Ya o gun gelirse (16.04.2007)

Standard

Birine ‚elveda’ demek mi zor yoksa ‚görüşürüz’ demek mi? Ya görüşürüz dediğin kişiyle bir daha görüşemezsen?

Bayram ziyaretlerinde ev ziyaretlerinden çok mezarlık ziyareti yapmak zorunda kalıyorsa insan, artık ölüm hakkında düşüncelere, hem de en kötülerine sahip olması kaçınılmazdır.

Dünyada ölümden başkası yalan, evet. Ama ya ne zaman geleceğini bilemediği ölümü her an düşünmek zorunda kalmak? Çok ağır gelmez mi insana ayrıldığı her insan için ‚ya bu onu son görüşüm ise?’ diye düşünmek? Eğer de ayrılmak zorunda kaldigı insan canından daha cansa, ‚ya bir daha göremezsem’ diye insanın canı daha da yanmaz mı?

Bunun adı yaşlanmak mı, olgunlaşmak mı, hassaslaşmak mı yoksa ‚annem gibi olmak’ mı bilmiyorum ama adı ne olursa olsun çok acı bir his. Bir gülü koklamak için hevesle eline alırsın da birden bir bıçak kesiği gibi canın yanar ya gülün dikeni eline battığında, işte öyle bir acı bu da. İnsan bir süre sonra hasretliğin acısını hafifletecek tek acının ölüm acısı olduğunu düşünmeye başlıyor. Hem de ne zaman geleceği belli olmayan bir ölüm… Çünkü hasretlikte, gurbetlikte her acıyı katmerli katmerli yaşıyorsun, her ayrılıkta bin defa ölüyorsun, her seferinde daha çok ağlıyorsun. Ama ölüm… Ölünce birisi belki günlerce ağlıyorsun, aylarca yas tutuyorsun, ama sadece 1 sefer oluyor herşey. O bıçak, ya da kurşun bir kere giriyor vücuduna. Bir şekilde ya çıkıyor, veya onun varlığıyla yaşamaya alışıyorsun, hayat devam ediyor… Ama hasretlikte öyle mi? Her görüşüp ayrıldığında daha da çok yanıyor canın… Ve bunun hep böyle süreceğini biliyorsun taa ki…. Evet taa ki birinden biri ölene dek…

Kaçımız düşünüyor acaba ‚amaan bugün de kendi gitsin, kalkamam sıcak yatağımdan, yolculayamayacağım kocamı’ dediğimizde belki de bunun onu son görüş şansımız olacağını? Birine, hem de çok sevdiğimiz birine bağırdığımızda, onu çocuk gibi azarladığımızda, sonra özür dileyecek fırsatımız olmayacağını düşünemeyiz hiç. Ya da çok sevdiğimiz biriyle veya daha da basiti, herhangi biriyle yaptığımız telefon konuşması sonrasında ‚acaba bir daha konuşabilecek miyim onunla?’ diye geçmez aklımızdan hiç.

Benim geçiyor aklımdan yıllardır bu tip düşünceler.

