Karmakarışık 3

Standard

Bir Bedeli Olmalı

Bu kadar mutsuzluğun, bu kadar öfkenin, bu kadar kırgınlığın ve efendice yaşayabilmekten edepsizce çalınmış her bir saniyenin, yaşayandan öte yaşatana bir bedeli olmalı.

Öfkesinin acısını suçsuzdan çıkarana kesilen ceza, yani tanımsız vicdan azabı, bu durumun mimarını da kendine ortak etmeli.

Yaşanmış/yaşanan/yaşanacak her şeyin bir anlamı oldu/var/olacak ise, tüm bu trajedinin de açıklanabilir bir anlamı olmalı, olmak zorunda.

Yoksa hayatın anlamından çok mantığına inanan yoğun inançlı, “noel baba yok lan, yalan o” cumlesini duyan çocuğunki kadar kocaman bir hayal kırıklığı ve kırgınlığı yaşamaya mahküm olur.

Hem de geçici bir süre değil, ömür billah…

* * *

Mutsuzluğun kaynağını bilemeden çözümünü bulmaya çalışmak, başlı başına bir derttir. Kaynağı bilinen mutsuzluğa çözüm aramaya çalışmaksa bambaşka bir dert. Zaten çözümü olsa, mutsuzluk olmayacak.

Bir de hadsizlik sorunumuz var. Haddini bilemeyen insanın kendini de bilememesi kaçınılmazdır. Bir de kendini bilmeden bilmişlik taslayan modeller vardır ki akıllara ziyandır. Bunlardan uzak kalmaya çabaladıkça insan, dibinde bitiverirler tüm utanmazlıkları, tüm arlanmazlıklarıyla. Bilmiş bilmiş seni analiz ettiklerini sanıp hakaretvari tespitlerini ‘sus lan’ demenize rağmen dile getirmeyi sürdürürler. Bir de bunların megaloman olanları vardır ki ballı kaymak kıvamındadırlar. Kendilerini varlığına çok inandıkları tanrı sanıp, etraflarındaki biz zavallı kulları yerden yere vurmayı kendilerine çok mühim görev edinmişlerdir. Oysa ki bunları azıcık tanıyan biz ölümlüler, bunları ciddiye almak ne kelam, direkt tiiye alırız ki bu da bunları ciddi tereğe girme kıvamına sokup kediboku hayatlarını sürdürmeye sevkeder. Nimetten sanırken kendilerini, aslında kedi boku kadar bile kıymetleri yoktur. Gübre kıvamında bile değillerdir yani. Bunlar yine de kendilerini fasulye misali nimetten saymaya devam ederler ama fanileri silkeleyip kendine getirme çabalarıyla uğraşılarına rağmen tek yaptırabildikleri osurtmaktır, o kadar.

Ne demiştik? Mutsuzluk… Bu fasulyeden sayılabilecek, ama kendilerine bakarsak yüce tanrı kıvamındaki zatı muhteremlerinin sayesinde insan azıcık kahkaha atarak (evet evet, birkaç kendini bilmezin kendini nimetten sayıp ulu varlıklarıyla hayatlarımıza anlam kattıkları ‘gerçeği’ kocaman bir yalandır hem de çok ama çok komik bir yalandır) mutsuzluğunu unutabilir geçici bir süreliğine olsa da…

Dost Kazığı

Dost kazığı yiye yiye aslında dostluğun tanımında yanıldığını farketmek ve bu gerçekle yaşamaya başladığı andan itibaren, insanın, çok değerli sandığı, saydığı hayatının kocaman bir yalnızlık silsilesi olduğunu anlamak…

