Kadın Ve Adam – Susmak (2)

Standard

“Ne kadar kalmak istesek de bazen gitmek zorunda kalırız.

Ve ne kadar gitmek zorunda olsak da kalmaktan yanadır sol yanımız.”

Aziz Nesin

Adam susmayı öğrendi kadından, kadın sayesinde. Susturdu kadın adamı. Bilmeden görünürde, ama aslında çok iyi bilerek, isteyerek. O kadar sustu ki adam, konuşmayı, paylaşmayı unuttu resmen. Elleriyle gönüllü inşa ettiği küçücük dünyasına hapsetti kendini, arapsaçına dönüştürdüğü hayatıyla birlikte.

Bir dostu tavsiye etmişti, eski, geçmiş bir kırgınlığında. “Yaz, kimse okumasa da, o bile okumasa da yaz… Yırt at sonra istersen, yollama, bir daha okuma yazdığını, ama yine de yaz” demişti. Eski kırgınlıklarını unutmuştu adam bir şekilde, kıranları da affedip rafa kaldırmıştı usulca, kimselere söylemeden. Rahatlamıştı sonrasında, bir kuş kadar da hafif hissetmişti kendini. Ne demişler, “Tanrı bu derdini unutturacak daha büyük bir dert vermesin yeter ki”. Kadını da bir gün affedecekti, gelecekte o da olacaktı, biliyordu. Gelecek uzun sürse de gelecekti eninde sonuda. O gün geldiğinde, yüreğindeki bu burukluk, ruhundaki bu koskocaman kırgınlık, gözlerindeki küskünlük onarılmış olacaktı ama o güne kadar yazacaktı kadına, kadının belki de hiç okumayacağı, okusa da kendine olduğunu anlayamayacağı, algılayamacağı mektuplarını. Vazgeçmeden, sabırla…

Adam kadına “Biliyor musun ben sana çok ama çok kırgınım aslında, yaz dersen yazarım… ” dediğinde kadının cevabı açık ve netti. “Canın nasıl istiyorsa öyle yap!”. Bu cevapla susacağını bile bile, ısrarla sormadıkça adamın konuşmayacağını bile bile, hatta o ısrarı içten içe beklediğini eşşek gibi bilerek, çok ince bir ayarla ve elbette ki başarıyla susturuvermişti adamı göz göre göre. Alenen ve bilerek. En kötüsü de buydu; bilerek. İşte böyle anlarda algılayabiliyor insan aslında ne kadar az şeyin gerçekten de önemli, değerli olduğunu silik hayatlarda… Tam da bu zamanlarda insan ya küllerinden doğuyor veya küllerine gömülüyor daha da çok, ama usulca…

Adamın çok kez yapmak istediğini kadın yapmıştı aslında. Kadın adamı öyle bir görmezden geliyordu, yok sayıyordu ki, adam kendini göremez olmuş, yokolmuştu usulca…

Emrah Serbes’e sığındı adam çaresizce, sessiz sedasız…

“Mesajıma cevap vermediğine göre onun gözünde benim gibi biri yoktu. Eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. Bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. Bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benimki? Dünyada iki kişi kalsak mesela arar mıydı? Aramazsa herhalde kati surette yok sayılırdım onun gözünde. Ya da yolda yürürken ben görmeden önce o görse beni yolunu değiştirir miydi? O zaman yine kati surette yok sayılır mıydım? Ya da ikimiz aynı anda göz göze gelsek yol değiştirmeye imkan olmasa, o zaman selam verir miydi? Selam verirse mecburen mi var olurdum acaba?”

Çok şükür, yolda karşılaşamayacak kadar uzaklardı birbirlerine fizikselden öte ruhen adamla kadın. Çok şükür… Dolayısıyla yol değiştirme aşaması usulca atlatılacaktı aralarında bir süre sonra. Yoksa adamın yapacağı gerçekten buydu: yolunu değiştirmek kadını görünce. Görmemeleri imkansızdı birbirlerini çünkü, o kadar yakınlardı ki evleri; adamın yüreği de o kadar özlemişti ki kadını, mutlaka görüşecelerdi günün birinde bir yerde. O anın hayali yaşatırken aslında adamı, o hayal edilen anın ne kadar uzakta, kocaman bir geniş zamanda olduğunu da düşünmeden edemiyordu adam. En ay 1 yıl vardı mesela o anın yaşanmasına daha… O zamana kadar görüp de görmezden gelebileceği tek yer rüyalarıydı adamın kadını. Aynı dün geceki gibi. Kadın rüyasında karşısına çıkıyordu yolda, evinin yanıbaşında, adam kadını görmezden gelmek istiyordu ama görmüştü bir kere… Bu yüzden çok buruktu adam bugün. Hayalinde yaşadığı şey, rüyasında gerçek olmuştu bir anda. Hayallerine girmesine, onlara dahi müdahale etmesine alışmıştı da, rüyasına bile girince, haddini bu kadar bilmezden gelince kadın, iyice üzüldü adam çaresizliğine…

Hani insan sevdiğine kırılmazmış ya, adam da kadına kırılmaz sanıyordu hiç… Anladığında aşikar gerçeği, çok geç kaldığını da anladı; o kadar paramparçaydı kı herşeyi, başta da yüreği, artık kırılacak dökülecek birşeyi kalmamıştı. Acıydı ama maalesef ki gerçeğin de ta kendisiydi bu…

Sonra tam da bu düşünceler eşliğinde sessizliğine sığınacakken adam birden hatırladı, kadına “Sen benim son pamuk ipliğimsin beni dostluğa, arkadaşlığa, inanca inandırabilecek olan. Sen de gidersen bir gün, kopacak o iplik bir daha bağlanamamak üzere… ” dediğini. Ve nihayetinde kadın koparmıştı adamı hayata bağlayan son pamuk ipliğini de göstere göstere. Ve anladı ki adam, aslında dostluğun, arkadaşlığın, paylaşmanın tanımında yanılmıştı. Kadın da bunu ispatlarcasına dost(suz)luğunu(!) gözüne sokmuş gitmişti adamın.

Susuşuna, suskunluğuna, usul usul susup yalnızlığına geri döndü adam çaresiz… En çok da “dost”suz…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s