Daily Archives: 13/01/2012

“Çözümün parçası olmak istiyorsan sen de içinde olmalısın”

Standard

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney anısına verilen özel ödül dahil olmak üzere beş ödül alan ‘Gelecek Uzun Sürer’ 11 Kasım Cuma günü gösterime giriyor.

Filmde İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru, ağıt derlemeleri ile ilgili tez çalışması için birkaç aylığına Güneydoğuya doğru yolculuğa çıkar. Sumru’nun Diyarbakır’da tek başına kalmış yıkık dökük kilisenin bekçisi olan Antranik Amca’yla ve bölgede sürmekte olan ‘adı konulmamış savaşa’ tanıklık eden pek çok kişiyle yolunun kesişmesi, onu kaçınılmaz bir şekilde değiştirecektir. Sumru, üç ay boyunca kaldığı Diyarbakır’da peşinde olduğu ağıtların hikâyelerini ararken, kendi ertelediği acısıyla da yüzleşir.

Sumru’yu canlandıran Gaye Gürsel ve Diyarbakır’ın son Ermeni’si olarak tanınan Antranik (Anto) Dayı’yı canlandıran Sarkis Seropyan’la görüştük.

•           Sizi yıllar önce ‘Haziran Gecesi’ adlı dizide ufak bir rolle tanımıştık. Şimdi bambaşka bir rolde karşımıza çıkıyorsunuz. Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bugüne kadar neler yaptınız?

İstanbul Üniversitesi İşletme mezunuyum, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim aldım. Haziran Gecesi’nden sonra birkaç dizide daha rol aldım. ‘Kaybolan Yıllar’, ‘Elif Makber’ diye… Onun dışında ‘Dersimiz Atatürk’ filminde de ufak bir rolüm vardı. Televizyon dışında Kozmos Alfabeler isimli bir tiyatro grubumuz var orada da ufak bir oyun çıkartıyorum.  Ama iki yıldır televizyonda yokum.

•           Role nasıl hazırlandınız?

Birkaç ay süren bir hazırlık süreciydi. Hemşince çalıştık, Özcan’la Artvin’e gittik. Karakter hakkında çok konuştuk, kitaplar okudum, film seyrettim. Özcan’ın tavsiyesiyle okuduğum John Berger’in bir kitabı vardı A’dan X’e Mektuplar diye. Oradan hareketle günlük tutar gibi Harun gittikten sonra ona mektuplar yazmaya başladım. O bana çok yardımcı oldu. Karakterin geçmişini çok somutlaştırdı benim için. Duygularını ve güdülerini temellere oturttu. O mektuplar çok iyi geldi. Sonra Durukan’la Diyarbakır’a gittik, orada provalar yaptık. Sonra çekim için tekrar gittik. Çok müzik dinledim. Filmin çekim aralarında bile film izledim.

•           Sumru filmde meseleye biraz mesafeli bir karakter. Tam olarak içinde değil konunun. Gaye’nin meseleye mesafesi nedir?

Sumru da olanlara çok uzak bir kız değil aslında. O zaten Türkiye’de yaşayan bir vatandaş, ben de öyle, az çok fikrimiz var; çünkü televizyondan, haberlerden duyuyoruz. Ayrıca yakından biri, sizin sevdiğiniz biri, bu kadar, yani dağa çıkacak kadar işin içerisindeyse siz de bilgilisinizdir kaçınılmaz olarak. Sumru oraya gidince bazı şeylerle yüzleşiyor…

İnsanlarla birebir temas ettiğin zaman her şey çok daha farklı oluyor, acısını hissetmeye başlıyorsun. Öbür türlü daha uzaktan dinliyorsun. Bizim belki şu anda olduğu gibi. Kişisel olarak gazetelerden okuyordum, programları dinliyordum. Herkes kadar fikir sahibiydim. Ama bu rol gelince kitaplar okudum, daha çok araştırma yaptım, daha derinliğine girdim konunun. Fakat bütün bunlara rağmen, oraya gidip, orada yaşayan insanlarla konuşup onların acılarını ve hikâyelerini dinlemek, okumaktan bambaşka bir etki yaratıyor. Ne kadar bilsek de yüzleşmek ayrı bir şey.

