuyr Marinet varsa. Marinet, kalkıyor, evinden taaaa bize, koşa koşa evinden perdeleri söküp getiriyor. O zamanın en lüks aracı bisiklet, öyle ne elektrikli zımbırtılar, ne taksiler, koca adada 1 ambülans 1 de itfaye arabası var, o kadar. Ve o ortamda Marinet, o ağır koyu renk perdeleri götür getir yapıyor. Ha biz gençler? Oturmuş kıçımızı yaymışız. Çünkü bu da bir klasikti Marinet’in olduğu ortamlarda. Evinde de otururken, ekmek alınacaksa mesela (fırın 50m mesafede) ilk atlayan kendisi olurdu. Biz yaklaşık 10 genç kişi, birimiz bile kıçımızı banktan kaldırana kadar o zaten alıp gelmiş olurdu ekmeği fırından, gazeteyi bayiden, sigarayı da bakkaldan. Atom karınca deyişimiz de boşuna değildi işte.

Yıllar geçti, daha doğrusu araya yıllar girdi. Marinet o atom karıncalığından bir şey kaybetmedi. Kadının canı tez, ruhu gençti, bizden daha iyimser, sonradan olmalardan daha dobra, olduğu gibi kaldı hep. Hani arkadaş annelerini, çocuklarımıza tanıtırken “İşte bak, bu benim arkadaşımın maması …. Tantig” diye hitap ederiz ya, söz konusu Marinet ise “Bak kızım/oğlum, bu Kuyr Marinet” diye tanıtmak icap ederdi. Çünkü o bir “Kuyr Marinet”ti.

Bu sabah öğrendim ki, Mart’ın 29’unda Kuyr Marinet de çekip gitmiş aramızdan. Ender görüştüğümüz anları ne kadar çok özleyeceğimi, evinin önünden geçerken o boşluğun canımı ne kadar acıtacağını, Türkbey’de yürürken bir daha karşıma çıkıp “Sen ne yapıyorsun burda yine, git kocanın çocuklarının yanına be…” diyemeyeceğini düşünüp, artık ne kadar az kaldığımızı, gidenlerimizin bizi ne kadar öksüz, kimsesiz, dünsüz bıraktıklarını aklımdan çıkaramıyorum bir türlü.

Biz Marinet’le arkadaşlarımızın mamasını değil, dostumuzu, kankamızı, Kuyr’umuzu, kah bir kahve, kah bir sigara içimliği “cee” dediğimiz arkadaşımızı, herdaim pozitif, güler yüzlü, candan, çok ama çok güzel yürekli bir insanı kaybettik. Dilerim ve eminim ki gittiği yer buralardan çok daha güzeldir.

Hani “her şey yine güzel olacak ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyoruz ya, ben bu pis, alçak, hastalıklı, uğursuz dönemi, vedalaşmaya gidemediğimiz sevdiklerimizle, onları yalnız bırakmak zorunda kaldığımız acı gerçeğiyle hatırlayacağım hep. Kimse unutmasın da…

Güle güle git Kuyr Marinet, Sarkis’lere, mamaya, daydaya, tüm sevdiklerimize de selam götür he mi? Elbet bir gün tekrar görüşeceğiz, makaraya o zaman devam ederiz bir kahve içimliği…

Yine mi Mart?

Standard

Evet, gelsin “gündemden etkilenen hayatlarımız” konulu yazımız. Kimin etkilenmedi ki? Evet hepimizin. Ekonomiye girmiyorum bile henüz, sadece psikolojik, çocuksal, okulsal ve mutfaksal yönleri beni alakadar ediyor şimdilik. Mesela, kiminiz şahit oldu, önceki gece benim küçük ergencücük ateşlendi. Çünkü bir gün önce, güneşli ama serince bir havada, arkadaşının itini gezdirme ayağına 1,5 saat montsuz sokak sokak sürtmüş. E hassas bir cücüktü, bebekliğinden beri, hala da öyle kendisi, anında ateşlenir. Neyse, NŞA pek takmazdık ama kötü dönem, malum, ateş, öksürük olunca otomatikman kafayı kırıyor insan. Soğuk su kompresleri, ateş ölçmecelerle sabah ettik. Sabah ilk işim, bizim kepenklerin açıldığını gören komşu kızın kapımıza gelip “hayır” cevabını almasını engellemek için (allaaam zerafetten gebericem aq) komşuya hemen bi’ watzap yazmak oldu: “Kız gece ateşlendi, senin kızı yollama da kapmasın şimdi.” Kadının allahı var, önce geçmiş olsun dedi, sonraki mesajı ise, “Corona testi yaptıracak mısın? Bize de haber et sonucunu!” oldu. Ben bi’ sinirlen, bi’ küfret kendi kendine… Zaten sinirler olmuş aşırı akortlu keman yayı, bu mesajı da görünce “haram zıkkım olsun lan size komşuluğum, sizi düşünen beynime sıçayım, hem de kendi kendime!” dedim. Tabii kimse anlamadı bu tepkimi ama gösterdim yine de kendi kendime de olsa. Verilecek onlarca cevap arasında ben sessiz kalmayı seçtim. Çünkü tüm dünyanın bildiği gibi, korona vakalarını en kolay atlatacak kesim çocuklar, artı, her ateşi yükselene korona testi yapılmaz vs vs vs. Kendi kendime “sus boşver, kelimelerine yazık” dedim, bir dahaki yazdığına “14 gün kuralını uyguluyoruz, ne kızını yolla ne kendin gel!” diye kibarca cevap vermeyi planladım. Demin nasıl oldu kız diye yazmış, açmadım bile mesajı, o kadar sinirliyim, evet hala. Ha ne mi oldu? Kız daha 24 saatini doldurmadan ayaklandı tabii ki soğuk algınlığını bana satıp. Canı sağ olsun.

Araya serpeceğim minnak minnak anketot tadında yaşanmışlıklarım da var elbet. Mesela şu an 90’lar Türkçe Pop radyosunu dinlerken çıkan çoğu şarkının Fatih Ürek veya Kuşum Aydın’ın seslendirdiğini sanmam gerçeği var. Aslında o şarkılarının orjinalleri başkalarına ait ancak şarkılar, bu iki isimle bütünleşecek kadar Etiler barlarında popüler olmuşsa demek zamanında… Eh biz de 90’lar gençleriyiz son tahlilde, eller havayayı bunlardan öğrendik.

 

Teorik olarak ev hapsinde olmamız gerekmese de önlem olarak sürekli evdeyiz. Bu dönemde ihtiyaç olursa aileden sadece 1 kişinin alışverişe gitmesi öneriliyor. Mutfak ve alışverişe hakim aile üyesi üzerinize afiyet ben olduğumdan bu iş bana kalmıştı. Ay bir üzgündüm, bir üzgündüm ki sormayın(!) Ama maalesef bu görevi bey kişisi kendi üzerine aldı, çünkü her ne kadar home office yapıyor olsa da arada işyerine uğraması icap ettiğinden benim extra çıkmama gerek olmadığını bla bla bla diyip dış dünya ile tek bağlantımı kopardı herif.

