Hrant Lusigyan

Standard

“Ne insanlar var ki yürür hayat patikalarından geçer izsiz.

Ne insanlar da vardır ki dokunsa su birikintisine bırakır bir deniz…”


İnsanligin ortak bir ayıbı mı yoksa yaşadığımız coğrafyaya has bir ayıp mı bilemedim hiç. Hep aklıma takıldı bu yüzden bu soru. Yıllardır sorar dururum, cevabını bulamam. Ve her ölümde daha acılı sorarım bu soruyu, her ani/beklenen, zamanlı/zamansız, umursanan/umursanmayan ölümde: Biz niçin ancak ölünce kıymet verebiliyoruz insan(ımız)a?

Senesini tam hatırlayamıyorum. Tahminimce 20 sene kadar önceydi. Bezciyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin salonu o seneler sürekli dans, müzikal, gösteri ve yarişmalara evsahipliği yapıyordu. Bu gösterilerden biri de, bir sergi ve aynı zamanda bir jübile gösterisiydi: Müzikli Desenler. Dün gibi hatırlıyorum o geceyi. Salon hınca hınç dolu. Millet duvar diplerinde ayakta izlemeyi dahi göze almış. Sonra, karanlık sahnede, birden renkli spotlar eşliğinde gülen yüzü belirdi. Elinde klarneti, kendi mi daha pırıl pırıl yoksa klarnetin yansıttığı ışıklarla göz yanılması mı yaşıyorduk bilemiyorum. Ama daha sahneye çıkarken bile muzipti. Komik, çok komik bir gece olacağı kesindi. Aslında bir konserden öte, bir sergi, bir jübileydi. Anna Turay ve arkadaşları organize etmişti. Lusigyan, bu sergiden eline geçen parayla kısa bir süre gönlünce Vorsbak içip Birinci tüttürdü.

Eskiden, yeniden anlattı. Kah çaldı, kah anlattı ama mütemadiyen güldürdü. Pek kimsenin bilmediği Vorsbak’ı anlattı orada. Ben tarifi nar suyuyla hatırlıyorum. Anlaşılan her muhabbette, her fırsatta Vorsbak’ını farklı bir hikayeye, fıkraya malzeme etmiş Lusigyan. O gece anlattığı, askerde kantinde çalışırken, gelen üstlerine nar suyuyla votka ikram edermiş. Nedir bu diye soranlara ise muzip bir şekilde „-Vorsbak“ dermiş. Bulduğum röportajda Vorsbak’in portakal suyuyla yapıldığını söylemiş. Maalesef danışacak bir kaynak kalmadığından yazılı tanıklığına dayanarak bulduğum anısı paylaşmaktan başka çare yok:

Deniz Park’ta çalıyorum Yeşilköy’de. Saat 5′te gidiyorum. Restoranda Fehmi var. Fehmi, şişeleri ver, diyorum. O benim içkimi bilir. Rahmetli İbrahim Özgür’ün formülü: Bir parmak votkanın içine bir çay kaşığı pudra şekeri koyacaksın, on damla turunç likörü ekleyeceksin, portakal suyuyla bardağı dolduracaksın. Bunun adı mide-i hümayun’dur. Ben ondan içiyorum. Derken barın öbür ucunda oturan gözlüklü bir adam yanıma yaklaşıyor, bir yudum alabilir miyim? diye soruyor. Amerikalı. Buyurun diyorum. Hoşuna gidiyor herhalde, garsondan bir daha, bir daha istiyor. Adı nedir? diye soruyor bana. E şimdi mide-i hümayun’u nasıl anlatayım Amerikalıya? Bunun adı Vorsbak’tır diyorum. Hem de şerefinize demektir Ermenice, diye ekliyorum. Adam içti, içti, sonunda sandalyesine yığıldı. Ben de unuttum bu hadiseyi. Beş yıl sonra İzmir’e çalışmak için gittiğimde yine bir barda bu adama rastladım. Bana bakıyor. Garsona tanıyor musun bu adamı? diye sordum. Tanımıyor. Sonra adam beni yanına çağırdı ve ceza olarak on bardak Vorsbak içeceksin, dedi. Vorsbak Ermenice ‘popomu öp’ demektir. Meğer bu adam benim Deniz Park’ta rastladığım Amerikalıymış. Bir Ermenin evine yemeğe gitmiş ve Vorsbak istemiş. Herkes gülmüş tabii. Ben de dedim ki, siz bardağı dikip fondip yapmıyor musunuz? Kaldırınca bardağın dibi görünmüyor mu? Vorsbak da bardağın dibini öpmek demektir. Sonra arkadaş olduk tabii adamla. “