Mutsuz olduğun yerde, mutlu bir hayat kurmaya çalışmak için yaşadığın koşulları zorlamak yerine herşeyden vazgeçip ruhunu zorlamak. Kuramadığın mutluluk oyunu zemininde ayağın kaydığında yanıbaşında sana uzanacak bir el bulamamak… Çünkü, sana o elin hep yanında, yakınında olamasa da madden, yüreğinde olacağına yemin billah söz verenler dağılmıştır etrafından kendi tanımlarına uygun (yalancı) dost olarak tanımlayamayınca seni. Onlara göre sen herdaim el altındasındır… Ve artık el altından daha uzak diyarlarda olunca, gerçek yüzlerini gördüğünde, iyiden iyiye yokolurlar hayatından, sanki daha önce varolmuşlar gibi. Geçici ve sözde varoluşlarının kendilerince geçerli sebepleri de vardır ki bu sebeplerin hepsi birbirinden paha biçilmezdir. Misal, kimisi senden muhakkak birşeyler almaya niyetlidir. İlgi, alaka, sevgi, sosyal ortam, tanıdık vasıtasıyla ‚hamili kart yakınımdır‘ vizesi, felan falan. Baktılar ki vize işlemleri zora giriyor veya imkansızlaşmaya yüz tutuyor, veya istedikleri sosyal ortamlara onları sokacak kişi aslında sen değilsin (senden daha iyisini bulmuşlardır çünkü), en kötü ihtimalle istediklerini onlara sağlayamadın, anında tukaka olursun, sormadan soruşturmadan, bazen haberli bazen habersiz, o ulu varlıklarından(!) mahrum ederler seni. Tavşan boku hayatlarına döndüklerinde ise o kadar gururlu, onurlu ve kibirlidirler ki, yaptıkları o kadar büyük bir başarıdır ki, yerlere göklere sığdıramazlar o yüce ben(cil)liklerini…

Bir de bunlardan farklı olarak kendilerini dost olduklarına cidden inandırabilenler vardır. Misal sırlarını paylaşırlar (en azından sen öyle olduğuna inanırsın, inandırırlar çünkü) sırdaş oldunuz sanırsın. Oysa ki sadece saçma sapan oyunlarının boktan bir parçası olmuşsundur. Oyuna ara verip ‚ver misketlerimi al bebeklerini‘ dediğinde ise o kadar paylaşım bir anda tuzla buz olur ve bu ‚dost’luktaki kişilerin gerçek kişiler mi, Tenten veya Kabasakal misali çizgi film karakteri mi olduğunu anlayamaz hale gelir, sorgulayıp aval aval anlamaya çalışırsın olan biteni. Anlamak mümkün olmayacaktır, çünkü, çift taraflı görünüp aslında tek taraflıdan santim öteye geçemeyen bu dostluk saçmalığı aslında kocaman bir yanılma eyleminin vazgeçilmez neticesidir. Neresinden tutarsan tut, elinde kalacak bir ‚dost’luk, bildiğin elinde patlamıştır. Yarası, elinden çok yüreğinde, oturur ağlayamazsın bile, kalakalır durursun zamanın bir diliminde, ne ileri ne geri gidebilecek halde…

Eksik Kalan

Yarım kalan her hikaye, her masal, çocuk ruhunun hayal gücünü nasıl eksiltiyorsa, yarım kalan ya da eksik sonlandırılan her gerçek de insan ruhunun dostluğa, arkadaşlığa, doğruluğa, edebe ve dürüstlüğe inancını en az o kadar eksiltir.

* * *

Bazen düşünuyorum da, ben mi hayatı etrafımdakilere zehir ediyorum yoksa hayat mı beni zehir ziyan etti, bilemiyorum. Bu bilinmezlik içinde debelenirken de herşeyi daha da piç ediyorum. Hem kendime, hem de etrafımdakilere. İşte tam da bu ruh halindeyken, ‚orada‘ olaydım böyle olmayacaktı derken, ‚ora’daki manzaranın bile tüm bunları düşünmeme engel olacağını bilerek bulunduğum yerden nefret ediveriyorum. Ama en çok da kendimden… Kendi cennetimi cehennemime dönüştürebildiğim için. Hem de tek başıma… Bravo çekirge…! Bilmem sen bi bok anlıyor musun bu bombok halimden… Yazıyım dedim, anlamasan da (ki bu kadar hukuktan, guguktan sonra farkettim ki hiçbirşey anlayamamışsın) canın sağ olsun derken küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden’le geyiğe bağlıyorum beceriksizce… Senin de kan muhtemelen alkollüyken ne anlarsın ya şu halden, cepten yazdım uğraşıp dakikalarca tek parmak, körkaranlıkta, ziyan olmasın bari yollayayım.. De hayde… Sağlığına, (ruh) sağlığıma… Klavyeme, iphone’uma, WordPress’e sağlık… Kib, öptüm, byes

PS: kib (aslında çok da hakettiğin) küfür değil, kendine iyi bak’ın şükelaca kısaltması, bil istedim…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s