 

Ev hapsi değilse de 2 çocuk 1 koca evde; çocukları online eğitim bayağı bir “oyalıyor”. Adamlar ciddi ciddi ders saati kadar el tutacak şeyler vermişler haa. Hem öğrenecekler, hem sınıf chat grubunda (öğretmen dahil) tartışıp soru olduğunda sorabilecekler, belirli saatler dahilinde okula uğrayıp bir şeyleri tamamlayabilecekler. Mesela demin bir mail geldi, isteyen öğrenciler okuldan ip/yün alıp örgü, tığ, elişi ile uzun bir zincir yapabilirler. Köy olarak en uzun zinciri oluşturacaklarmış. Akıllarını sevdiklerim… Bizim kız kısmızı hasta olduğu için epey birikti dersler, öğretmene yazdım, mühim olan okulların teorik olarak kapanacağı 27 Mart tarihine kadar derslerini bitirmiş olması imiş, ne zaman ne yaptığını kendi bilmesi yeterliymiş, hastaysa zaten iyice dinlensinmiş, geçmiş olsunmuş. İnsanlığını sevdiğimin….

Kocanın home office konusu daha da eğlenceli. Kızın çalışma masasını kendine büro yaptı, resmen işe gider gibi masaya gidiyor. İşyerinde sabah saat 9:00-9:15 arası sabah teneffüsü var, o arada home office çalışanlar dahi işi bırakıp 15 dakika teneffüs yapıyorlarmış, düzene ve kurallara itaatte çığır açan yurdum (İSVİÇRE) insanı önünde ayağa kalkıp saygımdan ceketimi ilikliyorum, o kadar.

Ben şu an bu satırları yazarken, Messenger’dan 2,3kg’lık palamut fotosu yollayan arkadaşa da teesüflerimi fışkırtırım. Ev hapsinde lakerda yapıyor olabilirsin, biz palamut bulamıyorsak n’aapalım, ölelim mi? (ağlıyordu hasetinden)

Ne diyordum? Ev hapsi. Yapılacak dünya kadar iş var. Günlük rutin temizlik, mutfak, ders işleri zaten yarım günümüzü bitiriyor. Kalan zamanda ise birikmiş işleri tamamlamak lazım. Misal hafta sonundan ütüm vardı, bugün onu bitirmeyi görev edindim. Ona sıra gelene kadar da blog, sayfa, gruplarımı çok ihmal ettiğimi farkedip az biraz buralarda takılayım dedim. Yarında sonra da köşe bucak temizlik işlerine ve oda/gardrop, eskilerin atılması, geri dönüşümler vs, o kalabalıklarla uğraşacağız. Yani demem o ki, aslında canımızın sıkılacağı pek bir vaktimiz de yok, ki olsa bile Netflix var, online kurslar var, YouTube var, var da var işte. Hem sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz. Sonra bir de şey vardı, “nerede bıraktıysan/çıkardıysan ordadır!”. Onu da çok kullanıyorum ama özellikle kız ergencücüğüne sarfettiğim “önemli değil, büyürsen unutursun” cümlesi efsane. Yani demem o ki, özellikle ebeveyn ve büyük ailelerde (büyükanne, büyükbaba vs) görülüp “ben asla yapmayacağım/demeyeceğim” dediğimiz her şeyi yapıp söylüyoruz, haberiniz ola!

 

Dedim ya, aslında gönüllü ev hapsindeyiz. Yani sokağa çıkma yasağı yok ama önlem olarak evdeyiz. Velev ki yasak geldi. Yani karantina kanunları yürürlüğe girdi. Bizim açıdan dev bir değişiklik olmayacak ama kafama ciddi bir şekilde takılan bir şey var. Ya birine bir şey olursa? Gurbete geldiğimden beri, en korktuğum şey, cenazeye katılamamak. Bir kez yaşadım, hala atlatabilmiş değilim, biliyorum acısını. Yani illa ki birinci dereceden akraba olması gerekmiyor, çok sevdiğim ve cenazesinde olmak istediğim biri de olabilir, ne bileyim, insanın aklına bin tane şey geliyor. Hadi ondan da vazgeçtim, bu, alenen bir lüks sayılır ama en acısı ne biliyor musunuz? Kimsesiz, yapayalnız “uğurlanmak”. Yani birinin cenazesinin bomboş bir kilisede yapılması gerekliliği beni çok ciddi bir biçimde üzdü. İtalya’daki ölüm ilanlarını ve yan yana dizilmiş tabutlar yüreğimi çok acıttı ama yapayalnız uğurlanmak…. Çok acı… Çünkü bazen, beklenmedik bir şekilde, kalabalıklar acısını hafifletir insanın. Bir ara canım çok acımıştı da oradan hatırlıyorum.

Hatırlıyorum demişken, hatırlar mısınız? 5 senedir, yaklaşık günde en az 5234 kez “Mart’tan nefret ediyorum!” demiş olabilirim. Ve tahmin edin ne, yine Mart geldi. Hatta gelmekle kalmayıp, gündemle bizi oyalayarak 19’una kadar getirmiş takvim yaprağını. Geldiğimiz tarihin o kadar farkındayım ki maalesef, her gün, her gün istisnasız… Ne hazin bir tesaadüftür ki, bu sene, tarihler 2015 senesi ile aynı günlere denk geliyor. Yani 19 Mart 2015 günü de bir Perşembe idi  Dolayısıyla 28 Mart da bir Cumartesi, 31 Mart da bir Salı olacak bu sene de, aynı 2015 gibi. 5 sene önce dün koşa koşa, ne ile karşılaşacağımı bilmeden İstanbul’a gitmiştim. Çünkü 16 Mart günü babama “bir şey” olmuştu. Bir şey… Konuşamıyordu artık. Kelimelerine, diline söz geçiremiyordu sanki. Biz bunu çok sonra anladık elbette, kafa gitti sandık ama kafa hiç olmadığı kadar yerinde idi, bakışından anlayabilirdiniz, boş duvarlara ya da belirli bir noktaya sabit baktığını saymazsanız. Sonra 19 Mart günü biz kendisini alıp sona doğru bir yolculuk başlangıcı olan hastane günlüğümüzü doldurmaya doğru yola çıkmıştık. Hatta bir tek bununla kalmayıp arada Şişli Etfal’e de uğrayıp ölüm emri gibi elimize tutuşturdukları biyopsi sonucunu da almıştık. Öyle böyle değil, malum, araya giren hatırlı tanışlar sayesinde ölmeden biyopsi sonucunu da alabilmiştik, yoksa 40’ında ancak MR sonucunu alabilecektik.

 

Ve günlerdir kafamı çok bozan şey, bu sene babamın ölüm yıldönümünde ziyaret edemeyeceğim kendisini. Evet, gündeme bakarsak derdimi siksinler, ama çok acıtıyor, demezsem ikiyüzlü olacağım.

Bu Mart bizi böyle götürür, her güne bir acımız, bir anımız var çünkü.

Ve çünkü, babasını kaybeden kız çocukları büyüyor…

 

Ergun Küzenk

Standard

Uzun süredir, kanser, mücadele, lenf kelimelerini duyduğum günden beri ‘bugün’ün geleceğini çok iyi biliyordum. Babam öğretmişti çünkü giderken. Ama işte hangi aklı selim insan ölümü kondurur ki birine? Biri dediğim de herhangi biri değil ha, adam kansere donunu ters giydirmiş bi’kere. Doktorları bile şaşırtan direnci, mucizelerden mucize yaratması dillere destan.