Dedim ya, yaşarken kıymetlerini bilemiyoruz kıymetlilerimizin. Hrant Lusigyan’ın anısı da artık sadece Cezmi Ersöz’ün ‘Son Yüzler’ kitabında yaşıyor, kısacık. O satırlar sayesinde Lusigyan’ı eski dostları buldu ve onu son yıllarında yalnız bırakmadılar. Eski dostları onun varlığını; biz de anılarını, kimsesizliğini, renkli tükenmezlerle, keçelikalemlerle yaptığı emprovize çalışmalarını, unutulmuşluğunu, huzurevindeki huzursuzluğunu ve arkadaşsızlığını okuduk.

* * *

“Ben Hrant Lusigyan. Vorsbak Hrant… Tevellüt 333. Şaşırırsın ya. Eee ne yapalım biz artık eski tarihlerden bahsediyoruz.”

İstanbul’da Haliçoğlu Feneri’nde doğmuş 1917′de. Yedi yaşındayken ailece Beyoğlu’na taşınmışlar. Dedesinin değirmeni varmış Balat’ta. Un değirmeni. Herhangi bir müzik aleti çalmayanın ayıplandığı İstanbul’da, Tarlabaşı’nda ikamet ederken Lusigyan’lar, annesi ve kızkardeşleri piyano, babası ve erkek kardeşi keman çalarmış. Büyükannesi piyano, dedesi de keman çalarmış. 7 yaşındayken keman çalmaya heves ederken, İtalyan bir hanımdan ders almış. 13 yaşında yeni bir keman sahibi olmuş, daha büyük, daha gösterişli. Ancak delikanlılık çağında artık keman hafif gelince, aklı fikri trompette kalmış.

“Müzik hayatı aşk hayatı demektir, şimdiyse dünya benim için bitmiş demektir.”

19 yaşında müzik dersleri veren ağabeyinin saksafonunu alıp, evin tavanarasında gizlice çalmaya başlamış. Ağabeyi durumu farkedip, “Sen ders alacaksın çaresi yok” demiş. Askerliği bedelli yapmak isterken, yetkili memurun “geç kaldınız, alın paranızı geri, oğlunuz askerlik yapacak” demesiyle, müzisyen babasının kanına giren Hrant, bedelli askerliğe kısmet olmayan parayla gidip Papa Jorj’dan bir klarnet almış. 350 lira olan bedelin 225’i klarnete harcanmış ama yoldan gelen baba elbette ki halden en iyi anlayandı. Bu alışverişten sonra adım adım önlenemez yükseliş gerçekleşmiş.

(Bu arada, merak edenler için, Akhisar’da subay mahfelinde müzik çalarak vatani görevini bitirmiş.)