•           Filmden sonra bakış açınızda neler değişti? Filmin sizdeki etkisi oldu mu?

Muhakkak oldu; özellikle bilmek ve uygulamak arasındaki aşamalarda oldu. Benim için bir ayırım yok, insanlar var sadece ve ayrımlar bizim bilincimizde. O yüzden kişisel sorumluluğumuzu almamız gerektiğinin altını kalınca çizdim. Çözümün parçası olmak istiyorsak, çözümün içinde olmalıyız; yani değişimin içinde olmak istiyorsak biz de değişmeliyiz.

Hepimiz eşitiz. İnsan ayrımına, ırk, din, dil ayrımına inanmıyorum. Hepimiz insanız, hepimiz aynı şeyleri hakediyoruz. O yüzden, olan bitenin ne kadar büyük acılara sebep olduğunu ancak yaşayınca fark ediyoruz.

Bir şeyi bilirsiniz konuşursunuz, derinliğine tartışırsınız ama bir şeyi hissedip, yaşayıp, anlayıp idrak edip bundan bir ders çıkartıp o dersi de hayatınızın her alanında uygulamak başkadır. Bende öyle bir hızlandırma yaptı. Bilmediğimiz şeyler değil bunlar, ama sorumluluğumuzu fark edip bu beraberliği biz yaratacağız. Yani devlet bir şey yapsın, önümüze gelsin değil. Biz de bir çok şey yaratacağız. Kendi sorumluluğumuzu almak gerektiğini çok daha net gördüm ve kendi adıma o aşamaları kat ettim. Her alanda. Sırf bir meseleyle ilgili değil. O yüzden bu filmde olmaktan da memnunum.

• Çekimler nasıldı?

Sette Hemşince-Ermenice, Kürtçe konuşuluyordu, ses ekibimiz İran’dan geldiği için onlar kendi aralarında Farsça konuşuyordu, onlarla anlaşabilmek için İngilizce konuşuyorduk. Dört dil vardı filmde. Yaşar Kemal’in ‘Binbir Çiçekli Bahçe’ kitabındaki gibiydi. Hepimiz bir amaç için odaklanmışız, güzel bir birliktelikti.

Sarkis Seropyan filmde Diyarbakır’ın son Ermenisi Antranik Amca’yı (Anto Dayı) canlandırıyor

‘Yabancısı değildim ama biraz daha aşinası oldum’

•           Ermeni kilisesi filmin neresinde duruyor? Neden filmin içerisinde Ermeniler de var?

Filmde, Kürt kesiminin daha taze kayıpları öne çıkarıldı. Ermeni kayıpları daha eskiden olmuştu ve Anto dayı Diyarbakır’da kalanların sonuncusu gibi gösteriliyordu. Onun için vardı Ermeniler filmin içinde. Ermenilerin çektiği acıları daha sonra Kürtler çekti. Bundan bir ders çıkartmak mümkün. Bu zaten görülüyor ve konuşuluyor ama filmde bunu da hatırlatmak, altı çizilmek isteniyor. Bunlar daha önce de yaşanmıştı. Bu yüzden Ermeniler burayı terk etmişti, son kalan Ermeni de Anto Dayı’ydı. Ne yazık ki, Anto Dayı akli melekelerini yitirmiş olarak Ermeni hastanesinde yaşıyor.

•           Özcan, Anto Dayı’yı tanır mıydı?

Diyarbakır’da yaşlı insanların belleğinde Anto Dayı, Anton Amca olarak hâlâ yerini koruyor. Diyarbakır’da kiliseye ayak bastınız mı mutlaka biri size Anto Dayı’yı anlatır. Duymuş olmalıydı ama senaryodan sonra bir gezi video kaydını izleyip daha iyi tanıdı. O videoda Anto Dayı bize kilisenin kilitli kapısını açıyor ve izahat veriyordu. Anto Dayı’nın oradaki kıyafetinin aynısını giydirdi filmde bana. Hırka ve aynı renk gömlek…

•           Hiç sinema deneyiminiz olmamasına rağmen bu rolü oynamayı nasıl kabul ettiniz?