Hiçbir kitabını imzalatamadım. Gidip elini öpmeye kalkışıp azar işitmeyi beceremedim. Selam sabahımız sosyal medyada sınırlı kaldı maalesef, ama son günlerde her sabah iyi haberlerini bekleyerek baktım buralara. Bu sabah daha bakamadan gördüm “kötü” haberi. Çok da kötü okumuyorum aslında. Artık gitmek istiyordu gibi geldi bana. Hayır direnmekten vaz geçtiği için değil, ama belki de artık başka şekilde direnmeyi tercih ediyordu. Belki de…

Bütün hafta sonum “gidenler”i özlemekle geçti. Bir sürü gideni andım. Anlayamadım niye. Şimdi anladım. Kendimce vedalaştım ben kendisi ile. Çünkü her ölüm haberinde ilk aklıma gelen, gidenin ardından ne dendiğine bakmak olur. Genelde “geberdi şerefsiz” denen insanların gidişine gram üzülmem. Ama herkesin lal olduğu durumlar, tanımadığı insan için ağlayan insanları okuduğum arkadaş profilleri söz konusu ise, giden asla gitmemiştir.

Bazıları ölse de asla gitmez aramızdan. Kitaplarıyla, sözleriyle, onurlu hayatıyla, adıyla yaşamış, dillere pelesenk ettiği sözleriyle, son sözleriyle, her sözleriyle belki de. Sloganlaşmış, ama slogan sığlığına asla inmemiş VENCEREMOS ile, “bir hal hatır sorsanıza?” serzenişi ile, asla seviyesizleşmeyen, çok iyi kullandığı lisanı ile, insanlığı ile, ama en çok da direnişi ile.

Hep hatırlayacağım. Hep İYİ hatırlayacağım. Son yazdığın SEVGİ dolu öyküyü de hepimiz okuyoruz şu an. Hep VAR ol sen!

Şimdilik hoşça kal. Biraz dinlen, sonra biz de yanına gelince kaldığımız yerden devam ederiz.

Dilan, Baran, Zuhal, sabır diliyorum, kuvvet diliyorum sizlere…

En güzel yerlerde O…

VENCEREMOS MÜFTÜ’M…

De hayde, görüşmek üzere…

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN MEHMET ÖRDEKÇİ

Standard

#iyikidoğdunmehmetördekçi

***

Anne tarafımda ürkeklik, baba tarafımda bildiğin deli cesareti var. Bende çocukken ikisi didişirmiş, bunu yıllar sonra anladım (ya da saçmaladım, kesin olarak bilemem). Ama çocukluktan gençliğe geçerken bende bir şeyler değişti; bunu izleyebildim. Bu konuda kitabı beklemeden yazabileceklerim var. Somut olaylar var çünkü, şimdi hatırlarken bile ürperdiğim.

Velhasıl, bildik anlamda korku duygusu bana çok uzak, çok yabancı. Hal böyle iken ev arkadaşımdaki abartılı ürkeklik evde sorun yaratabiliyor. Bir sabah gene kalkıp banyoya giderken odasına kafamı uzatıp “günaydın” dedim ve “bu ne! deli gibi! çok korktum! saçlarını topla!” tepkisiyle karşılaştım. Dediğim gibi, klasik bir durumdu aramızda. Ama ben bu kez korkulacak ne olduğunu merak ettim ve fotoğraf makinesini banyoya götürüp “haberim yokmuş gibi çek panpa” ayarı yaparak kendimi fotoğrafladım.

Sonuç: Ben kız olsam kendime… neyse… yani demek istediğim, ben bende bir tuhaflık, bir… bir… korkulacak bir şey görmedim. Hayır bir Alain Delon, bir Tarık Akan olmayabilirim ama saçı dağınık diye korkulacak çocuk muyum yahu? (ŞAŞIRTMACA OLMASIN, EV ARKADAŞIM DEDİĞİM, ANNEM)

Mehmet Ördekçi

8 Haziran 2015

***

Mehmet Ördekçi

Yıl 1968. Besni. Doğduğum evin önü. Ben 1, anneciğim 21 yaşında.

***

YA DELİ YA DAHİ OLACAK

(İjlal Şirin)

Bugün abim Mehmet Ördekçi’nin doğumgünü.

Çocukluğumuzu ve ilk gençlik yıllarımızı geçirdiğimiz Besni’de o zamanlarda pek doğum günü kutlaması yapılmazdı.

Bizim ailede sadece benim doğumgüm kutlandı. 15.yaşımda annem pek heves etmişti.

Yakın akrabalarımız  bize toplanmıştı. Radyoda Michael Jackson’un bir parçası çalınca abim beni de karşısına alarak dans etmeye başlamıştı.

Bu tarz danslara pek alışkın olmayan konuklar çok gülmüşlerdi dansımıza. Ama biz çok eğlenmiştik.

Birlikte eğlendiğimizi hatırladığım nadir anlardan birisidir bu doğumgünü.

Sonrasında ne doğumgünü kutlamaya nede eğlenmeye çok fırsatımız olmayacaktı zaten.

Bu eğlenceli dansı abim özellikle istemişti. İnsanların böyle şeylere alışması gerekirdi yada biz onlar gibi olmamalıydık.

Farklıydı. Çevremizdeki herkesten farklıydı.

Asiydi.

Ortaokul yıllarında  babamdan kasetçalar almasını istedi. Müzik dinlemekten çok hoşlanmayan babam evde gürültü olmasın diye almak istemedi.

Abim açlık grevine başladığını ilan etti.

Oğlu için endişelenen annem onu grevden vazgeçirmesi için dedemi çağırdı.

Yaşadığı zamana ve mekana göre oldukça entellektüel sayılan emekli hastane katibi dedem onunla epeyce konuştu ama vazgeçiremedi.

Sonunda babam ikna edildi birkaç gün sonra kasetçalar alındı.

Dedem abimle konuşmasının sonunda bize açıklama olarak “Bu çocuk ileride ya deli olur yada dahi” demişti.

Dedem ömrü yettiğince onun hem deli hem dahi hallerini görecekti.

Lise çağlarında dersleri dışında hiçbir eğitim almadan yabancılarla mektuplaşarak ingilizce öğrenmesi, okuldaki başarıları, üniversite sınavında derece yapması, Siyasal’ı kazanması

Onu herkesin gözünde dahi yapmıştı.

Sonra yaptığı seçimleri, örgüte girmesi,tutuklanması, ceza alması ile deli damgası almıştı.

Annem abim ve kardeşim için  “Ellerin delisi akıllı oldu benim akıllılarım deli oldu” diye ağlardı. Anneme göre kendi çocukları kadar zeki olmayanlar meslek sahibi olmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu.Onun çocukları ise ziyan olmuştu.

Üstelik annemin biricik Murat’ı bir adım daha öne geçmiş ve genç yaşında “bir hiç uğruna” ölüme gitmişti.

Bu adım hepimizi kahretmişti.Murat’ın ölümü o sırada örgüt üyeliğinden ceza alan ve Afyon cezaevinde yatan abimi ise çok daha fazla ve farklı etkilemişti.

O artık çok daha kızgındı, Öfkesi kontrol dışıydı. Ziyaretlerimiz sırasında bahsi geçen herkese herşeye küfrediyordu.Öfkesi kontrol dışıydı.

