Adamdan Ses Geldi

Standard

Ne kadar zordur biliyor musun yazmayacağım demek, hemen sonrasında da dayanamayıp, “ama… ama… ” diye başlayıp, çok öfkeli görünen ama aslında acı dolu, mutsuz bir umutla yazmak zorunda hissetmek? Sürekli kendini ifade etmeye çalışırken, karşısındakinin, insanı hep yanlış noktadan yakalayıp şah-mat etmeye çalışmasını engel olunamayan, tarifsiz bir öfkeyle izlemek zorunda kalıp sonunda kendini sessizliğe gömmek zorunda kalmak?
Hem sen bilir misin yazmak isterken yaz(a)mayıp, bununla, yani kendini bile şaşırtan kararlığıyla acılı bir gurur duymak? Tek tek ettiği bedduaları düşünüp “ya tutarsa” diye üzülmek ne demektir biliyor musun sen peki? Hiç sanmıyorum… Bu kadar arsızlaşabildiğine, küçük, minicik, çok basit bir özürün herşeyi, tüm sorunları, tüm olumsuzlukları hemen, neden-niçinsiz çözecekken, sen bunu bile bile hala üste çıkmaya çalıştığına, açık açık ettiğin edepsizliği, densizliği, yersiz küfürü gözüne sokmama rağmen yine yeni yeniden insanı bu arıza kıvamına soktuğuna göre sanırım tüm bunları bilmiyorsun, bilemiyorsun. Bilmemen veya bilememen çok fena değil de, bunu bile bile hala karşındakini çocuk gibi azarlaman, ayar çekmeye çalışman, ve hatta hatanı bile bile (e gözüne soktum ya, bilmiyorsan artık yuh derim) hala beni suçlarcasına bana yazman, çirkin birlikteliklerini çirkince ama tabii ki “yanlışlıkla” gözüme sokup benim buna tepki göstereceğim hayaliyle beklemeye geçmen, beklediğin tepkiyi göremediğinde ise daha da çirkinleşip, cevap vereceğimi umarak HALA bana edepsizce yazman… İnan ben tüm bunları yine yutardım gerekli hukuku bir şekilde yaratıp, hesabını bir şekilde sorup, yine yutardım hazmedemesem de, daha öncekiler gibi, ama en zoruma giden ne biliyor musun? Hala kendini zeytinyağı kıvamında üste çıkarıp yaptığın terbiyesizliği önce “yanlışlıkla olmuştur”la, sonra “beni tehdit etme”yle, en sonunda da içindeki çirkinliği suratıma suratıma kusma yollarıyla sıvamaya çalışman… Olmadı dost’um(!) olmadı, hiç olmadı hem de… Bana açık açık ettiğin küfürün sebebini, niyesini, niçinini o anda, ilk sorduğumda söyleyecektin kıvırmadan, sulandırmadan, yan çizmeye çalışmadan. Çünkü uzattıkça sen, benim sabrım, tahammülüm bitti, sen de nereden ne yalana bağlayacağını şaşırdın. Doğrudan deseydin ya, uzamasaydı ya… Ya da bilakis iyi ki uzattın, herşeyi ne kadar kolaylaştırdın… Aylardır deneyip deneyip yanıldığım dostluk sıfatını kimilerine yamamaya çalışma eylemlerimi hemen, bir anda, üç satırla sonlandırdım. Ne bir pişmanlık, ne bir gram üzüntü ne de bir vicdan azabı. O kadar kırıldım ki dostluk kılıfındaki terbiyesizliklerden, artık nasır bağlamışım. Eksikliğini hissettiklerimin ihtiyacı bile, varlıklarında canımı acıtan “dost”larımın can kırıklarının ağırlığında yokoluyorlar açıkçası, ki bundan çok da şikayetçi değilim. Tükürdüğümü yalamaktan çok da gocunmam, bilirsin, ama kusturana kadar tükürtünce, yalaması zor oluyor artık, ki bu da ipleri alenen koparıyor.

