Ölüm

Standard

Düğün ve cenaze işte… İşte hayat böyle bir şey… Elbette ki çok özleyeceğiz, elbette ki unutmamız sözkonusu değil, yani o kadar çok şey paylaşılmış, ama neticede herkesi bekleyen malum son, er ya da geç hepimizi bulacak… Tabii ki hasret çekiyoruz, tabii ki özlüyoruz, bir de çok kıymetli zamanlar paylaşmışız, birlikte üretmişiz… Yapacak bir şey yok işte, doğanın dengesi karşısında insanın çaresizliği bu. Ya çakacağız bir gün bütünüyle, ya da çakana kadar gözümüzün yaşı böyle akacak… Olgunlukla karşılayacağız, olgunlukla… Öyle ya da böyle hayat öğretiyor zaten, olgun olacağız… Çünkü neticede çok farklı bir şey değil zaten, bugün yanına düşen yarın sana düşüyor. Yani hayat böyle bir şey. Ve eşsiz, kusursuz, mükemmel bir devinimi var, yani yeni bir kusur da bulamazsın, kusursuz bir şey… Sen ben anlayamadığımız için böyle çırpınıyoruz işte… ” (Sezen Aksu)

Hayatındaki en kıymetlilerini, boku bokuna da diyebileceğimiz kaza, bela, hastalıklarla kaybetmiş birinin ölüm karşısındaki bu olgunluğunu, bu vakur duruşunu gördükçe, insanın insanlığından çıkası geldiği anlardan utanası geliyor. Kolay değil, bir yol arkadaşını yitirmek, kolay değil bir can arkadaşını, bir yoldaşını ve en nihayetinde sevdiklerini teker teker yitirmek.

Biz, tanımadıklarımızın, yüzünü bile göremeden sevdiklerimizin ölümleriyle sınanırken, kimisi de en yakınındakileri sessiz sedasız yolculamak zorunda kalıyor hem dünyasından, hem hayatından hem de yüreğinin en derininden. İsmi lazım değil de, kimi sıradan ölümlülerin, seksenli, doksanlı yaşlarında en sıradan ve en temiz biçimde hayat yolunu tamamlayan sevdiklerinin ölümlerini kocaman bir trajediye dönüştürmesi alenen haksızlıktır, önce hayata sonra ölüme ve en nihayetinde ölüm denen illetin en sırasızlarını yaşayanlara karşı. Ama ölüm bu işte. Yeterli olgunluğa erişememişleri isyana sevkeden, acıyı acıyla kıyaslamanın en büyük hata olduğunu bile bile insanı can havliyle bu kıyasa sürükleyen ve sonuçta mantığın alamadığı ölüm gerçeğini kabullenmeyi reddeden insanın sınandığı bir süreç yaşanılan, yaşatılan. Bu süreci edebiyle yaşamaktan acizlerin de yüksek sesle veya derinden derinden savurduğu isyankar küfürleri yutması mümkün olmayacaktır.

Herşeyin olduğu gibi ölümün de katmerlisini yaşamaya mahkum olmuşlarımız vardır. Nedense gidenin “son nefesinde” yanında olamamak, insanoğluna çok ağır gelir. Sanki yanında olsa, gidenin elinden tutup gitmesine engel olabilecekmiş gibi. Cehalet işte… Dedik ya, “yeterli olgunluğa erişememiş” insan evlatlarının tepkileri, isyanları ve sonuçta serzenişleri bunlar. Gidenin “son nefesinde” yanında olamamak zaten yeterinde acıtırken insan olup da olgun olamayanın canını, bir de “son yolculuğunda” yanında olamamanın ağırlığı yakar. Katmerli acı dedik ya, duble yapar böylece isyan insanda.

Bir de tadından yenemeyen bir acı var ki o da gurbette ölüm haberi almak. Cenazesine bile katılamadığı sevdiklerinden sonsuza kadar ayrı kalma fikri insanın ziyadesiyle canını yakar, ki yakmalı da insan olabilenin canını. En nihayetinde toprağın altında çürüyecek bir bedenin toprağa verilmesine iştirak etmek mantık çerçevesi dahilinde ne kadar anlamlı elbette ki tartışılabilir ama yaşarken bir şey yapamıyorken, uzaktan uzaktan, öldüğünde ne yapabilecek ki insan? Yapılabilecekler sınırlıdan da öte, imkan dahilinde bile değilken, “ah şunu da yapaydım, son bir kez göreydim, bir sesini duyaydım” şeklindeki feryat figanlar neye yarar ki?

Ölümün en can yakıcı sonuçlarından biri, giden(ler)le hayatlarımızdan eksilenlerdir. Yani fakirleşmemiz. Kimi zaman aramızdan ayrılan bir bedenin, sevdiğimizin bedeninden öte hayatımıza kattığı rengi de beraberinde ebediyen ve edepsizce götürmesi acımızı katlanılmaz kılarken, kimi zamansa kaybımız tek bir kelime olur. O kelimeyi bir daha “giden”imizin ağzından, onun sesiyle, nefesiyle ve hatta vurgusuyla işitemeyecek olmak nasıl da kocaman bir eksiklik yaratır hayatımızdan çok ruhumuzda… Sadece bir kelimenin, hatta duyduğumuzda kıymetinin farkında bile olamadığımız tek bir kelimenin yokluğu nasıl da fakir, anlamsız kılar varlığımızı. Oysa ki ya çok duymaktan bıkmıştık, ya duymazdan gelmiştik çoğu zaman…


Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır.
(Nietzsche)

En kadercinin “alın yazısı” olarak, dalgacıların “vade dolması”, doktorların “hastalık”, inançlıların ise “mukadderat” olarak nitelendirdiği, ama inançsız bir isyankarın asla kabul etmeyeceği bir son bu. Aslında düşününce, ölüm, insanı, ölüm fikrinden ve korkusundan kurtaran yegane şey, bu yüzden belki de iyi bir şeydir, ama gel de bunu salim kafayla anla!

Ölümden kurtulabilmek mümkün değilken, ölümden birşeyler kurtarabilmek ise insanın içine su serpmek için yapmaya çabaladığı bir eylemdir belki de, kimbilir? Kiminin çabası ise, André Gide’in dediği gibi, anı yazmaktır ölümden birşeyler kurtarabilmek için. Ama neye yarar geriye kalan yazılan anlar, giden geri gelemedikten sonra?

Hoş anılar, uğruna kadeh kaldırmalar, komik hatırları anmak, aman da aman ne kadar şahane. En sıradan ölümü bile trajikleştirebilen bu sakat bünye, sözkonusu ölümken hiçbir geyiğe giremez müsaadenizle.

Ve son söz ölüm hakkında, pırlanta değerindedir anlayana ve ölüp de unutulmayana:

İnsan unutulduğunda ölür.

Yani, demem o ki, insan ölüm haberleriyle savaşamıyorsa, kah son bir kez görüşememiş olmanın vicdan azabından, kah son yolculuklarında sevdiklerinin yanlarında olamamanın ezikliğinden kurtaramıyorsa kendini, fikrini, duygularını ve öfkesini, usulca unutmamaya sevketmeli tüm hislerini, tüm yoğunluklarıyla, elinden son gelen bu olacağı için değil sadece, yükünü ancak böyle hafifleteceği için daha ziyade.

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s