Çevresindeki kimseye tahammülü yoktu. Zaten kendi isteğiyle koğuştan hücreye geçmiş ve tek başına kalıyordu.

Vücudu bu strese sessiz kalmadı. İkinci beyin denilen bağırsakları isyan etmişti. Ülseratif kolit onun duygusal acılarına fiziksel acıları eklemiş ve hem onun  hem bizim hayatımız iyice çekilmez olmuştu.

Tedavisinin cezaevinde değil kapsamlı bir üniversite hastanesinde yapılabilmesi için Cumhurbaşkanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na ve Ceza evleri genel müdürlüğü’ne mektup yazdım.

Mektupta kısaca Kardeşimin c.evinde öldüğünü annemin ikinci kez evlat acısı yaşamaması için yardım etmeleri gerektiğini vurguladım  (!)

İnsafa geldiler Antalya’da üniversite hastanesinde tedavisi yapıldı

Kısa süre sonra 10 yıllık cezası tamamlandı ve salıverildi. Onu almaya Ailece Afyon’a gittik. Dışarı adım atar atmaz gökyüzüne baktı “Bir gün biteceğini , bir gün bu günü yaşayacağımı biliyordum” dedi.

Mutluydu ama öfkesi mutluluğunun önüne geçiyor ona engel oluyordu.

Öfkeyle, kavgayla, hastalıkla, acılarla, ağrılarla geçen 16 yıllık “dışarı” hayatının sonunda arkasından anma yazısı yazıyoruz.

Başka birisi için ne yaşanırsa yaşansın hayat kaldığı yerden devam edebilirdi ama Mehmet Ördekçi için bu mümkün değildi.

Demiştim ya;

Farklıydı, asiydi, hem deli hem dahiydi…

 

***

İzzet Tokur’dan

 

İjlal kadar olmasa da filmi başa saralım o zaman. 1992 19 Mayıs’ı Belgrad ormanlarında bir piknikte tanıştık Mehmet ile. Kimler yoktu ki orada elinde Motta pastanesinden bir dolu pasta ile Murat’tan yüreğimizde sır olan onlarcasına. Öğrencilermiş piknik de öğrenci işi. Hadi oradan dediğimi hatırlıyorum. Pasta ile piknik olur mu?

O 19 Mayıs’tan tam 27 yıl sonra Mayıs 18’e dönerken gittin Murat’ın yanına.

Gitmeseydin neler mi olacaktı? Ablam ve ben gene çiçekler gönderecektik sana . Sonra sen Rize’ye gidecektin yaylaya çıkacaktık beraber. Nasıl 27 yılda eskimeyen dostlar olduysak gelecekte de kadim dostlar olacaktık. Belki o Kadıköy’deki restoranda iki tek attığımız gibi deniz kıyısında çilingir masasını kurup iki tek atacak bol küfürlü konuşmalarla kahkahalar atacaktık. Servet hocam şiirler okuyacaktı. Sonra Garine o topiği yapacak ve bir arada yiyecektik. Sonra o ortak ev de olacaktı hayatımızda. Biz o ortak eve tuğla koyacak kadar paramız olmasa da hoş sohbetimizle karacaktık çimentoyu. Daha neler neler…

O kadar söylenecek şey var ki Ama gel gör ki sözün bittiği yerdeyiz.

 

***

SONSÖZ

(Can Valcan)

 

“Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan

askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?

süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.”

Böyle der Ece Ayhan.

Süsüne kaçılmamış bir cenaze töreni vardır.

Çocuklar okullardan ölerek ayrılırlar. Devletin  temel özelliği üvey olmasıdır. Devlete vurgu yapıyorum. Coğrafya/tabiat kader olduğu için bir miktar yırtabilir.

Mehmet, bu hayatın üvey çocuğuydu ve bu  seçilmiş bir çocukluktu. Kabul edersiniz ki bunu seçmek herkesin harcı değildir.O silahlı bir örgütün silahsız militanıydı. Ve devlet hemencecik onun hayatından bir on yıl çaldı. Böyledir bu işler, hayatının en güzel on yılını çalacaksın ki, bir daha yapmasın. Ayrıca hayatı gönülsüzce yaşayanlar vardır, ama  dikkat ederseniz onların bir zamanlar gönüllerini bir davaya adadıklarını görürsünüz. Devlete diklenenler bazen gün gelir, ona diklenenlere de diklenirler, diklenebilirler. O bu cesareti göstermişti, gösterebilmişti. O yüzden iki cami arasında binamaz kalan salyangoz satıcısı olmuştu.

Bir keresinde şöyle yazmıştı.

“Bu günkü aklım olsaydı, devrim yerine insan hakları konusunda mücadele ederdim.”

Çünkü şu üvey meselesi çok kafa karıştırıyor: Devletin üvey çocukları sövülebilir, dövülebilir, vurulabilir, öldürülebilir çocuklar.

O bazı şeylerin devrimden önce de çözülebileceğini, aciliyeti gereği çözülmesi gerektiğini akletmişti bana kalırsa.

Hücresinde yıllar geçirdi. O yıllarda zihninde yürümekten başka bir şey yapamıyordu. Bu yüzden ayaklarına kara sular indi. Ve böylece hayat yürüyüşüne daha fazla devam edemedi bence.

Hep bir halk bacaklanması bekledik, olmadı.

Halkların toplu bir imtihandan geçtiği bu dünyada.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

 

***

TANIDIĞIM MEHMET ÖRDEKÇİ

(Alper Budka)

Ördekçi’yle 2014’ün yazında tanıştım. Gezi’den sonra liberaller ikiye bölünmüştü. Bir kısmı AKP’nin peşine takılmıştı. Onlarla arkadaşlığım bitmişti. Mehmet abinin çevremde sevilen biri olduğunu biliyordum. Onunla tanışmak ve bunları konuşmak istiyordum.

Facebook’ta özelden mesaj attım, çay içebilir miyiz dedim. Yanlış hatırlamıyorsam Sefaköyspor’un çay bahçesinde birkaç saat sohbet ettik. Fakat ilk mesajlara bakınca görüyorum ki bu görüşme hiç kolay olmamış. O zamanlar göz rahatsızlığının tedavisi için Taksim’deki bir hastaneye gidiyormuş. Önce Galata’da görüşmeye karar vermişiz. Sonra Merter’de görüşelim demişiz. Üç kez erteleyip sonunda Sefaköy’de görüşebilmişiz. Yani keşke ölmeden tanışsaydım diyenler üzülmesin. Zira bildim bileli onunla görüşmek zordu, çünkü sağlığı kötüydü, sokağa çıkıp adım atacak hali yoktu…

Yakından tanıyınca hemen hemen her konuda hem fikir olduğumuzu görüp sevinmiştim. Kemalistlerle uğraşma huyunu terk etmediğinden onu hala biraz iktidar tarafında sanıyordum, haksızlık etmişim… Zamanla siyasetin dışında da konuştuğum, her konuda akıl danıştığım biri oldu. Kız arkadaşımdan yeni ayrılmıştım, zor bir süreçten geçiyordum ve Mehmet abiye müracaat ediyordum. Birine kızdıysam ya da bir iş yapacaksam ona soruyordum. Dışarıdan bakınca asabi, ağzı bozuk birine benziyor olabilir. Halbuki Mehmet abi çocuk ruhluydu, yumuşak huyluydu, anlayışlı merhametli bir adamdı. Yani aslında göründüğü gibi biriydi ama tam olarak sosyal medyada göründüğü gibi değildi…

