Geç Kalmışım

Standard

İnsan en çok geç kaldıklarından pişman olur; yaptıklarından duyduğu pişmanlıklar, geç kaldıklarının yanında boş gelir, unuttuklarını, yapamadıklarını düşündükçe, kesin bilgi…

Hal böyleyken, daha da geç kalmadan, üstünden 40ı aşmış bir vakit geçmiş olmasına rağmen bazı geç kalmışlıkların, teşekkürü, minneti borç bildiklerine hakettikleri saygıyı göstermek de farz olur…

Hayır, isim vermeyeceğim, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar çünkü. Her satırda birkaç isim gizli, her cümlede en az beş kişi yer alıyor. Hem de öyle bir yer alma ki, sadece yazılarda, satırlarda değil, gönlümün en geniş köşesindeler, herdaim hem de. Yalanım yok, sevgiyi göstermeyi öğrenemeden büyüyen 80ler çocuklarıyız şunun şurasında. Gösterişsiz, sessiz sedasız, hep perdenin ardında kalarak yapacaklarını yapmış olan fanilerin çocukları, kardeşleri, torunlarıyız netice itibarıyle. İşte bu yüzden yalakalık, vıcık vıcık sevgi gösterileri beklemeyin bu ölümlüden de… Ölmüş olana kızgınlıklarımdan biri de tam bu yüzden, keşke sevgiyi göstermeyi öğretip de ölüvereydi, giderayak bir sevgiyi kelimelere dökebileydik de eksik kalmayaydı(k)…

Mart ortasından başlıyor bu hikaye. Bir telefonda konuşamama faslı sonrası “Garine, sen bir gelsen iyi olur, baban iyi değil, yine de sen bilirsin…” cümlesiyle başladı gidiş hikayesi babamın, canımın, ciğerimin… İlk teşekkür ona gelsin. Cenazelerimiz, hastane günlüklerimiz, helvalarımız, 40larımız bile çakıştı…

Hiç beklemedim, hemen gittim. Baktım günlerdir yanında bir sürü insan birikmiş, biri gitmeden öbürü gelmiş. Önce tanımadı sanmışlar, sonra sustu sanmışlar. Kanserden sanmışlar henüz biyopsi raporu bile çıkmadan, psikolojik sanmışlar, kızdı sanmışlar, küstü sanmışlar… Herşeyi sanmışlar ama hiçbir şeye kırılmamışlar, dökülmemişler, vazgeçmemişler umut etmekten, biz vazgeçmişken bile… Tam da burada başlıyor işte teşekkür faslı… Konuşma terapisti dostumuz her akşam çoluğunu çocuğunu bırakmış, ya da yanına almış gelmiş konuşturmaya babasını. Babacığım diye diye hem de. Vazgeçmedi son güne kadar da her gün, her an yanımızdaydı, gittikten sonra dahi hep yanındaydı, hep konuşturmaya çalıştı gittikten sonra dahi, onu da bizi de; acımıza merhem süre süre…

Sonra hastane faslı başladı… Surp Pırgiç hastanesinin başhekiminden hemşiresine, güvenlik görevlisinden doktoruna, nöroloğundan dermatoloğuna, radyolojistinden muhasebecisine, gelmeyen kalmadı yardıma, desteğe, her durumda, her şartta, her an. Hepsine teşekkür az kalır. Serumu takarken an be an rapor veren hemşire, “şeker yükselirse insülin veririz ne olacak ya hu…” diyen doktor, “burası sizin, istediğiniz an ne için olursa olsun, saat kaç olursa olsun arayın, ben jinekoloğum zaten telefonum o yüzden herdaim açık…” diyip o acı günlerde dahi bizi güldürebilen başhekim, acilde verilecek serumu, “orası soğuk olur, odaya yatıralım, rahat etsin adamcağız” diye 10 saniyede oda boşalttıran hekim, hastaneye gelen her uzmana durumu anlatıp raporları gösteren, bizimle o tanımadığımız meşhur profları tanıştıran hastane çalışanları, eksik kaldığımızda bizi tamamlayan çalışanlar, ailenin allak bullak olan fertlerini konunun dışında tutup, en güçlülerine durumu kibarca açıklayan nazik, düşünceli, kibar, konunun ehli olmadıklarını söyleyerek bizi diğer uzmanlara yönlendiren kocaman yürekli uzmanlar, gecenin bir yarısı mesajımı okuyup arayan, bir cümlemle saatler süren operasyonlarla meşgul meşhur kuzenini bir saat içinde beni randevuya çağırır kıvama getiren çocukluk arkadaşım, normal şartlar altında haftalar sonrasına randevu veren uzmanları aynı gün içinde görmemi sağlayan tanıdıklar, aynı dertten muzdarip olup malum son hakkında tek kelam etmeden bizi sona hazırlamaya çalışan dostlar, durumu öğrenip geçmiş olsun demeden “sana güç kuvvet diliyorum” diyen psikiatrım, zar zor randevu alıp akşamın bir vakti daha durumu bile öğrenmeden “geçmiş olsun”la beni karşılayıp gözyaşlarımı karşısında zor tuttuğum, ama adını unuttuğum meşhur prof dr onkolog, her doktor çıkışı dağıldığımda yanımda olan dostlar, beni kapı kapı, hastane hastane, doktor doktor gezdiren, girdiğim her mekanda 10 dakika sonra telefon edip “bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran şoför arkadaş, telefonda anıra anıra ağladığımı duyup çoluk çocuk ziyaretime gelen can dostum, günde en az 30 kez inip çıkmaktan ayaklarımda derman kalmadığı an çökekaldığım o lanet hastane merdivenlerinde beni görüp “İyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran çalışanlar, misafirler, sigara içmenin yasak olduğu kafeterya önünde duble çayımın yanında plastik bardakta su getirip küllük niyetine kullandıran, “aslında yasak ama güvenlik bir şey derse bilmiyordum dersiniz” diye de yasak delecek yolu gösteren kafeterya sahibi…