Özcan’ın istediği Anto dayı’yı oynamaktan ziyade benim kendimi oynamamdı. Çünkü ben Anto Dayı’yı oynasaydım belki de çok başarısız olacaktım. Çünkü benim diğer arkadaşlarımın aksine hiç tiyatro deneyimim ve kabiliyetim yoktu. Okul müsamerelerinde tiyatro koluna seçilirdim ama dekorları taşımaktan öte gidemezdim. Başrol verirler, başarısız oldum diye değiştirirlerdi; çünkü iyi rol yapamazdım. Özcanı çok sevdiğim ve çalışmalarında yardımcı olabilirim diye razı oldum, Özcan’ın istediği benim Anto Dayı rolü yapmamdan öte kendi kendimi oynamamdı. Havaya gireyim diye beni bir gece kilisede yatırmaya bile kalkıştı. Türkçe söylemem gereken bir cümleyi yanılıp Ermenice söylediğimde, “Böyle daha iyi oldu” deyip öyle bıraktı.

•           Filmden sonra bir şey değişti mi sizin için?

Diyarbakır’ı değil ama Suriçi’ni çok iyi biliyorum. Yeni Diyarbakır’ı bilmiyorum. Benim için Diyarbakır, Suriçi’nde, kiliselerin olduğu, küçelerin, dar sokakların olduğu Gâvur Mahallesi dedikleri, Keldanilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin yaşadığı, Abdullah Demirbaş’ın belediye başkanlığı yaptığı yer. O şehrin yabancısı değildim ama biraz daha aşinası oldum. Yankesicilerine varana kadar. Hatta o elini cebimde yakaladığım yankesiciyi bile bazen özlüyorum.

 

http://www.agos.com.tr/cozumun-parcasi-olmak-istiyorsan-sen-de-icinde-olmalisin-105.html

Videolar / Görseller

Standard

Aris Nalci’nin hazirlayip sundugu Gamurç (Köprü) programinda Dznunt’u anlatiyor (IMC TV):

Gamurç (Köprü) – Dznunt

Nar Taneleri (IMC TV – 8 Bölüm)

Nar Taneleri – Bölüm 1

Nar Taneleri – Bölüm 2

Nar Taneleri – Bölüm 3

Nar Taneleri – Bölüm 4

Nar Taneleri – Bölüm 5

Nar Taneleri – Bölüm 6

Nar Taneleri – Bölüm 7

Nar Taneleri – Bölüm 8

6-7 Eylul hakkinda bir reportaj:

6-7 Eylul Olaylari

288. Madde  ile ilgili bir konusmasi:

288

Gelecek Uzun Sürer – Fragman:

Gelecek Uzun Sürer – Jenerik Müzigi:

Gelecek Uzun Sürer – Ororatzayn:

Eski Bir Dost: Balyanlar Belgeseli

 

“Biz Hrant Dink kadar cesur değiliz”

Standard

Agos gazetesi bundan 15 yıl önce bir grup Ermeni aydının bir araya gelmesiyle kuruldu. Onlardan biri de kartvizinde ‘soğutma ustası’ yazan Sarkis Seropyan’dı. Gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapan Seropyan “Agos hep sol ve eleştirel bir gazete olacak,” diyor

Sarkis Seropyan (75) bir gazeteci, tanıyanlar onu Türkiye’nin yaşayan en bilgili aydınlarından olduğunu düşünüyor. Onun en önemli özelliklerinden biri de 60 yaşında Agos‘un kurucu kadrosunun içinde yer alması. İlk sayısı 5 Nisan 1996’da yayımlanan ve bu yıl 15 yaşına giren Agos gazetesinin doğum günü vesileyle bir araya geldiğimiz Seropyan’la gazetenin ilk günlerine gittik. Ermeni kimliğinin işkence çektiği günlerde yayımlanan, Kürt meselesinin bile Ermenilere atfetildiği o günlerde bir grup insanın büyük bir cesaretle yayımlama kararı aldığı Agos, sözcük anlamıyla ‘sabanın suda açtığı ark’ anlamına geliyor. 1915’te askeri doktor olan büyük dedesini kaybeden, ailesinin büyük kısmı dağılan Sarkis Seropyan üç kuşaktır İstanbullu olan bir Ermeni. Ortaokuldan sonra okuyamamış ve ‘soğutma ustası’ olmuş. Ama bir yandan da okuyup yazmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve 60 yaşında kendisini Agos‘ta anadilinde yazı yazarken bulmuş. Hrant Dink’in öncülüğünde ‘suyun aktığı yer’ imgesi ile 15 yıl önce başlayan Agos‘un hikayesiniCangülüm Anahit ve Kazben kitabının da yazarı olan Sarkis Seropyan’la konuştuk.