Tanıdığım Ördekçi taşralı bir adamdı. Bunu söylemek zor ama o dünyaya kazanmak için gelenlerden değildi. Taziyesinde annesinin ‘aile kurup çocuk sahibi olaydı, belki onun hatırına hayata tutunurdu’ dediğini duydum. Sonra düşündüm de, devrimcilikten hapishaneye düşüp gençliğini yakmasaydı, ODTÜ’yü bitirip akademisyen olsaydı, bugün belki de KHK’yla atılanlardan olacaktı. Yani o çukura düşmeseydi, illa ki bir gün başka bir çukura atlayacaktı…

Maalesef ömrünün son birkaç yılında arkadaşı olduğum Mehmet abinin geçmişi hakkında çok şey bilmiyorum. İkinci kez komadan çıktığında ‘bir gün seni kaybedersek, seni anlatmam gerekirse, ne söyleyeceğimi bilmiyorum’ demiştim. O da “Allah rahmet eylesin” de geç demişti. O yüzden buraya ne yazacağımı bilemedim.

Son bir yılda üç kez komaya girdi, üçüncüsünden çıkamadı. Vadesi uzun değildi, biliyorduk ama bu kadar çabuk gideceğini düşünmemiştik. Ölümünden 10 gün önce telefonda konuşmuşuz. Ses kaydı telefonumda duruyor. ‘Her şey yolunda görünüyor’ demiş. ‘Görüşürüz’ demiş. İnşallah cennette görüşürüz Mehmet abi…

Son zamanlarında bir yandan yaşama isteği arttıysa da, bir yandan da başına gelecek olana teslim olmuş gibiydi. Fiziksel ve psikolojik sağlığı çok istediği kitabı tamamlamasına el vermedi. Ama onca çileyi boşuna çekmediyse, söz konusu kitabın tamamlanması gerekiyor. Onu anlayan, ona değmiş olan herkesin boynunda bir ödevdir bu kitap… Umarım çorbada benim de tuzum bulunur…

 

***

“BENDE ÇÖP DAĞLARI VAR!”

(Güler Pınarbaşı)

 

O, bir gün “Bende çöp dağları var!” demişti…

2007 de birbirimizin varlığını sanal ortamda bulmuş, eklemiş, arada bir de göz ucuyla takip etmeye başlamıştık. Göz ucuyla diyorum çünkü ilgi alanlarımız farklıydı. O siyasi yazılar yazıyordu, ben spiritüel. Benim ise burada yaşamamış gibi siyasetle hiç  alakam yoktu!

Yine bir gün göz ucuyla sayfasına  bakarken bir yazısı dikkatimi çekti.

Mehmet Ördekçi, kendine bir gezi planı hazırlamıştı. İçinde yıllarca yaşadığı (hapiste ve hatta bir hücrede) şehirlerin dışını görmek isteğini anlatan bir yazı. Birkaç şehir kapsayan bir gezi rotası… İstiyordu ama sağlığı pek elvermeyeceği için de hayıflanıyordu. Okurken ne ise şu zihinsel bağlantısı hipnoz yapsam keşke diye geçirdim içimden…

Bu adam kim ya? Niye dikkatime girip duruyor? diyerek gecmişe yönelik okumaya başladım. Okudukça uykum kaçtı, kaçtıkça daha çok okudum…

Sabahlamıştım. Uykumu kaçırdığı için kendisini kendisine şikayet edesim geldi; “uykumu kaçırdınız bayım” diye yazdım. “Özür dilerim” yazdı 🙂 ve daha da uykumun kaçması için hayatını anlattığı bir bağlantı adresi verdi… Okudum, gerçekten fena uykum kaçtı ama o kadar sevimliydi ki kızamadım ona ve sevdim…

İşte böyle arkadaş olduk Mehmet Ördekçi ile. Bir süre ilgilenmiş olsa da benim ilgi alanımla:

“- Bir de spiritüel konulardan çok koptum. Siyaset girdabına çok kapıldım. Bu mutlu olduğum bir durum değil…” diye yazdığında ben de:

“- Sana hipnoz yapmak isterdim. O şehirlere sadece yaşadığın  hapishaneleri dışından görmeye gitmene gerek yok. Neden hipnoz dersen duygusal çöplerini almak için!” dediğimde:

“- Bende çöp dağları var!” dedi.

“- Nasıl bir hayat yaşadığımı tasavvur etmen zor. Ben bile hatırlarken bazen tereddüte düşüyorum, o ben miydim yoksa bir filmde veya romanda mı geçiyordu o sahne?… ”

“- Bir tek dağa çıkmadım bir de çok şükür ki insan öldürmedim. Geriye kalan her tür kovalamacayı yaşadım. 6-7 kere işkenceyle sorgulandım, 3 kere kafama silah dayandı. 6-7 kere dedim çünkü kaç kere gözaltına alındığımı gerçekten hatırlamıyorum, karıştırıyorum!”

İşte böyle bir insandı hayatıma giren Sevgili. Okuduğum her satırında kendini anlatsa da kendimi bulduğum biriydi. Ne kadar güzel ve anlamlı bir insan olduğunu cümlelerimle henüz anlatamam. Tanıyanlar, ülkemde yeterince değeri bilinmeyen bu kişiyi sadece onu keşfedenler bilir. Satırlarından akan bilgiyi ve bilgeliği, kelimelerinin gücünü, dil kullanım zekasını ancak onu okuyanlar bilir. Tarihi, bilgiyi, eleştiriyi, mizahı, acıyı öyle bir harmanlardı ki, ağlayacakken gülüverir; gülerken düşünüverirdik sanki!..

Okudukça “ben siyasete girmek istiyorum” dediğimde; “ben çıkmak istiyorum” demişti… Ben heyecanlı o yorgun!

Güzel insanım benim.

Yorucu bir hayat senaryosu seçmiş olsan da, nasıl da başarıyla oynadın rolünü!.. Sana yetse de bize yetmedi varlığın, bilesin. Mütevazi yapının altında kabına da hiç sığamıyordun ve sonunda yorgun bedenini, zihnini bırakıp gittin.

Gittiğini duyduğumda bu zorlu senaryondan çıktığın için sevinsem de, kendim için üzüldüm bencilce. Özlüyorum, bıraktığın satırlarınla özlemimi birazcık olsa gidersem de yetmiyor inan…

İyi ki doğdun Mehmet Ördekçi… İyi ki yolumuz kesişmiş…

 

***

İYİ Kİ DOĞMUŞSUN MEMED’İM ÖRDEKÇİ’M

(Garine B. Seropyan)

 

Sevdiklerimizin ya da en basit deyişle tanıdıklarımızın kıymetini onlar gittikten sonra anlayabiliyoruz galiba biz. Biz dediğime bakmayın, “kör öldü badem gözlü oldu” misali genelleştirmek değil niyetim. “Ben” diyebilecek kadar cesur değilim galiba ve suçuma ortak arıyorum alenen.