Bir nefeslenme vakti müsaadenizle… Malum, tüm bunları yaşamak çok ağırdı, o an o ağırlığı hissedemesek de, sonradan çöktü üstümüze. Ve her andığımızda da ivmesi artarak üstümüze üstümüze süren bir motor gibi acımız duble yapmakta… Evet, herşey yaşandı bitti ama henüz çok taze olduğundan mı, çok ani, çok çabuk, çok serii yaşandığından mı bilemiyorum ama sanki hala o hastanedeyiz, sanki hala o serumlar takılıp çıkarılacak…

Ziyaretçiler… Bildiğiniz akın oldu hastaneye. Telefonlara zaten yetişmek mümkün olmuyordu. Açtığımızda ağır sesler, ağlamaklı nefesler karşılıyordu bizi, derin bir metanetle olduğu her kelamından belli cümlelerle bizi teselli etmeye çalışıyorlardı. Konuşmanın sonunda biz onları teselli eder hale geliveriyorduk bazen de. Gelenlerden kimi bizi eğlendirdi, kimini biz, kimini de peder eğlendirdi. Her sigara molasından döndüğümde kelimeleri ağzından çıkarırken ne kadar zorlandığını bile bile üşenmeden aynı şeyleri söylüyordu peder “yine leş gibi kokuyorsun”. O sigara molalarının haddi hesabı olmadı ve çektiğim her nefeste nefesim daha da kesildi malum sonu düşündükçe. İşte bu haldeyken biz, bizi bir an bile acımızla başbaşa bırakıp koyvermemize izin vermeyen ziyaretçiler, nasıl destek, nasıl güç, nasıl moral kaynağı oldu bize anlatabilmem mümkün değil.

Sonra malum son… Son anında bile yalnız bırakmak istemeyen sevenleri… Ne kadar çokmuş… Kiliselere sığamadık. Ben görmedim, görebilecek halde değildim zaten. Hatırladıklarım, öncesinde yanımıza gelebilenler. Mesela, elektrikler gittiğinde yanına gitmek için ayaklandığımda nasıl o kadar hızlı olduğunu anlayamadığım şekilde benden önce kilisenin bahçesinde bulduklarım. Günlerdir “yıkamaya girme lütfen, bırak insanlar işlerini yapsınlar” diyerek beynimi yıkayanların sözünü yine de dinlememeye kararlı halde gittiğim kilisede beni yıkamaya elbette ki sokmadılar. O halde bile dağıldığımda yanımda olanlar, dedim ya onlar kendilerini bilir. Organizatörler, cenaze kalkmadan gecenin 3üne kadar kokart, ilan vs hazırlamaya yardımcı olan grafiker ağparig, gecenin 12sinde “tamam pötibörlerle kahveyi de hallettik, kaç kilo helva yaptırayım?” diye arayan organizatör ağparig, kilisede pederi huşu içerisinde uyurken gördüğümde ama o buz gibi soğuğunu hissettiğimde dağıldığımda koluma girip beni dışarı çıkaran, bana su veren (hayır, quasimodo geyiği yapmayacağım, “bana su verdiiiii”) kuyrig, “ağla, bırak kendini” diye telkine çalışan ama başarılı olamayanlar, sigara içmeye çıktığımda ağlamaklı halde Kemal Kılıçdaroğlu çelengini gördüğümde kıkırdamaya başlamamda, “birazdan Devlet Bahçeli gelip beni öpecek lan… bu ne????” dememe gülebilen, manik depresif halimin kikirdek halimi anlayışla karşılayan, acıma ortak olan kolumdaki dost, cenaze çıkışı merhumu alıp giden, Agos önündeki töreni organize edenler, tören sırasında göremediğim o şahane afişi hazırlayan, o fotoğrafı çeken, afişi görmememe benimle üzülüp cenaze akşamı beni tekrar Agos’un önüne götüren ablalarım, dönüşte beni yarım saat konuşturup farkında olmadan bir şekilde beni ferahlatan, benden kısa bir süre önce babasını kaybetmiş arkadaş, helvasında, erkek fatmalığından utanmadan kahve servisi yapan arkadaş, dakika oturmadan salonda döneleyen kızlar….