– Bundan 15 yıl önce Agos‘u çıkartmaya karar verdiniz. O günlere geri dönelim mi?
– Benim o zamanlarda bir dükkanım vardı, 1995 yılında Hrant Dink bana geldi ve ‘Bir gazete kuruyoruz, var mısın ağabey?’ dedi. Ben de hiç nazlanmadan ‘Varım,’ dedim. Birkaç arkadaşla birlikte aylık bir dergi çıkarmayı ve orada bir şeyleri yazmayı zaten istiyordum. O güne kadar günlük gazetelerde ve sanat dergilerinde Ermenice yazı yazmışlığım da vardı. Ama daha çok seyahat yazıları ve güncel meselelerle ilgiliydim, politik konulara girmezdim. Bir araya geldikten sonra kafamızda gazeteyi tasarlamaya başladık. Gazetenin ilk kurucuları tanıdıklarımdı zaten, yaşça hepsinden büyüktüm.

PASKALYA, DOĞUM GÜNÜMÜZ
– O isimleri hatırlayalım mı?
– Tabii iyi olur. (Elindeki fotoğraflara bakarak) Hrant Dink, Luiz Bakar, Harutyun Şeşetyan, Anna Turay, Sarkis Seropyan, Arus Yumul, Sendi Zurikoğlu, Diran Bakar, Setrak Davuthan, Nıver Lazoğlu ve birkaç kişi daha…

– Siz o zaman 60 yaşında mıydınız?
– 60 mı oluyor bakayım, 1935 doğumluyum evet 60 yaşımdaymışım. Bu saydığımız kişilerin dışında o fotoğraflara girmeyen, giremeyen, girmek istemeyen arkadaşlarımız vardı. İsim saymak gerekirse Anna Turay’ın iş arkadaşları, yazarçizerlerden Ümit Kıvanç, Kemal Gökhan Gürses, Ragıp Duran. Ve 96’nın nisan ayında artık gazeteyi çıkarmaya karar verdik. Birinci sayımızı bir Paskalya Bayramı arifesinde çıkardık. Bu yüzden de Agos‘un yıldönümü hep Paskalya Bayramı’nda kutlanır. Önümüzdeki pazar (bugün) hem Paskalya’yı hem de Agos‘un yaş gününü kutlayacağız.

– Özel bir 15. yıl programı var mı?
– Hayır, biz 19 Ocak 2007’den beri öyle coşkulu kutlamalar yapmıyoruz. En son 10. kutlamamızı hep beraber yapmıştık. Yılbaşına da yakın bir tarihti. Hrant’la son eğlencemizdi o. Vur patlasın çal oynasın Hrant’ı oynatmıştık o gün.

DÖRT SAYFA ERMENİCE ÇIKIYOR
– Agos yıllar içerisinde nasıl bir etki uyandırdı sizce Türkiye kamuoyunda?
– Agos ilk yayımlandığı zamanlarda biriki tanıtım toplantısı yaptık. O toplantılardan biri de Gazeteciler Cemiyeti’nde yapılmıştı. Bu kokteyle Ermeni cemaatinden önemli kişiler geldiği gibi, Türk basınından da hayli etkili insan gelmişti. O günlerde kendimizi iyi tanıtabiliyorduk, insanlar kuyruğa girip abonelik kaydı yaptırıyordu. Ama o arada bizim cemaatimizden negatif bazı kişiler ‘Yahu ne kadar ömrü olacak ki böyle bir gazetenin, bir senelik abone olma, altı ay yeter, nasıl olsa altı aya kadar batar,’ diyordu. Hatta hiç gelmeyenler vardı, inkar edenler vardı, ‘Bunlar Ermeni alfabesine, Ermeni harflerine ihanet ediyor,’ diyenler vardı. Bir-iki sayıda biraz cesur sayılabilecek, devleti eleştiren yazılar çıkınca ‘Bunlar bir yerden güç alıyorlar, bunlar MİT yahu,’ bile dediler. İşin garip tarafı, biz bunları diyenleri tanıyorduk.