„Bir an önce gideyim de başlayayım çalmaya. Hemen hoca Cemil Bey’e. Altı ay bana klarnet dersi verdi. Ondan sonra kendi kendime. Zati o da Avrupa’ya gitti. Ben sabah 4:30’da kalkıyorum Amerika’nın Sesi Radyosu var, onu dinliyorum. Ama olur mu arkadaşsız? Sonra neredeydik bilmiyorum. Bir toplantıda galiba. Birisi „Ben caz çalarım“ dedi. Kardeşi de trompet çalarmış. Arto ve Dikran Haçaduryan. Eh ben de saksafon ve klarnet çalıyorum. Bizim eve çağırdım onları. Ağbimin dans müziği notalarından çalışıyoruz. Eee, bir de davulcu lazım bize. „Orduevinde bir musevi var iyi çalıyormuş“ dediler, gittik. „Viktor bizle çalarsın?“ dedik. Olduk dört kişi. Sonra piyano da lazım. Niko’yu bulduk. Olduk beş. Provalar çok disiplinli. Hakikaten güzel çalıyoruz. Bir gün Arto, „Bu akşam bir yere gideceğiz“ dedi. Büyük bir orkestra varmış. „Nerede?“, „Maçka Palas’ta“. Kalktık gittik. Onlar 16 kişi. Biz de 5. Olduk efendim 21 kişi. Başladık beraber çalmaya, ama nasıl? Tam amerikan ıstili. „In the mouth“lar, bilmem neler… Eee ne olacak böyle? Ferdi Tayfur vardı rahmetli. „Çocuklar bir konser yapalım, ben ayarlarım salonu.“ dedi. Eh yapalım. Saray Sineması’nda bir konser. 1 ay vaktimiz var. Başladık çalışmaya. Allaaah ne konser! O vakit ne kadar sosyete var orada. Bilet 2,5-3lira, salon dolu, ful. Çıktık sahneye, bir sükse bir sükse… Adımız da var: Swing Amateur. Sene 941. Örf-i idare var. Anladın? Saat 12:00’de herkes evde olacak, ama gitmiyorlar. Eee Ferdi Tayfur da hikayeler anlatıyor. Millet gülüyor, bayılıyor. Zamanın valisi Fahrettin Kerim de var. „Haydi ben izin veriyorum“ dedi. Yarım saat fazla çaldık. Ertesi gün gazeteleri göreceksin. Hiiiii… Ağızlarının tadını aldılar ya, bir ay sonra hadi bir daha. Yoook dedik. Ondan sonra başladı. „Ağkadakhamin balon ga baron Lusigyan, inç gılla“ (Fakirlere yardım kolunun balosu var bay Lusigyan, ne olur.) Bir ay sonra „Hivantanotzin“ (Hastanenin). Derken Galatasaray’ın balosu, sonra Fenerbahçe’nin… Bunların hepsi Tokatlıyan’da oluyor. Bir zaman böyle gitti. Sonra seneler geçti. Biri Amerika’ya gitti, biri Kanada’ya, biri Almanya, biri Fransa derken darmadağın oldu. O vakit profesyonele döndüm. Beş kişilik bir grup yaptım. İlk profesyonel yerli caz orkestrası… Kimler mi vardı? İyi piyanistler. Bir Avusturyalı vardı. Peter Lederer. Orhan Avşar vardı. Nubar Zeynur vardı kemanda. Davulda Poli, meşhur Poli. Önce Yeşilköy Röne Park’ta çalıyoruz. Oradaki iş bitti, bir menacer geldi. Dedi „Siz her gün çalışmak istiyorsunuz? Park Otel’de eyi bir iş buldum .“ Çalışırız tabii. Müsü Fogel „Beş kişi azdır, ama üç kişi daha bulun“ dedi. Bulduk, başladık. Kış geçti, yaz geldi. Baktık Müsü Fogel „Çocuklar Yeşilköy’e gidersiniz?“ Çınar’ı söylüyor. O vakit küçüktü. Rustik. İsveç tipinde bir otel. Yazın Çınar’a, kışın Park Otel’e. Öyle gitti 5-6 sene.

