Kadından Mektup Var

Standard

Ve aleyküm selam arkadaşım…

Sen bu satırları okurken, senin de benim de nerelerde olduğumuz ve mesafe malum. Haliyle, vaziyet çok klasik bir mektup başlangıcı yapmaya ziyadesiyle müsait. Anladın? Öncelikle sen ve diğer büyüklerin ve de küçüklerin gözlerinden toptan bir öpüveririm.

Düşündüm de, bu vaziyet sana yazmaya çok uygun, her kriz anındaki gibi suya yakınım. Hava da oldukça ıslak zaten. Dolayısıyla, ortam yazmaya pek bir müsait. Sanki yine iki küsür ay öncesindeyim, aynı yerde, benzer ve hatta daha kötü bir ruh halinde, aynı yalnızlıkta, sadece hava daha boktan, ha bir de biz aynı hava gibiyiz.

Aslında en çok ne koyuyor biliyor musun? Yazacak o kadar çok şey varken hiçbirşey yazamamak… Sabah telaşım içinde kısacık bir günaydın diyememek/duyamamak; gece yatmadan son iyigeceler’i duyamamak ve tabii ki diyememek filan fişmekan… Biliyorsun işte…

Yanında sen gibi sen olduğun,
Tüm yanlış bildiklerini unuttuğun,
Hiçbir hesap yapmadığın, yapamadığın,
İyi gelen, iyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın.

(alıntı)

Son zamanlarda yediğim, sana da içli içli yazıp bol bol kızdığım şu dost kazıkları vardı ya… Hani dostum sandıklarımın zor günlerimde beni bırakmaları, ya da hala dostum sandıklarımın beni göt etmeleri hikayeleri… Sözüm vardı kendime, bir daha müsaade etmeyecektim buna diye… Yine yanılmışım anacığım… Yine yalayamayacak kadar kocamaaaaan tükürmüşüm, onu anladım. O kadar da temkinli olmama rağmen. Bir de şunu anladım ki, sonradan olmuyor, olunmuyor dost. Yani sen istediğin kadar içten ol, dök özelini dostun sandığına, yaşanmışlıklar, hele de birlikte, yan yana yaşanmışlıklar bu kadar az olunca bir şeyler hep eksik kalıyor. Oysa ki olur sanmıştım, beceririz diye düşünmüş buna da gerçekten inanmışım o kadar sütten ağzı yanık olmama rağmen. Ama yetmiyormuş işte sanal paylaşımlar 40ından sonra yeni dostluklar kurmaya, sırdaşlıklara inanmaya. Hani inanmaya yetiyor da, allah inancı gibi soyut kalıyor bu şey ne kadar somuta dönüştüğüne çaresizce inansa da insan. Hani gönlüm isterdi ki (ve hala da istiyor ne yalan söyliyim) sen bunları okuyup bana iki satırla “haklısın be, can’sın sen” diyiveresin ama gönül istediğiyle kalacak onun da farkındayım maalesef…

İşte bu ahval ve şarait altında dahi vazifen çekirge… Ya da yok be, kalsın böyle dağınık. Anladım, düzeleceği yok bunun. Deveyi güdemediğim diyardan ancak gidivermek yakışır bu saatten sonra usulca… Edebiyle yaşayan, yaşamaya çalışan her insan evladının yapamasa da yapması gerektiği gibi. Ama hep bir yanım eksik, hep bir yanım kırık, kırgın ve küskün. (Sonradan olma) dostum sandıklarıma güvenmekle olmuyormuş; güvenimi boşa çıkarmasalar da, özelimi kamuoyuna ifşa etmeseler de sıçılası içimi döktüğüme pişman olmak da bu güvenin cezası işte. Ve bir şarkı dilimde, “yalnızlık ömür boyu”…

‎”Meğer ne çok yanarmış canı insanın baktığı yerde görmeyince görmek istediğini…”

Ha bir de şu var… Hani her insan tektir kulvarında, bir tane ve biriciktir. Arasıra da bunu hissetmek ister, insan doğası, ne yaparsın? Hani bunu bilecek kadar kurnaz tilki “dost”lar vardır, sık sık insana biricik olduğunu hissettirebilirler. İsteyerek, bilerek ve profesyonelce… Taa ki iş anlaşmaları sonlanana kadar. Sen yoluna ben yoluna olunca “kadim dost”lar(!), anında bir U dönüşü görülür ufukta. O U dönüşü neyse de, o ana kadar hissettirilmiş biriciklik yalanı göze sokulduğu andaki acı var ya, gözbebeğine sıçrayan kızgın yağ gibi yakar insanın canını. İkisinin de acısını bildiğim için kıyaslamakta çok da zorlanmadım. Asıl zorlandığım, o kadar uyanık geçinirim, cin gibi karıyım da her seferinde inanmaya inanmaya çıktığım şu kısa yollarda yemeyeceğimi iddia ettiğim, aslen yemediğim ama yemiş kadar da olduğum şu sahtekarlıklar var ya, ahanda onun hazmı pek bir zorluyor beni… Mideselden öte ruhsal bir hazım eksikliği yaşıyorum uzunca bir süre. Taa ki yeni bir oltaya takılana dek… Yeni olta dedim de, yeminle, hiç inanamadım bir sahtekarın samimiyetine hayatımda. Sadece inanmak istedim, sahtekarın sahtekarlığını reddederek, eksik hislerin tamamlanacağına dair son umut kırıntılarımı süpürmeyeceğini öngöre(meye)rek. Ne oldu? Yine oyuncağı elinden alınmış çocuk misali, “diğer” ucuz olarak nitelendirdiklerimden farksız bir konumda “siktir”i yiyerek otutuverdim kıç üstü. Ne mi oldu? Müstahaktır, salaklığın cezası, iyi oldu… Keşke bin nasihatten birkaçını dinleyeydim sen gibi bir musibetin gerçek yüzüyle karşılaşmamak için. Sıkıştığında darda kalan kıçını kurtarmak için hayatından defettiğin insanlarla aynı muameleyi bana da reva görerek bana ne menen bir musibeti “adam” saydığımı kanata kanata gösterdin ya, helal olsun sana… Yazıklar olsun da bana…

Hani derler ya, “ben yine de ah etmiyorum, tüm güzellikler onunla olsun” felan… Yok ablacığım, ben o kadar olgun bir kadın değilim, olamadım henüz. Allah olaydı da bin belasını vereydi diyenlerden tarafım ben. Umarım bir gün o varlığına inanamadığım tanrının varolduğunu görürüm, amin!!!

Neyse…

Emek vermediğin dostluğumu bu kadar ayağa düşürdüğün için, beni yanıltmadığın için, bilhassa da beni diğer ucuzlarla kıyaslayarak kendi ederini gözüme soktuğun için sana teşekkürü, yanında da bonus olarak küfürü borç bilir, borcuma da ne kadar sadık olduğumu hatırlatarak son mektubuma son verir, küçüklerin ve büyüklerin gözlerinden tekrar öperek kendi kendime “siktir git lan” derim, maksat seni yormamak…

De hayde, tanrının azabı beraberinde olsun….

Kib, öptüm, bye…

 

Son not: Dediğim gibi, artık bir ‘ah’ bile duymayacaksın benden…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s