– Bunları Ermeni cemaati mi söylüyordu?
– Ne yazık ki hem de en ileri gelenleri. Bir ismi tepkilerimizle susturduk, hatta bayağı sert bir tepki göstermiş olmalıyız ki artık pek konuşmuyor. Ondan önce konuşur, yazardı. Bütün bunlara karşın, kimsenin adamı, kimsenin yakını olmadığımız için içimiz rahattı.

– Siz gazetenin Ermenice sayfalarının editörlüğünü yapıyorsunuz değil mi?
– Başlangıçtan beri Ermenice yazabildiğim için belki Ermenice sayfalarla ilgileniyordum. Ama zaman zaman başka sıfatlarım oldu, hatta yargılandım, ceza yedim. Bugün 24 sayfalık gazetenin dört sayfası Ermenice çıkıyor. Ve bu Ermenice çıkan sayfalar çeviri değildir. Ermenice sayfalarda özgün yazarlarımız var, onlar Türkçe sayfalarda yok.

Ermeni algısını değiştirdik
“Agos’un Ermenilerin Türkiye’de tanınmasına, en azından artık negatif değil de, pozitif tanınmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Zaten en baştan beri amaçlarımızdan biri de buydu. 60 bin civarında olduğu tahmin edilen İstanbul Ermeni toplumunun (çünkü hiçbir nüfus sayımında Ermeniler sayılmamıştır) yüzde 80’i Ermenice okuyup yazamıyor. Bu yüzden Ermenice yayın yapan gazetelerin tirajı düşüyor ama Agos’un tirajı yükseliyordu. Çünkü Agos, Ermenice okuyamayan ama bu yüzden de kendilerini Ermenilerden uzak tutanları muhatap aldı. Karşı olanlar, küfredenler de yok değildi. Onlara bir sözümüz yok ama Ermeniyi düşman bilen dürüst insanlar Agos’u okumaya başlayınca kendisine öğretilenlerin yanlış olduğunu görüyordu. O günlerde Hrant ‘Oraya sakın gitme,’ denilen yerlere gitmiş, önce yuhalanmış ama sonunda oradan sarmaş dolaş çekilmiş fotoğraflarla ayrılmıştır. Bu, Agos’un tutumu sayesinde oldu ve Hrant’tan başka biri buna cesaret edememişti, ondan sonra da kimse ceserat edemedi. ‘Agos değişti,’ diye bir kanı varsa şundandır: Agos’un değiştiğini zannedenler Hrant’ın olmadığını fark edenlerdir. Biz Hrant kadar cesur değiliz galiba.”

Saldırganları pencereden izliyorduk
– Agos’u çevreleyen bir baskı, kuşatma süreci başladığında Agos çalışanları olarak neler yapıyordunuz?
– Pencereden izliyorduk onları. Her hafta yeni bir grup geliyordu. Bir gece ansızın geleceklerini söylüyorlardı, ‘ya sev ya terk et’ diye bağırıyorlardı. ‘Ya sev ya terk et’ sözü beni çok kızdırıyor. Çünkü ben kimsenin sevgisini ölçemediğime göre, kimse de benim sevgimi tartamaz. Bu söz dağda taşta, duvarda, her yerde karşıma çıkıyor. Bir keresinde Tunceli’de bile karşıma çıktı. O cümleyi görünce ‘Benim geleceğimi nereden duydunuz da, bunu yazdınız?’ diye takıldım, o sırada orada olan bir Kürt ‘Onu senin için değil, bizim için yazdılar,’ demişti. Geçen sene Van-Çatak karayolunda gidiyorduk, yeni yakılmış henüz dumanları tüten bir ormanlık alan gördüm. ‘Yangın mı çıktı?’ diye sorduğumda jandarmanın yaktığını öğrendim. PKK artık orada saklanmasın diyeymiş. Bunlar mı seviyor şimdi vatanı, ormanını yakan vatanını sevebilir mi? Biz gerçekten seviyoruz burayı, artık sağır sultan bile duydu bunu.