Türk cazını düşününce, konunun uzmanı olmayan kimin aklına Hrant Lusigyan gelir ki? Oysa ki, kendisi cazın öncü isimlerindendi. Klarinet, kontrbas ve saksafon ustası, 1940’lardan 80’lere kadar İstanbul’un en bilinen gece kulüplerinin, gazinoların, otellerin (Park Otel, Hilton, Fuaye, ) ayrılmaz sanatçısı, Swing’in Türkiye’deki sesi, 6-7 Eylül olaylarında, kızkardeşiyle kanaviçe işleyip sattığı Beyoğlu’ndaki dükkanı yağmalanınca, tüm varlığını kaybetti… Bu yüzden de son yıllarını, Kasım 1993’te hayata gözlerini yumana kadar huzurevinde geçirdi.

* * *

Daha 75 yaşındaydı vefat ettiğinde… 63ünde müziği, çalmayı bırakmıştı zaten. Özel geceler dışında klarinetini eline dahi almamış, en son Patrikhane’de çaldıktan sonra da parçaları birbirine iyi geçmeyen klarinetini okula armağan etmiş. Son yıllarında dışarı pek çıkmamış. Ancak, arabayla alıp gezdiren dostlarıyla gün içinde dışarıyı görmüş.

Bilirsiniz, ev bakarken, tuvaleti bile küçükse ‘ay çok küçük’ diye yaygarayı basarız. Ya da odalar azıcık darsa ‘ay daralırım ben burda’ deriz. Nankör insanoğlunun beğenmediği boyutlardaki ‚evinde‘ geçirdi son yıllarını O. Tam 5 yıl yaşadı 44 numaralı odasında. 7-8 metrekareye sığdırdı tüm hayatını, anılarını, fotoğraflarını ve son yıllarını, şikayet etmeden. Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi huzurevinde bir oda düşünün: yatak, dolap ve küçük bir masa; duvarlardaki fotoğraflar, gazete kupürleri, bahçeye bakan bir pencere ve fonda radyosundan süzülen şarkılar…

Türk cazı denince akıllara gelen isimlerin birnevi babası o aslında. Çoğu yokken o vardı zaten. Gençlerden İmer Demirer ve Tuna Ötenel’i seviyor; Fatih Erkoç‘un çok egzajere çaldığını söylüyor 1993 Ocağında söyleşiye giden Cumhur Canbazoğlu’na. Erol Pekcan, Altan Uter, kızı Bürge, yayın yönetmeni Turhan Günay, fotoğrafların sahibi İbrahim ve Cumhur Canbazoğlu, hep beraber gitmişler. Ve şöyle devam ediyor söyleşi:

”Benim için bir kişi dinlemiş, bin kişi dinlemiş fark etmez. Çünkü sürekli kendim için çaldım. Bir kişi bile anlasa o bize yetiyor, cazcıların egoizmi bu. Ancak kimse dinlemiyor diye dikkatsiz çalmamak gerek, çünkü o bir kişi anlar ve rezil olursunuz. Bu konuda ilginç bir anım var. Adana’da çalışıyorduk. Aslında Adana’da alaturka dinlenir ama Amerikalılar olduğundan biz de müzik yapıyorduk. Swing çalıyorduk bir gece. Baktım karşıdaki masada pala bıyıklı biri ayağıyla ritm tutuyor, iyi de gidiyor. Demek ki yakalıyor çalınanları. Cazla hiç alakası olmamasına karşın onu hissediyor. Babam da alaturkacıydı, keman çalardı ama cazı sevmezdi. Ben de o vakit taş plaklar vardı, Benny Goodman’lar, Duke Ellington’lar. Yüksekkaldırım’daki Sahibinin Sesi’nden alırdım. Babam birgün eve erken geldi. Armstrong’u dinliyordum, durdu, “Bu adam birşeyler söylemek istiyor, derdi var galiba” dedi, etkilenmişti.”