Ben çok zor insan silerim, bilirsin, genelde insanların beni silmesini beklerim. Arada o da olur, işim kolaylaşır, hayatımda kurtulamadığım safralardan silkinmekte zorlandığımda, safralar çeker gider hayatımdan, rahat bir oh çekerim. Şimdi, çok uzun zamandır bu kadar kararlılıkla kurtulamadığım safralarımdan kurtulma vaktiymiş demek ki. Yeni yıl, yeni bir yaş, yeni umutlar felan derler ya, külliyen uydurma. Sadece timing meselesi. Güzel bir timing yaptığıma inanıyorum, derdi veren allah dermanını da verir nasılsa dimi ama?

“Eğer iki insan, gerçekten birbirlerini seviyorlarsa, aralarında olup biteni kimse bilmemeli.”
(Dostoyevski)

O kadar çok maruz kalıyorum ki “kim bu kadın?” sorusuna, geçiştiriyorum. Çünkü biliyoruz ki bu yazılanlar muhtemelen hayal ürünü, hikaye, kurgu. Bunların ne derece gerçek, veya ne kadarının hayal ne kadarının hayat olduğunu bilen bir sensin bir de ben. E sen de bu mektubu okumayacağına göre kendim çalar kendim oynarım bu durumda. Dolayısıyla, niye kendi kendime yazıyorum, o da ayrı bir muamma, ne bileyim, söz gider yazı kalır diye belki de…

Şimdi, ne desem boş. Susup oturuyorum o yüzden meteorolojik soğuğa rağmen sıcacık koltuğumun kenarında. İlişmiş oturuyorum koltuğa. Öyle yayılamıyorum rahat rahat. Çünkü biliyorum ki, kendini dost saydıran, sandıran her aklıevvel gibi, o nankör koltuk da geçici bir süre hayatımda, eninde sonunda atıvericek beni kollarından. Aynı dost sandıklarım gibi işte… O zaman da ben paha biçilmez dostlarımı, dostluklarımı hatırlayacağım elimde olmadan. Yani demem o ki, hayatıma sonradan giren insanlar (ki çoğu beni yanıltmıştır, olumlu ya da olumsuz manada) bir şekilde kılıfına uydurup herşeyi, siktirip gidiyorlar ya, ya da bir şekilde gönderiliyorlar ya (ki bana kalsa sittim sene yollamam, böyle başucu şarkısı gibi tutarım hayatımda, gönderilenler aslında kendi gidecek cesareti olamayanlar, ya da daha da kötüsü, bir gün bir şekilde beni borçlu ilan etmeyi planlayıp gitmeyenler) işte bu benim başta, sonda, ortada ne kadar canımı acıtsa da, demek ki yoklukları da planlarının bir parçasıydı, bak işte “onsuz” da yaşanabiliyormuş, varlığı ne verdi ki yokluğuna üzüleyim züğürt tesellilerim var hali hazırda, işte onlarla devam ediyorum yoluma. Tek eksiğim, tek canımı yakan, hani insan sevdiğinden, sevdiklerinden, kıymetlilerinden ayrılırken yaşanan kötü şeyler hafızasından silinir de hep iyi, güzel, olumlu şeyleri hatırlarlar ya, işte ben bazen kimine ait sadece kötü şeyleri hatırlıyorum, bu da ziyadesiyle canımı yakıyor. “Daha dur bakalım, buharı üstünde çorbanın, yakar hala, biraz vakit geçsin bakalım iyilikleri hatırlayacak mısın?” diye soruyorum kendi kendime ama daha ilk günden silmeye başlamışım ben güzellikleri, yani vakti geldiğinde, iyi hatırlamam gereken şeylerin esamesi bile kalmayacak diye korkuyorum. Evet korkuyorum hala seni kötü anmaktan, beddualarımın tutmasından vs.