– Agos’un isim babası kim?
– Agos’un ismini gençler koydu esasında. Gençleri topladı bir gün Hrant: ‘Agos mu, Parev mi?’ diye sordu. Agos’un kelime anlamını öğrenince, ‘Agos olsun,’ dediler. Ama hakkını yemeyelim Agos ismini ilk ortaya atan o dönem Ermenice sayfalarını yapan Rupen Maşoyan’dı.

– Bundan sonrası için hedef ne?
– Yolumuza aynen devam ediyoruz. Bir gün Hrant’la konuşurken ‘Agos’un önemini sen bile tam olarak anlayamadın ağabey, gün gelecek anlayacaksın. Agos’tan önce ve sonra diye iki milat olacak,’ dedi. Dediği doğruydu ama ben o sözü biraz değiştiriyorum artık ‘Hrant’tan önce ve Hrant’tan sonra’ diye. Evet Agos’la çok şey değişti ama bunlar Hrant’la değişti. Biz yine Agos’u Hrant’ın çizdiği yoldan devam ettirmeye çalışıyoruz; yani sol, eleştirel ve her zaman inandığı doğruları savunan bir gazete olacağız.

 

17.04.2011 Müjgan Halis

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/04/17/biz-hrant-dink-kadar-cesur-degiliz

 

 

  • 17.04.2011

“Türkiye’de Ermeni olmak depremi beklemek gibi”

Standard


Agos’un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan’a göre Hrant Dink’in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..

Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan’a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı’nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink’le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink’le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye’deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan’a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan’ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: “Hrant’ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi.”

– 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nda İstanbul’da mıydınız?
– Yalova’daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul’a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00’da yola çıktık. Büyükada’ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: “Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk’ün evine bomba koydular.” Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul’u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.

– O sırada kaç yaşındaydınız?
– Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü’nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy’e oradan da Şişhane’ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.

– 6-7 Eylül’de evinize zarar vermemişler miydi?
– Hayır. Çünkü Tarlabaşı’nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk’tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de “Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin,” diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.

 

– Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs’tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
– Operasyonların başlangıcı Abdülhamit’e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: “Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.” Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… 20 Kura Askerlik’te amaç 20’den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa’nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün “Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi,” diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti’ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP’ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit’e kadar. Çünkü CHP’nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa’ya karşı Demokrat Parti’ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları’nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.

– Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
– Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: “Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım.” Hrant Dink’ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, “10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz,” diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da “Gidecektik, nasıl unuttuk,” derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.

– Ne değişti ki?
– Hrant’ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.

– Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
– MHP’nin tavrı zaten belli. CHP’nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti’ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP’yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP’nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP’nin, Türkiye’yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran’a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.

Yayın tarihi: 16 Eylül 2007, Pazar, Sabah Gazetesi Eki
http://www.sabah.com.tr/2007/09/16/pz/haber,FF54CC098C6C4F3C8AFADA2527B05E6D.html

 

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Standard

Sarkis’in anlatmadığı göç ‘masal’ı

Celal BAŞLANGIÇ

17 Mayis 2004

Demokratik Türkiye Girişimi’nin düzenlediği ‘Ermeni Masalı’ gecesinde anlatıcı Sarkis Seropyan’dı. Ermeni mitolojisinden Ermeni masallarına uzanan anlatımında değinmediği bir ‘masal’ vardı Seropyan’ın, daha doğrusu ‘yaşanmış bir acı gerçek’

 

Fazilet ve alçakgönüllülük anası, üreme ve bereketli sular tanrıçası Anahit’i anlatıyordu. Ardından Ermenilerin fırtına, yağmur, bulut, ateş, güç ve zafer tanrısı Vahakn’a geçiyordu. Sırada Ermenilerin en eski tanrılarından Ara ile Asur Kraliçesi Flamiram’ın yani Semiramis‘in öyküsü vardı. Elçileriyle mektup göndermişti Flamiram, “Sana hitap ediyorum ey yakışıklı Ara. Sen benim eşim olup Ninova’ya ve benim dünyama hükmetmeyi reddettin, kalbin Ararat’ın ebedi buzlarından daha sert” diyor ve “Geri dön” diye çağırıyordu Ara’yı. Elçilere “Ninova’ya dön ve dünyaya hükmeden güneşine buzlarımın ancak kabuğum olduğunu, bu kabuğun içinde ise iki aşkın alevlerinin yükseldiğini anlat” diyordu Ara. Bu iki aşktan ilkinin vatanına, ülkesinin dağlarına, nehirlerine ve ağaçlarına; ikincisinin ise eşi Nuart‘a karşı olan sevgisi olduğunu anlattıktan sonra kesin bir tümceyle bitiriyordu mektubunu:

Ölümsüzlük önersen bile, ben Nuart’ımı alçaltmam.”

Böylece uzayıp gidiyordu Sarkis Seropyan’ın peş peşe dizdiği masallar Beyoğlu’ndaki Tiyatro Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi’nde. Demokratik Türkiye Girişimi ‘halkların kardeşliğinin izlerini sürmek, bir halkın varlığının nasıl diğerlerinin varlığıyla iç içe olduğunu göstermek, farklılıkların aynılığını sergilemek için yola düşülecekse en iyi yol bütün bu halkların masallarının izlerini sürmektir’ diyerek ‘Masalların Düğünü’ adı altında bir dizi etkinlik düzenlemişti. İlk etkinlik ‘Kurmançi Masal’dı. İkinci etkinlik ise ‘Ermeni Masalı’ydı ve anlatıcı Agos gazetesinden Sarkis Seropyan’dı.


Bir yol hikâyesi

“Bana masal anlatılmadı” diye başladı Seropyan, “Bana anlatılan masal, tehcirde Karadeniz sahilinde başlayan, Eğin’de süren ve Malatya’da bir yetimhanede noktalanan bir yol hikâyesiydi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin ve dayımın geçtiği yoldan bahsediyorum. Hep bunu anlattılar bana. Gece uyumam için ninni yerine bunu anlatırdı annem, anneannem. Sonra başka bir ülkede dayımı buldum. O da aynı masalı anlattı bana. Bu masalı size anlatmak istemiyorum, sizi üzmek istemiyorum. Çünkü gerçekten ağır bir masal.”

Seropyan’ın o akşam anlatmadığı masal 1900’lü yılların başında Gümüşhane’de başlıyordu. Anne dedesi Paranok Avadisyan askeri doktormuş. İstanbul eşrafından bir adamın Hasköylü kızıymış anneannesi Zaruhi. Küçükken Rum okuluna gitmiş. Bu yüzden Gümüşhane eşrafı geceleri doktor Avadisyan’ın evinde toplandıklarında karıkoca aralarında Rumca konuşurlarmış; “Çayı demledin mi, kahve ikram ediyor musun” gibisinden.

1899’da evlenmiş Paranok ile Zaruhi. 1900’de Sarkis’in dayısı Bağdik doğmuş. 1908’de de annesi Nuart-Roza. Sonra küçük teyzeleri… 1915’te ‘tehcir’e başlarken Mutasarrıfın emriyle öldürülür doktor Paranok. Sarkis’in anneannesi Zaruhi, bir erkek, iki kız çocuğu ile birlikte sürgüne gönderilir.

Ermeni kafilesi Eğin üzerinden Suriye’ye doğru yola çıkarken Zaruhi en küçük kızını da komşuları ‘başefendi’ye bırakır.

Hayat kurtaran şaka

Kafile Eğin’e geldiğinde karakolda görevli polisler Zaruhi’nin Rumca konuştuğunu duyunca “Siz Rumsunuz. Bunu kanıtlayın, sürgünden kurtulun” derler. Bir telgraf çekilir Gümüşhane’ye. “Doktor Paranok Avadisyan’ın ailesinin Rum olduğunun işarı” diye. Ancak cevap gelmez. Bu arada birlikte geldikleri kafile yola devam eder. Yalnızca Avadisyan ailesi kalır Eğin’de. Yani bugünkü Erzincan’ın Kemaliyesinde, Bu kez iki katı para ödenerek ‘cevaplı telgraf’ çekilir. Cevap ‘Evet Rum’dur’ diye gelir. Aslında karıkoca aralarında Rumca konuşurken doktorun evinde toplanan Gümüşhane eşrafının “Eşiniz Rum mu” sorusuna doktor Paranok’un şaka olsun diye verdiği ‘Evet’ yanıtı kurtarmıştır hayatlarını. Bir yıl kadar Eğin’de ağaçların arasında yaşarlar. Terk edilmiş evlerde buldukları yiyeceklerle karınlarını doyururlar.