Umutsuzdu sadece, ölümle olan randevusunu bekliyordu. “Müzik hayatı aşk hayatı demektir, şimdiyse dünya benim için bitmiş demektir”diyordu hatırlayıp ziyaretine gelenlere. Dudaklarının yumuşadığını, artık klarnetini eskisi gibi üfleyemediği için bir Ermeni okuluna hediye ettiğini söylüyordu. Klarnetinin sustuğu noktada çizgileriyle yaşadığı dünyayı güzelleştirmeye çalıştı. Renkli tükenmezlerle, düş dünyasının gizemli desenlerini döktü kağıtlara. Küçücük odasının duvarlarını genişletti desenleriyle. Kendisine sigara ve içki getiren dostlarına çam sakızı çoban armağanı olarak verdi çizdiklerini. Kimi zaman desenlerini sattı, bir paket Birinci için.

“Mesleğim hep müzisyenlikti. Caz zor iş, hep çalışmak gerekiyordu. Bu hayattan geriye bir plak ve birkaç bant kaldı maddi olarak ama dostlukların, alkışların ve cazın verdiği zevki milyarlara değişmem şüphesiz.”

* * *



Aferin sana eşoğlu eşek!

(Selçuk Sun’un kaleminden Hrant Lusigyan)

“Ondan çok şey öğrendim. Müzik bir yana, yaşamla da ilgili derslerdi bunlar. İnsanların ince olmaya çalışmadan nasıl içten ve dost olabileceklerini gördüm birlikte çalıştığımız yıllarda. Birbirimizle genelde argo konuşurduk. Bazı küfürler iltifat gibiydi. Mesela yaptığınız bir şeyi çok beğendiğinde, aferim be eşoğlu eşek, derdi. Bu lafı duymak için beklediğim çok olmuştur. Ancak çok iyi çaldığınızda ya da onu çok sevindirdiğinizde duyardınız bu iltifatı. Yıllar sonra onu adada ziyarete gittiğimde de, huzurevinden çıkartıp felekten bir gece çalmaya götürdüğümde de teşekkür olarak hep aynı sözü bekledim.”

Selçuk Sun ustasından öğrendiği şeylerden birinin de sahne terbiyesi olduğunu söylüyor. Bir müzisyenin sahnede nasıl durması gerektiğini, dinleyiciyle laubali olmadan nasıl yakınlaşabileceğini ondan öğrenmiş.

* * *

Ayten Alpman’in anılarındaki Hrant Lusigyan (**)

„Cazın tüm babalarını dinledim. Hrant Lusigyan bir zamanlar Yeşilköy Çınar’da çalardı, biz bisikletle onu dinlemeye giderdik, Hrant o zamanların çok mühim bir müzik adamı idi, hepimiz bayılırdık çalışına. Birgün bana sordu; “sen niye şarkı söylemiyorsun?”. Ben o zamanlar Judy Garland’ın şarkılarını söylerdim. “sesin güzel, ders almalısın, istersen ben sana ders vereyim” dedi. Hrant bana jazz’cı olabileceğimi hissettiren ilk kişidir. Beni Cüneyt Sermet ile tanıştırdı, Cüneyt de beni yetenekli buldu. O da beni Arif Mardin ile tanıştırdı.“

* * *

Nemika Tuğcu’nun kaleminden Hrant Lusigyan Röportajı:

„On yedi yaşımda Şişli Halkevi’nde Mühendizyan Orkestrası’na girdim. Ama bir türlü sevemedim kemanı. Haftada bir günüm var: Pazar… Saat ikiye kadar Halkevi’ne gidiyorum. Sıkıldım…

Ben o vakitler caz hastasıydım. Dedim ki, baba ben trompet çalacağım. Yok, dedi babam, sen zayıfsın. Bir doktora gösterelim bakalım ciğerlerin müsait midir? Biliyorum numaradır bu. Geldi doktor eve, dedi sen şişmanla bakalım. Çalamazsın trompet! Derken Hayri Bey’i çağırdılar. Baktı baktı bana: Yok, dedi. Çalamazsın trompet. Senin ön dişlerin çıkık. Çalamazsın bu aleti. Yalan…Peki dedim. O zaman ağabeyim saksafon çalıyor. Arkadaşlarına da o öğretiyor. Ben de kapıdan dinliyorum.Birinci parmak ‘si ‘dir diyor; ikinci parmak da ‘la’. Bu iş bitti…”