Sanırım ben, en çok, sevdiklerimin doğum gününü kutlamayı önemsiyorum. Kendimden vazgeçtiğim dönemler hariç, kaçırmamaya çalıştığım bir gün olduğunu kabullendiğimden ötürü olsa gerek. Düşünsenize, sevdiğiniz biri, birileri, doğmamış olsaydı ne kadar eksik olurdunuz. Tam da bu yüzden, doğum günlerinin en büyük pasta payını aslında doğum günü çocuklarının annesi haketmiştir bence. Yani, yapmasalardı olmazdık. Slogan gibi oldu ama öyle. Hem başlıkta adı geçen sevdiğim arkadaşımı sloganlarla değil de neyle anacaktım ki?

Biz baĞzı kafirler, sevdiklerimizi, gidenlerimizi, bayramlarımızı, seyranlarımızı en çok yemek masalarında anmayı severiz. Hele ki sevdiğimizin doğum günü ve o sevdiğiniz artık aramızda değilse “ballı kaymak” kıvamında(!) bir “kutlama”nın yeri gelmiştir. Kurarız masamızı, doldururuz rakımızı, koyarız topiğimizi, lakerdamızı, mezemizi ve efkarımızı masaya, kah kahkahayla, kah gözyaşı ile masamıza ortak ederiz sevdiğimizi, sevdiklerimizi ama en çok da gidenlerimizi.

İçindeki çocuğu, bedenen aramızdan ayrılırken de beraberinde götüren; vicdanın, insanlığın, hoşgörünün bu alemde hala var olduğuna inanmama vesile olan; tanıdığım en olgun, en çocuk, en kurnaz, en naif, en öfkeli, en sakin, mutluluğunda dahi hüzün olan kocaman çocuk-adam; arkadaşı olmaktan, kısa ama çok yoğun hayatının çok az bir kısmında bulunmuş olmaktan ve dolu dolu yaşamı, acıları, sevinçleri ve hatta gerçekleştiremediği hayalleri ile dahi hala hayatıma dokunuyor olmasından mutluluk duyduğum arkadaşım Mehmet, daha doğrusu Memed’im Memed’im Ördekçi’m iyi ki doğmuş.

İyi ki teğet geçmiş kısa ömürlerimiz.

Gitmeyeydi eyiydi…

 

İyi ki vardı Mehmet Ördekçi

Standard

“Ve kavga sona erdi…
Sistemle kavga, hayatla kavga, bedeninle,ruhunla kavga hepsi bitti.
Ne yeryüzü aşkın yüzü oldu, ne de dağlarına bahar gelebildi memleketimin.
Sadece biz yandık kavrulduk, biz tükendik.
Bir daha eksildik, hasret çekeceklerimiz listesine bir artı daha koyduk.”

İjlal (Mehmet Ördekçi’nin kızkardeşi)

* * *

Bu alemden bir Mehmet Ördekçi geçti, bir yıldız misali kaydı, hayatlarımıza teğet geçti ve gitti yolculuğunu yarım bırakıp. Şimdi bana kimse kalkıp “Kim bu Mehmet Ördekçi?” diye sormasın. Merakınızı uyandırmadıysa atlayın diğer konuya, merak ettinizse eğer biraz, internette arayın ve (öz)geçmişini, dahası, şimdisini öğrenin. Ben size bu yazıda Mehmet Ördekçi’yi değil, “Memed’im Memed’im Ördekçi’m” diye hitap ettiğim arkadaşımı anlatacağım. Mesela ben ona ‘Memed’im Memed’im’ derken, çok kısa bir süre önce öğrendim ki (ben öğrenmedim, kendi söyledi) nüfusta adı gerçekten de Memet olarak yazılmış. Ondan sonra daha da pervasızca seslendim ona. Hatta 11 Nisan günü, anneciği Fatma Anne’yle tanışırken adımı duyar duymaz “Haaa o Memed’im Memed’im yazan kız sensin” dedi. Mehmet de “He anam, bu o kız işte, yapar öyle şeyler” dediydi.

* * *

Hayata Dönüş Operasyonu ve işkenceler

Memed’imi ben 2007 sonrası sosyal medya aracılığı ile tanıdım. Sivri dili, o sivriliğine rağmen yumuşak ve goygoycu üslubu, insanı en acı olaylarda bile gülümsetebiliyordu. Hayır, olayların komikliğinden değil bu gülümseme, bilakis, tamamen Mehmet’in ifadesi ile alakalı idi . Çünkü mevz-u bahis olan goygoyluk konular değil, kardeşini bir “Hayata Dönüş” operasyonunda kaybedişi ve bu haberi emrivaki şekilde alışı, hapiste acılar içinde geçirdiği 10 sene ve günümüz (o günlerin) politik atmosferinin geren ve üzen ortamı idi.

Az biraz araştırınca kardeşi Murat Ördekçi ismine (ki kendi de sık sık dile getiriyordu hep), “Hayata Dönüş Operasyon”una, Mehmet’in 10 senelik zindan hayatına, travmalarına, hayatına bir yandan hakim olmuş, öte yandan ciddiye almadığı işkencelere ulaşıyordunuz. Ve en nihayetinde, son aylarda farkettiğimiz, o vurdumduymazlığın aslında biraz da boşvermişlik olduğuna…

Son günlerinde, soğuktan, bacaklarındaki yaralardan, yürüyememekten, hayatını “normal” sürdürememekten şikayetçi olan Memedim Memedim, aslında gidişine hazırlamış kendini. Sürekli doktor randevularını ertelemesi, kendine, ruhen ve bedenen göstermesi gereken özeni hep savsaklaması, yarım kalmış işlerini sıralaması (kitabı, kütüphanesinin klasifiye edilmesi, anlatacaklarını biriktirmesi vs.) hep bundanmış meğerse. Benim son yıllarda, sıralı/sırasız tüm giden yakınlarımda, özellikle de “sırası geldiğinde gidenlerde” farkettiğim bir şey var. İnsan, gideceği zamanı hissediyor olmalı. Bir ulvi huzur, bir kabullenişlik, bir teslimiyet, bir ermişlik geliyor yolculuğuna hazır insana. Babamdan biliyorum, ölen yaşlı yakınlarımızdan biliyorum ve Mehmet’imin gidişi ile de perçinlendi bu bilgi. Mehmet, yakın çevresinden duyduğum kadarı ile, uykusuzluktan şikayet ettiği son haftalarından itibaren uyumasını kolaylaştıran şekerli, unlu gıdaları yememeye başlamış.