Gözden ırak gönülden de ırak olurmuş. Varsın olsun, olmalı da mutlaka. Hem gözden ıradıkça, yani dolayısıyla gönülden, göz de görmeyince gönül nasıl da güzel katlanıyor. Hem de beşe, ona katlanıyor. Sonra yüze, bine katlanıyor, en sonunda katlana katlana sonsuz küçük olup kayboluyor…

En çok da neden korkuyorum biliyor musun? Sen varken sabah akşam yüzümde sürekli olmasa da genelde varolan o gülücük yok. Yani yine bildiğin mutsuz buldog suratımla dolaşmaktayım. Hadi ondan da vazgeçtim de, acımın acısını günahsızlardan çıkartıyorum ya, işte o konuda ne kendimi, hele de seni hiç ama hiç affedemiyorum. En çok kendimi, mutluluğumu bağımsız sağlayamadığım için, ama kendimden sonra da seni, bunu da bil istedim.

buldog

Ne kadar zordur sevipte seviyorum diyememek,
görüp görmemezlikten gelmek,
yaşadığını bilipte benim için öldü demek.
(Can Yücel)

Kimi acı vardır, bildiğin öldürür insanı. Kimi acı vardır, öldürmez insanı, süründürmez de; böylesi kimi insanın içini, dışını, hayatını ve ruhunu öfkeyle doldurur. Kimi insana ise çok fazla gelir bu kadar acı. Bu kadar acının daha da fazlasına dayanamayan insan, kendisini doğasına teslim eder çaresizce, kendisini acılarına bırakır.

Aslında acılar öldürmez insanı, istemekle de ölünmez zaten. Ama en önemlisi, acı çeken insan, canı acırsa tehlikeli olur. Canı yanan insan can acıtır. Öfkeyle dolmuştur içi çünkü. Canı yanan insan yalnızsa bir de, savunması da yoksa, işte o zaman daha da acıtıcı olur durumu. Hem durumu hem yapabilecekleri… Öfkeyle dolan bir insanın karşısında durmak da ayrı bir cesaret ister. Sadece yüzünü gözünü değil, kalbini de kırmaya yeltenecektir çünkü.

En çok da hayaller kırılınca acır insan evladının canı. Kırılıp dökülüp heryere savrulunca, saçılınca… İnsan unutmak istediklerini unutamadıkça, hatırladıkça, hatırlatıldıkça, canının yandığını hisseder. Kimi zaman da inkar acıtır canı. İnsanın içine, bilinç altına gömülen veyahut gömdüğü herşey, aslında razı gelmekten öte mecburi bir kabullenmişlikken, bazen bu kabullenmişlik, bazen gözünün önünde olan biten, bazen de olan biteni izlemesi acıtır canını. Sebebi ne olursa olsun acısının, insanoğlu hiç unut(a)maz canının ne kadar yandığını (yüz)yıllar sonra bile…

Can acıtıcıların başını olaylar çeker gibi görünse de, aslında olayların faili de insanoğlu olduğundan aslında insandır yine her acının mimarı, mühendisi ve sebebi. Dolayısıyla, insan eninde sonunda olaylara kızgın gibi görünse de, can acısı hafiflediğinde aslında olaylara değil, fail insanoğluna öfkeli, kızgın, kırgın ve acılı olacaktır. Ve bu insanı, yani acılarının failini affedebilince de acısından kurtulacak, hafifleyecek ve yeni insanlara kapısını açabilir hale gelecektir.

Acının muhasebesine girişmeden affedebilmek ise becerikli insanın işidir. Affedebilmeyi beceren, kinini bastırabilen insan enderdir… En iyisi olduğunu iddia eden bile an gelecek kırgınlığını dile getirecek, zehrini, en çok da karşısındaki zor bir günündeyken akıtmak isteyecektir, acısından nemalanmaktan çok acısını katmerlemek için. Başarabilecek midir bilinmez, ama tepkiler arttıkça, azaldıkça, ya da sadece bir tepki oluşması bile yetecektir can acıtıcının yaraya daha da kuvvetle basmasına.

Neyse, demem odur ki, benden bu kadar. Arada demlenir dururum, ne diyor bu adam diye şaşırır insancıklar da, ama bırak ben kendi kendime yazayım bari, senden, bizden vazgeçtim, kendi kendime böyle yeteyim, kimbilir, belki ilacım olur… Sen olamazsan yazdıklarım…

Hadi hoşça kal…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s