Evet bu iş bitiyor, yani müzik başlıyor…Bir yandan müzik, bir yandan Eseyan Okulu’na devam ediyor. Daha sonra Saint Benoit’ya gidiyor. Bay Hırant öyle keyifleniyor ki anlatırken:

Bay Hrant bunları anlatırken de sevincinden uçuyordu. Arto, Dikran, Viktor, Haçaturyan, Niko hep birlikte çalmaya başlamışlar ve ilk orkestranın tohumları atılmış. İlkin Maçka Palas’ta çalmışlar. Bir gün, Ferdi Tayfur Saray Sineması’nda bir konser vermelerini teklif etmiş. Bay Hrant sanki orada, Surp Pırgiç Hastanesi’nin küçücük odasında değil, Saray Sineması’nda o günü yaşıyordu:

“Allaaah, ne konserdi. O zaman sosyetede bulunan insanların hepsi oradaydı. Biletler ikibuçuk, üç lira. Salon ful. Bir türlü bitiremiyoruz konseri. O zamanın valisi Fahrettin Kerim Gökay da oradaydı. Bize yarım saat daha izin verdi çalmak için. Ertesi günkü gazeteleri bir görseydiniz… Hepsi bizden bahsediyordu.”

Konserler birbirini izler. Ama orkestradaki arkadaşları İngiltere’ye, Fransa’ya gidince Lusigyan yalnız kalır. Sonra yeni kurulan bir orkestra ile Park Otel’de, daha sonra Kulüp 12′de, Kervansaray’da, Hilton’da çalmaya başlar. Orkestrada Peter Lederer, Orhan Avşar, Nubar, Zeynur, Poli vardır.

“Çocuktum daha. Bir gün Josephine Baker geldi Saray Sineması’na. Mektepten çıkınca gittim o konsere. Bilet iki buçuk lira. Girdim içeriye. Kısa pantolonluyum o zaman. Tül perdenin arkasından çıplak, siyah bir kadın çıktı. Ben utancımdan büzüldüm, büzüldüm ve kimse beni görmesin istedim…Onu seyrettim.


Eve geç geldim tabii. Anneme de ders çalıştım diye yalan söyledim. Akşam ağabeyim geldi eve. Çocuklar, dedi: Josephine Baker’a bilet aldım. Hep beraber gideceğiz. Hırant’ı da alacağız. Nasıl bayram ettim…Kimin aklına gelirdi yıllar sonra onun için çalacağım!”

Bay Hrant’ın acı, yüreğini hep kanatan anıları da vardı. Ama ona en çok dokunanı Beyoğlu’nda, Hacıpulos Pasajı’ndaki dükkanlarının 6 – 7 Eylül olayları sırasında yanması:

“Sabah kalkıp dükkana gittim. İskeleti kalmıştı sadece. Ne yapacağımı bilmez halde öylece bakınırken birden yerde bir elli lira buldum. Kasayı boşaltırlarken yere düşmüş. Öyle sevindim ki, bilemezsiniz.”

Bay Hrant, bir köşede özenle sakladığı dosyayı alıp önüme koydu. Sözü değiştirmek istemişti sanırım. Dosyanın içinde kendisiyle yapılan söyleşiler vardı. Arkadaşlarının resimlerini bir bir gösterdi bana. Sonra başka bir dosyanın içindeki keçe kalemle yaptığı desenleri gösterdi. Benimle birlikte hepsine yeniden, özenle baktı. Dosyayı kaldırdı.

“Kimseniz yok mu Bay Hrant?”