* * *

Ölümü kabulleniş

Aylar önce, sanırım tam olarak Ağustos başlarına Mehmet’in komaya girdiğini, çoklu organ yetmezliğinden ötürü bedeninin iflas ettiğini öğrendiğimde, daha yeni yeni fena haberini aldığım başka bir arkadaşım geldiydi aklıma. O da “organ bulunamayacağını” anlayınca her şeyden vazgeçmiş, ölümünü beklemişti açıklanamayan dirayetiyle. Ama Memed’im Memed’im Ördekçi’m neler görmüş geçirmişti, o başkaydı. Feleğin çemberinden ayrı, işkencenin dibinden ayrı geçmiş; babasını, kardeşini gömmüş; bir sürü bedeni zafiyetine rağmen ruhen hep dinç, sağlam ve “ayakta” durmuştu. Direnmek eylemini, madden manen ben Memed’imden öğrendim. Ben basit gündelik tersliklerden şikayetçiyken, o, müthiş bir sağduyu ve kabullenişle, nam-ı diğer ermişlikle “Bak Garine…” diye başlayan cümleleriyle beni yatıştırabilmişti. En son, onu ayakta, sağlıklı görmemiz, babamın cenazesinde Şişli’de kabristanda olduydu. Gelmiş, var olsun (ruhen en azından). Sarılıp sarmalanmıştık. Acıların mağmasından geçmiş adama, 80 yaşında, kanserin 4. evresindeki adamın ölümünden ötürü duyduğum hüzünden bahsetmem abesle iştigalden başka bir şey değildi elbet ama o, Memed’im Memed’im Ördekçi’m, büyük, o kocaman olgunluğu ile dinlemişti, teselli etmişti yine de beni.

Bir de topik maceramız vardı Memedim’le. Efendim, muhtemelen editörlük yaptığı dönemler olmalı. Taksim’de bir seyyar satıcıda topiğe rastlıyor. Çok merak ediyor, almak istiyor ama cebinde para zaten sınırlı, artı o topik öyle bir pahalı ki, içine dert oluyor. 2009 yazında, yaz şartlarında dışı cıvımış bir topiğe bile tapmışlığı vardır. Hayır, “Biz topik severiz, Ermeni komşularımız vardı bizim, ne güzel günlerdi” kıvamında değil de, daha ziyade yokluk günlerinde içinde yer etmiş bir eksikliği tamamlamanın verdiği bir “topikseverlik” idi onunki. İyi ki de yemişiz…

* * *

‘Egobur’ insanların hedefinde

Diğer bir Mehmet’in, Mehmet Demir’in deyişiyle, egobur insanların hedefinde olmuştu Memed’im Memed’im Ördekçi’m hep. Hastalığında da, sağlığında da. Hatta komaya girişini bile “Para toplamak için numara yapıyor” basitliğine indirgeyen kifayetsiz muhterisler olmuş. Bende bloklandıkları için haberim dolaylı yoldan oldu. Mehmet Ördekçi, siz, ben gibi basit, sade, sıradan bir insandı. Öyle ne müride, ne taraftara, ne de tarafa ihtiyacı vardı. Kanmayın bu çirkin egoburların yazılarına, yaymayın, adını dahi anmayın, hem Mehmet Ördekçi’nin, hem sokakta rastlayabileceğimiz kadar sıradan yurdum insanının, hem de benim Memed’im Memed’im Ördekçi’min anısına saygısızlıktır bu.

Gidişi ile yokluğunu anladığımız insan, varlığı ile gereksizliğini farkettiğimiz insandan çok daha kıymetlidir elbet. Hele ki söz konusu insan, tüm varlığını, sonsuz içtenliği ile kaleme dökmüş, her anını, her anısını, tüm samimiyeti ile bize sunan biri ise, siz siz olun, kanmayın ağzından kanalizasyon pisliği akıtan insan müsvettelerine.

Mehmet Ördekçi ve onun gibiler, ölümünden sonra dahi hep iyi anılmayı hakedenler yani; bizlerle, biz, sevenleri ile sonsuza kadar olmasa da en azından biz ölene kadar yaşayacaklardır. İnsanı kıymetli kılan da, yaptıkları, ettikleri ile kıytırık hayatlarımızda bu şekilde temiz, güzel ve yaşadıkları tüm kötülüklere rağmen iyilikleri ile yer almalarıdır.

Dolayısıyla, iyi ki vardı Mehmet Ördekçi, iyi ki teğet geçmiş hayatlarımıza ve iyi ki tanımışız onu şu kısacık ama çok yoğun hayatında. Hayatını işkenceler ve hapishane soğuklarında geçiren; ayağı halı ile on yıllık mahpus hayatı sonrasında temas eden bir insanın gözyaşına inanın, samimidir o gözyaşları çünkü.

Mehmet Ördekçi’yi önce devlet, sonra hayallerini gerçek etmeye yetemeyen bizler öldürdük, el birliği ile olmasa da, ‘aramıza hayat girdi’ğinden ötürü. Keşke sevdiklerimizi öldükten sonra değil de ölmeden önce mutlu edebilsek gönlümüzce…

İyi ki vardın Mehmet Ördekçi…

İyi ki tanımışız seni…

* * *

Kaynak: AGOS

11 Nisan 2019 günü Kenan Yenice, Garine Seropyan, Mehmet Ördekçi, Jale Mildanoğlu ve Zeynep Ayla

Sefaköy Ördekçi Malikanesi 

Ղափամա – Ghapama

Standard

Bugünkü mönümüzün nadide parçasını tanıtayım: Ghapama (okunuşu tam olarak khapama, ğapama -sert bir yumuşak g olarak okuyun-). Ermenice yazılışı ise meraklısı için: Ղափամա

Ben de merak ettim elbet ama öyle köklü bir bilgiye ulaşamadım, çünkü bu bilgilerimin kaynağı wikipedia veya internet değil, babamdı vakti zamanında. E o da olmadığından, rahmetli çoktaaaan toprakla yekpare olduğundan ötürü, size tahminlerimi sunmaktan başka çarem kalmadı. Ghapama, doğu ermenicesinde khapama yazılır, ghapama okunur. Bizde Ğapama yazılır öyle de okunur. Tahminim, kapatmak’tan geldiği yönünde. Daha köklü bilgisi olan varsa lütfen eklesin. Dolayısıyla ghapama hakkında da öğreneceklerim varsa bilgiye çok açığım. Ancak, bildiğim kadarıyla bu yemeğe resmi olarak Ermenistan dışında pek rastlayamadım. Ve hatta, daha önce de konusu olmuştu, bu, resmen doğu ermenilerinin yaptığı bir yemektir. Nasıl ki taze kişniş, muhtelif otlar ve kahvaltıda votka, paça çorbası servisi bir doğu ermeni geleneği ise; topik, zeytinyağlı dolmalar, dalak dolması, uskumru dolması batı ermeni gelenekselleri ise ve bu gelenekseller karşılıklı olarak pek bilinmezdi ise çok kısa bir süre evveline kadar, işte bu ghapama da doğu ermenilerinin, yani Ermenistan’ın bir geleneksel lezzeti ve biz batılılar pek bilmeyiz açıkçası. Everimizde pek pişmezdi en azından benim hatırladığım kadarıyla. Ben bu yemekle değil ama şarkısıyla büyüdüm. Çok keyifli, komik ve ritmik bir şarkısı vardır yemeğin. Hem yapılışını, hem sofra geleneğini hem de biraz ermeni komedyasını anlatır şarkıda. Ki inanın çok da farklı değil bildiğiniz Anadolu mutfağı ve misafirperverliği olgularından. İsteyenler için linki şuraya şeyettireyim, yine isteyen olursa anlamı hakkında da uzun uzun yazarım. (https://www.youtube.com/watch?v=KliGvu8Tjbw)

gf

Bu yemek geleneksel olarak yılbaşı ve büyük davet sofralarında olurmuş. Çok kişiyi doyuracağı için olsa gerek, kalabalık davet sofralarının gelenekseli olmuş.