Evet unuttuklarım çok farkındayım… Daha bunun sonrası da var. Biz “torunlarını da görsün” diye uçak bileti aldığımızda çok geç kalacağımızı bilemiyorduk, ama o biliyordu. Biz torunlarını getirdiğimizde o çoktan gitmişti zaten. Ne yapacağımızı bilemez halde günü yaşamaya çalıştık işte. Yine gelen gidenimiz çoktu da rahattık. Güvenli ellerde, sağlam kollardaydık. Doğum gününde çok sevdiği Hayasdan konyağını yudumladıkça “bunlar daha iyi günleriniz, gelen giden azalınca anlamaya başlarsınız asıl o boşluğu” diye dökülen, yayamdan sonra pederi de son yolculuğuna hazırlayan aile dostumuz doktor dayday, yine doğum gününde “geç” kaldığımızı farkettiğimizde yanımızda olan arkadaş… Sen değildin geç kalan, bizdik inan… Khtum günü o akşam yemeğinde her lokma bizimle beraber boğazına dizilen masa dostlarımız… Zadig günü ve daha önceki geliş gidişlerimde, cengaverliğime güvenip “ben atlar gelirim” dememi dinlemeyip beni havaalanından alan, havaalanına götüren can dostları, ve hatta buna kalkışan diğer can dostları…. Hiçbir şey konuşulmadan (hala) siyah giyen sevenleri varmış pederin… Hepiniz ayrı ayrı can’sınız, canımız’sınız…

Ölüm haberini televizyonda görüp “ya amca gazeteci miydi, çok üzüldüm görünce dün” diyen köşedeki manav… Manavdan aldığım pırasaları pişirirken yakmamla, pilavın bile dibini tutturmamış uzman mutfak robotu olarak, o beğenmediğimiz “cenaze evine getirilen tencere tencere yemek” adetinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmemi sağlayan salaklığım, en çok sana teşekkürler!

Ölümün acı soğuğunun, kemiklerini bile bulamadığı canlarının uzaklığından daha acı olmadığını anlamak için gittiğim Cumartesi insanları; babamla hala ettiğim kavgayı kardeşiyle ettiği kavgaya benzeten, “ecelli ölüm olsun” diye teselli bulmamı sağlayan güzel ablam; sessiz sedasız içki masalarında suratsız hallerimi çeken, güldürmeye çalışırken cıvıklaşmayan, kimi zaman ağlatan kimi zaman güldüren masa dostlarım; beni içmeye götürmeyen arkadaşlarım; içmeye götürüp “yolluk”larına ortak olduğum dostlar; sebepsiz(!) yere tansiyonum fırladığında yanımda olan “sık sık nereye kadar?” diyerek dağılmama yardımcı olan uğursuz (yok, özünde seviyorum kendisini, rüyamda görmeyi sevmiyorum sadece) ; oradan çıkıp oğlanın gönlü hoş olsun diye bindiğim denizotobüsü inişi beni yürütmeyen, akşamına yaren olan dostlarım; yanımda olamasalar da varlıklarını her an hissettiklerim; yanımda olabilen 20küsür yıldır göremediğim çocukluk arkadaşlarım, lise arkadaşlarım, facebook arkadaşlarım, abuk subuk sebeplerle görüşmediğim eski dostlar, öğretmenlerim, tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni tanımayanlar…

Uzatmayacağım(!) hepiniz iyi ki vardınız ve varsınız… Ölüm acısını paylaşarak hafiflettiğiniz, acıyı gözüme gözüme sokup ara ara kopmamı sağladığınız, benim olamasa da sevdiklerimin yanında olduğunuz için sağ olun, var olun…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s