“Hayır. Benden başka kimse kalmadı. Biz büyük bir aileydik. Ama şimdi bir tek ben kaldım. Hayatımdan memnunum. İyi insanlar zamanında yaşadım ben. Keyfimi yaptım. Ne zerafet, ne incelik kaldı şimdi. İstanbul yerden göğe kadar değişti.Akrabadan ileri arkadaşlarım var. Bir dediğimi iki etmezler.”

“Hiç evlendiniz mi?”

“Sanatkar adam evlenir mi hiç?”

“Peki…Sevdiğiniz ya da birlikte olmak istediğiniz…”

“Birisi vardı…Hep dedemin kabahati. “Ben oğlumu dışarı vermem” dedi. Sözleşmiştik. Amerika’ya gidecektik. Olmadı. Sen git, ben dedemi razı edebilirsem gelirim, dedim. Dedemlerin komşusuydu. Her gün beraberdik…”

“Bir daha haber almadınız mı?”

Arkasını dönüp, bu kez başka bir dosyadan bir resim çıkarttı. Yeşilköy sahilinde yüzleri birbirine dönük iki genç insan. Filiz gibi bir genç kız ve delikanlı.

“Evlendi orada. Buraya hiç dönmedi. Sonra bir gün vefat ettiğini duydum.”

* * *

Son söz,

Bir solukta yaşanan doludizgin bir hayattan geriye kalanlar, bir taş plak, birkaç amatör kayıt, bir de bilmeyenlerin yazılarında bahsetmeyi unuttukları, kanaviçe işleme alışkanlığından kalan yetenekle, renkli keçeli kalemlerle çizilmiş tablolar.

“Altın Kalem” Hrant Lusigyan’ın renkli hayatının diğer ayrıntıları için Cezmi Ersöz’ün Son Yüzler adlı kitabı ve Cumhur Canbazoğlu’nun Cumhuriyet’teki söyleşisi muhakkak okunmalı.

Ve söz Baron Lusigyan’da…

„… Sonra ailemi kaybettim. Hepsi arka arkaya gitti. Kaldık tek başımıza. Eee bu işler böyle. İyi yaşadım ama. Gözüm arkada kalmadı. Ah yavrum. Siz geç gelmişsiniz dünyaya. Burası Paris’ti bir zamanlar. Herkes nereye gideceğini, nasıl gideceğini bilirdi. Siz geç gelmişsiniz dünyaya. İşte şimdi hastanedeyim ben. Etraftan geliyorlar. Otururuz muhabbet ederiz. Çok severim muhabbeti. Votkam, rakım eksik olmaz hiç. Birinci cigaram, bahçeden topladığım çiçekler… Klarnetim yanımda durur hep. Bu desenleri çizerim. Kartonlarımı tükenmezlerimi birileri getiriyor işte. Arpi alır bazen. Durmadan çizerim. Hacopulos pasajında dükkanım vardı kızkardeşimle beraber. Goblen çizerdim, tuvaletlere, gece elbiselerine desen çizerdim. „Altın Kalem“ idi adım. Sonra 6 Eylül’de hepsi gitti. Kasayı alıp götürmüşler. Her şey içindeydi. Bir saksafon vardı, tamir ettirmek için dükkana getirmiştim. Yalnız ona dokunmamışlar. Ehh ne yapalım? Şimdi burda yaşıyorum. Doktorlar gelir, hemşireler gelir bazen. Bir lak lak, bir çan çan, işte akşam oluyor… Yaa işte böyle…“

Derleyen: Garine B. Seropyan

Kaynaklar:

Müzikli Desenler broşürü: Anna Turay – Grup7

Fotograflar: Dr. Barkev Balımyan

Cezmi Ersöz – Son Yüzler / Tekin Yayınevi (1994)

Serhan Yedig / Aktüel (11 Kasım 1993)

Nemika Tuğcu / Ayrıntı Edebiyat (Kasım 2001)

Cumhur Canbazoğlu / Cumhuriyet Gazetesi (Ocak 1993)

(**): http://www.boyutpedia.com/default~ID~2680~aID~70920~link~ayten_alpman.html

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s