* * *

Küçüktüm, epey küçük. Yılbaşlarını hep ailece kutlardık bugünlere tezat. Anneannemler, babaannem, ciciannemiz, tanıdığımız yalnız tüm yaşlılar ve biz, konu komşu toplanırdık evimizde. Geceyarısına birkaç dakika kala elimizdeki mumları yakardık tek tek. Eskiden şu beyaz mumlardandı yaktığımız. Sonra çağ atladık ve renkli pasta mumlarından kullanmaya başladık. İşte o mumlar yakıldığında tüm ışıklar kapanırdı, mum ışığında, geceyarısı TRT ekranında o koca saat eski yılın son tiktak’ını vurunca, havai fişekler patlayıp ‘güle güle eski yıl, hoşgeldin yeni yıl’ yazıları geçince ekrandan, sembolik yaşlı amcadan ibaret eski yıl gidip genç yeni yıl gelirken, yani dansözden hemen önce, ‘yeni yıl kutlu olsun’ diye bağırarak mumlar elimizde birbirimizi öperdik. Herkesin elindeki mumlara bakardım ben gizlice, kiminki önce sönerse o, o sene ölecek sanırdım. Yani o mum insanın o yilki hayatıydı, sönerse eğer, o hayat bitecekti. En cok babaannemin, Roza yayamın mumuna bakardım ona birsey olmasın diye, yanında durup rüzgardan korurdum o mumu ki sönmesin. Hayganuş morak vardı. Ona hep acırdım, yalnız, kimsesizdi çünkü. Çok titiz bir kadın olduğundan elleri evde iş görmekten artik hissizleşmiş, parmak uçlarıyla birşey kavrayamazdı, avuçiçleriyle tutmaya çalışırdı yandıkça sıcak sıcak akan mumunu. ‘Acaba seneye yılbaşında Hayganuş morak da burada olabilecek mi?’ diye düşünürdum her seferinde onun mumu söndüğünde… Biz daha küçüktük, bize birşey olmazdı, kalanlarsa hiç ölmeyecekti zaten, onlar anam, babam, ağbim, dayımdı, daha ölemezlerdi ki onlar…

Anneannem hariç hiçbir yaşlı kalmadı artık hayatımızda. Hepsi göçüp gitti zamansızca, zamanlıca, habersizce, haber vere vere ya da. Artık yılbaşında beraber mum yakacağımız kimsecikler kalmadı maalesef.

Bırakın yaşlıları, o kadar genç insan gömdük ki, o kadar çok acı yaşadık ki, nasırlaştık artık bir süre sonra. Dedim ya, bayram-seyran ziyaretlerle şenlenen evler artık matem havasında geçiriyor senede 2 olan bayramları. Mezarlıklar ‚şenleniyor’ başka bir deyişle… Azalıyoruz… ‚Çoğalın, çoğalalım’ öğüdüne uyuyoruz büyüğümüzün, çok sevdiğimiz ağpariğimizin ama azalıyoruz hızla tüm çabalarımıza rağmen…. Doğum, vaftiz haberinden çok cenaze haberi almaya başladık epeyidir…

Bu azalmadan bize de pay düşecek mi korkusuyla yaşamak cok zor. Her telefonlaştığım insanla, her görüştüğüm arkadaşla, yaşlısı, genci, hastası, sağlıklısı ‚acaba birdahaki sefer olacak mı?’ düşüncesiyle insan kendini yiyor.

* * *

Bugün babamı yolculadım. Bugün o dönüyor kendini bugünlerde hiç de rahat hissetmediği, ama başka türlüsünün de olamayacağını düşündüğü ‚memleket’ine. Ardında gözü yaşlı, ama taş kalbiyle gözündeki yaşı göstermeyip ‚hadi anca gidersin, geç kalıyosun’ diyen kızını bırakıp gitti o bugün. Tornu uyuduğu için ona son bir kez sarılamadan… ‘Nasılsa anlamıyor o’ diyerek, rahatsız etmeden… Daha 2 gün önce o minicik vücudu acil servislerde sürünürken ardından gözyaşı döktüğü tornunu koklayamadan son bir kez.


Balkondan valizini sürüyerek yürüyen Koca Çınar’ın düşmüş sağ omzuna bakarak arkasından ağlayıp ‚ya birdaha göremezsem’ dedim kendi kendime soğuk balkonda gözyaşlarım sel olurken.

‚Yaza görüşürüz artık’ dediğinde o, ‚ölmez de sağ kalırsak’ demeseydim keşke…

Keşke daha çok sarılsaydım ona, keşke daha çok öpseydim onu henüz burdayken.

O gittikten sonra ağlayarak değil de, o henüz buradayken sarılabilseydim ona gülerek, sımsıkı…

‚Gitme’ diyebilseydim keşke…

(16.04.2007)

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s