Ana Malzemeler:
Balkabağı
Bal
Eritilmiş tereyağı

İç malzemeleri:
Pirinç (tane tane olacak uzun pirinç. mümkünse aromasız, ben basmati kullandım, çok baskın kokusu olmayan jasmin de kullanılabilir belki.)
Kayısı kurusu
Erik kurusu (mürdüm)
Üzüm kurusu/Kuşüzümü
Tarçın
Bal
Tuz
Eritilmiş tereyağı

Bazı tariflerde (ekşi yeşil) elma da ekleniyor, açıkçası ben unuttum. Bazı kaynaklarda ise ceviz ve/veya bademe rastladım, mantıklı geldi, ben ceviz de ekledim, kattığı o kıtırlığı seviyorum ben. Tarçın ve tuzdan başka baharat kullanmadım.

Öncelikle pirincimi haşladım. Çok da öldürmedim, kabağın içinde tekrar pişeceği için. Mürdümleri, kayısıları doğradım. Bütün de katılabiliyor, ama benim kabak minnak olduğundan doğramayı tercih ettim. Kuru üzümleri kattım, cevizi iri kırdım, tarçın, bal, tuz ve tereyağını göz kararı ekledim. Hangi göz diye sormayın, gönül gözü, ya da içgüdü diyelim. Hepsini iyice harmanladım, içini temizledikten sonra ballayıp ve tereyağladığım balkabağıma içi doldurdum. Pirinç şişer endişesiyle çok tıka basa doldurmadım ama doldursam daha iyi olacaktı. Kalan tereyağını da döktüm içine, kapağını kapatıp 180 derece ısıtılmış fırına sürdüm. Takriben 45 dakikada kabak yumuşamıştı. Normal kallavi boyutlardaki balkabakları için süre 1-3 saat arasında değişebiliyormuş. Yumuşadığını da balkabağını pıçaklamak suretiyle anlayabiliyoruz. Bu da ben gibi bilmeyenlere ipucu olsun.

Fırından çıkartınca dilimledim, izlediğim bir videoda üzerine tekrar bal ve tereyağı döküyorlardı ama ben yapmadım. Afiyetle ailece gömdük söylemesi ayıp. Çorbalık balkabağı kullandığımdan kabuğunu da bir güzel yedik. Tatlı niyetine de yenebilirmiş, o denli.

Ölçü konusuna gelirsek, seyrettiğim videolarda herşey göz kararı ekleniyor. Hazırlanırken tadına bakarak tuz bal vs katılıyor ama ben tadını bilmediğimden gönlümce kattım herşeyi. Kullandığım malzemelere göre oranı hesaplayabilirsiniz. Küçük bir boy balkabağı (20cm çapında diyelim), yarım su bardağı basmati pirinç, bir dolu avuç ceviz içi, 5-6 kayısı, aynı oranda erik, bir avuç kuruüzüm, bir tutam da dolmalık kuşüzümü kullandım. Tuz, bal ve tarçın gerçekten göz kararı oldu, ölçü veremeyeceğim.

Efendim, sofralarınız Ghapama’dan tatlı, muhabbetleriniz ballı kaymaklı olsun. Şen ve esen kalıns.

22365215_10155263376483019_7224764267672828049_n

22382506_10155263378738019_6597266063859360539_o

22384276_10155263368043019_3639599190045863775_o

22384033_10155263368258019_9055402320347276468_o

22426188_10155263368288019_7759097891260356822_o

22426578_10155263368363019_9183975680281467642_o

22382406_10155263368628019_2582720351284975868_o

22383973_10155263368683019_8671066203493698525_o


#garineml #sofranızşenolsun
#ghapama #khapama #kapama
#balkabağı
#heyjanghapama

Yoksayılmak… YOK Sayılmak

Standard

Adamlı kadınlı hikayelerin bugünkü konusu yoksaymak. Hadi bilgi işlemci olmamın dayanılmaz hafifliğiyle daha kolayını kullanayım bu deyişin: ignore etmek. Gündelik hayatta şahane bir eylemdir yoksaymak. Yok saymak daha doğrusu. Ne ağır bir hakarettir aslında yok sayılana… Var, ama yok sayıyorsunuz. Sonra, yok sayılan, anlamışsa hele ki yok sayıldığını, cidden, gerçekten yok olmak istiyor, sadece yok sayanın gözünden değil, dünyadan yok olmak. O kadar istiyor ki bunu, gerçek oluveriyor. Var, ama yok oluyor. Herkes yok sayıyor onu. Hatta kuyrukta bile önüne geçiyorlar, o denli yok yani. Çok da sorunu olmazdı yok sayılanın bununla, yok sayılmak çok da dert değil ama yok olmak isteyip yok olamıyorken yok sayılmak, hele ki varlığına şükrettiği, “iyi ki var” dediği biri(leri) tarafından…

Read the rest of this entry

Sarkis’ten

Standard

Mutfak aşkı başka bir şey kardeşim. Sürekli bir not alma hastalığı, sağa sola çiziktirme, olmadık zamanlarda ortamı sessiz hale getirip televizyonda olmadık bir tarifi yazmaya çalışma… Hiç olmadı Arda’yı izleyip ipuçlarını not etme. Kızının koreli arkadaşından lokal turşu tarifi alma, hatta elinde kore acı biberi olmayınca isotla yapmaya kalkışma. İşte bütün bunlar mutfak aşkı yüzünden.

Babam ölünce kenarından köşesinden bir çöp bile çıkmadı. Tertemiz yaşadı, tertemiz de öldü. Ne atılacak bir kıyafeti, ne bıktıran bir kalabalığı çıktı çıkınından. Bazı şeylerine çaktırmadan el koydum. Saygıda kusur etmemek için herbirşeyi iç etmedim elbet. Misal, yemek notları aldığı, parça pinçik olmasın diye de bir deftere yazdığı tarifleri fotoğraflayıp koymuşum kenara. Demin özelden gıybet yaparken aklıma geldi, bari paylaşayım dedim toplu olarak. Belki bir faydası olur kimilerine. Misal kore turşusu dediğim Kimçi. Defalarca denenmiştir tarafımızdan. İsot ya da pul biber kullanıldığında tarifsiz ve manasız bir acı oluyor, rengi de çok iştah açıcı olmuyor, dolayısıyla mutlaka kore biberiyle yapılmalı (gochugoru). Muhammara tarifi ise, aileme kol kanat geren alt kat komşumuz, Diyarbekirli Verjin Tantiğe ait. Hatta tarifi alıp yaptığında, komşuya denetmeye götürmüştü de, Verjin Tantig “Sarkis Ağparig, bu benimkinden de güzel…” demişti. Tabii, mutfakta malzeme sözkonusu olduğunda ziyadesiyle cömert bir adamın yaptığı her şey lezzetinden yıkılacaktı, ne olacaktı ki?

Neyse işte, bugünlük efkar da el yazısı, el emeği göz nuru denenmiş tarifler eşliğinde yaşansın. Yaşasaydı ne katkısı olurdu mutfağa be, hayır, babam diye değil, paylaşmayı seven, mideli adam diye… Aklımdan çıkmıyor hiç…

Efendim, bugünkü temennim, öncelikle sevdiklerinizle ayrılık yaşamamanız, sonra ise, dost sofralarınızın eksiksiz olması… Read the rest of this entry