Gurbette Yalnızlaştırılmak

Standard

Gurbetin en dayanılmaz zorluklarından biri özlemse, digeri de yalnızlık, daha doğrusu yalnız hissetmektir. Yalnız kalmak çok da dert olmamalı, sonuçta ‚kendi tercihim’ diyebilir insan. Ama yalnız hissetmenin hiçbir uçarı kaçarı yoktur. Kalmışsan yalnız bir kere, iki tercihin vardır önünde; ya tadına varacaksın yalnızlığının, keyfini sürüp vadesinin dolmasını bekleyeceksin sabırla, veya yalnızlığını yalnız hissetmekle katmerleyip uçurumun dibine doğru bir yolculuğa salıvereceksin bedeninden çok ruhunu.

Yalnız hissetmek çoğu zaman kişinin kendi hatası sayılsa da, bazen de (ki bu bazenler ne kadar az da olsa, çok koyar insan evladına) bir toplu yalnızlaştırma eylemidir. Farkında olarak ya da olmadan, isteyerek ya da istemeyerek, etraf taraf, eş dost, arkadaş kanka, ne/kim derseniz diyin, yalnızlaştırır insanı. En az ikisi üst üste bindiğinde de, yalnız hissetmenin tekil ağırlığı çoğullaşır ve insanın ruhuna binen yük katbekat ağırlaşır istemeyerek. Ya da isteyerek…

İşte tam da bu ruh halinde insan vicdan ve eylem muhasebesine girer kendisiyle, yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla ve etrafla. Niçinlerin cevabı arandıkça eskiler deşilir ve eskiler deşildikçe yalnızlık hissi katmerlenir. Bir hisle savaşmak ne kadar zorsa, katmerli hislerle savaşmak o kadar imkansızlaşır ve insan bırakıverir herşeyi, vazgeçer herşeyden. Hani derler ya, „herşey üst üste geldi“, işte tam da öyle olur bir anda. Belki bir gün, bir haftada değil ama son bir ayda yaşadıkları, toplama işlemiyle hızını alamayıp faktöryel işlemiyle katmerlenir böyle zamanlarda. Malum, acı acıyı hatırlatır. Mutlu olmaya sebep, bahane arasa da insan, mutluluk kırıntısını süpürür yalnızlık duygusu.

Kimi zaman verilen bir selamın karşılığının alınmaması, kimi zaman yapılan bir iyiliğin maraza dönüşmesi, kimi zaman da beklenen bir hatır sormanın yerine getirilmemesi katmerin katlarıdır. Üstüne varolan fiziksel yalnızlık ve sese, nefese muhtaçlık binince yük altında ezilir, eziklenir insan. Bu yük altından kalkmak için, inançlıların en büyük dayanağı duadır. İnançsızlarınki belki çiviyi sökecek bir çividir. Belki de boşverebilmektir. Becerebilene çivi de çok, boşverebilme yetisi de. Ama ya beceremeyene?

Yalnız hissetmek bazen de hastalıkla, sağlıksızlıkla (ruh/beden farketmez), ihanetle, boşverilmişlikle katmerlenir. Zaten kabuk bağlayamamış bir yaraya tuz basmak bedende hangi hissi uyandırıyorsa, bu katmerlenme de ruhta aynı hissi uyandırır. Güçlüyse insan alteder, haddini bildirir bu katmer katmer yalnızlığın. Güçsüzse ama…

Güçsüzün gücüne güç katması için edindiğini sandığı eşi, dostu, arkadaşı, güçsüzlüğüne destekle dibe sürüklüyorsa insanı, insanoğlunun dönüp bir ardına bakması gerekir. Çünkü ya tanımlamada bir hatası vardır ya da seçimlerinde. Her seçimde ‚bu sefer izin vermeyeceğim buna’ diye diye yeşil kart dağıtmasi tamamen salaklık ürünüdür. Ama insan bu kadar salakken, etrafındakiler bu kadar mı akıllı olur be kardeşim? Kardeşim diyorum ama ortaya diyorum, alınmasın kimse. Yani bu kadar dibe vurmuşken bir el bile uzanmaz mı uçurumun dibine? Hay yanına koyduğumun dünyası, lan bu kadar mı zor? Bu kadar mı beceri gerektiriyor insan olmak, insan kalmak? Hayır tamam çok zor, ama zoru başaran birini bile bulamaz mı insan acil ihtiyaç halinde?

Ne demiş yazar? Yalnızlıklar, diş ağrısı gibi.. En çok da sancısı gece başladığı için olmalı… Ya da geçirmekte çok zorlandığı için insan tek başına. Bir de kendini ifade etme, kendini anlatma, dert/meram anlatma faslı vardir bu yalnızlığın, yalnız hissetmenin. Hatalı bile olsa insan, özrünü, kendini anlatmaya çalışarak dilemeye çalışır bazen. Ama en dibe vurduğunda insan, en dibindeyken yalnızlık hissinin, tırnaklarıyla kazıyıp derinleştirdiği uçurumda, vazgeçer meram anlatmaktan. Yürekli ama bir o kadar da umursamaz bir kabulleniş halidir bu. „Tamam lan senin eşşeğin kancık olsun“ der, koparıverir pamuk ipliklerini, bıçak sırtında dansederken. Sonu mu? Elbette ki dibe varınca ayağını istemeyerek de olsa, kimsesiz günahsızların günahında paysahibi olmamak icin sadece, yere hızla vurup suyüzüne çıkacaktır çaresiz yalnız. Her seferinde kuyunun dibi daha derinleşecek, her yere vuruş da aynı orantıda güçsüzleşecektir zamanla, acıyla, yalnızlıkla. Gün gelecek, yere vurduğu ayağın kuvveti yalnızı suyüzüne çıkarmaya yetmeyecektir çünkü. İşte o zaman geldiğinde, tek dileği yalnızın, yalnızlığını katmerleyenlerin insan olduklarını hatirlayip vicdan muhasebesine girişmeleridir. Ya hero ya mero diyip yine ayakları yere vuralım bakalım…

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘ (*)

Böyle demiş Baron Gobelyan ‚Memleketini Özleyen Yengeç“ kitabının „Menk Anunı ‚Haz Dzağig Trink’“ hikayesinde. Katlanacak insan acıya da, kedere de, tüm olumsuz duygulara da. Kozasından sıyrılan kelebek misali uçuşacak yine gün gelecek ama o gün ne zaman gelecek? Bilenler bilmeyenlere anlatsın sayın okur…

İşte bu hal ve şartlar altında, insanın elinden tek gelen yalnızlığından, yalnızlık hissinden iki satır çıkarıp bunu somutlaştırarak ilerde kanıt olarak kullanmak üzere bir köşeye çiziştirmektir. Çizikler biriktikçe vadesi dolan yalnızlık hissi değil, insanlık olsa da…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s