Aile sonunda Malatya’daki Amerikan Yetimhanesi’ne yerleştirilir.

“Anneannem öğretmenlik yapmış orada. Annem daha küçük, yedi yaşında. Aile yetimhaneye yerleşince o sıralar 16 yaşında olan dayısı Bağdik ‘Beni almazlar’ diye ayrılmış yanlarından. Zaten annesinin ve kardeşlerinin de son görüşü bu olmuş. Annem yetimhanede protestan eğitimi almış. Ölene kadar da bu nedenle hep gece gözlerini kapatarak dua etti. Kendi evlatları yetmezmiş gibi Gürün tarafından gelen kafilede bütün ailesini yitiren bir kız da gelip anneanneme ‘Kimsem yok, ben senin kızın olayım. Çocuklarına bakarım’ demiş. Yola çıkarken en küçük çocuğunu komşuları ‘başefendi’ye bırakan anneannem de kabul etmiş bunu. Sonra İstanbul’a dönerlerken 1918’de Sivas’ta bir Ermeni usta ile evlendirmişler ‘sonradan olan’ teyzemi. O teyzem bana gerçek teyzelik yapmıştır. O ve çocukları öz akrabalarım gibi kalmıştır. O teyzem birkaç yıl önce Fransa’da öldü. Anneannem ile annem İstanbul’a döndükten sonra Mahmutpaşa’da trikotaj atölyelerinde çalışıyor anneannem.”

Öykünün burasında bir soluk alıyor Seropyan. “Anneannem hayatında kimseye beddua etmemiştir” diyor, “Bir tek kocasını ölüme gönderen mutasarrufa beddua etti. O adam da Cumhuriyet’in ilanından sonra İstiklal Mahkemesi’nde idama mahkûm edildi ve Beyazıt Meydanı’nda asıldı.”

Bulunamayan teyze

İstanbul Radyosu’nun kurulmasından sonra çok aramışlar, techcire giderken koşuları ‘başefendi’ye verdikleri küçük teyzelerini. ‘Başefendi’nin adıyla radyodan sürekli anons ettirmişler ama bulamamışlar.

Malatya’da yetimhanede ailenin yanından ayrılan dayısı Bağdik’in öyküsüne gelince…
“Dayım açıkgöz bir adam. Kaçak göçek, asker kıyafetleriyle Trabzon’a kadar gidiyor. Gemiye binip İstanbul’a kaçıyor. Zengin olan anneanesiyle dedesini bulacak. Ancak onlar bir süre önce ölmüşler. Köprü altında yatıyor. Sonra İstanbul’u işgal eden İngilizin yanında iş buluyor. Deniz motorunda çımacılıktan kaptanlığa kadar yükseliyor. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılmak isteyen Çerkez Ethem’i tekneyle İstanbul’dan Anadolu’ya kaçırıyor. İşgal orduları çekilirken ‘Sen de bizimle gel, yoksa başın belaya girer’ diyor İngilizler. O da Yunanistan’a gidiyor. Yani 25 yaşından sonra yeni bir hayat kuruyor kendisine Yunanistan’da. Hatta bu arada Yunanistan’a kaçan Çerkez Ethem gidip buluyor dayımı. Oturup konuşuyorlar.”

Bağdik, önce Anadolu’da, sonra da Yunanistan’da kendine iki ayrı yaşam kurduktan sonra bir üçüncüsünü daha gerçekleştirir.

Yunanistan’da işleri iyiymiş Bağdik’in. Kamyonları falan var. 1946’da Ermenistan nüfusunu artırmak için sınırlarını açınca satmış bütün malını mülkünü. Altına çevirmiş. O altınları da bir borudan yaptığı asasının içine doldurmuş. Ver elini Ermenistan…

Açlık, sefillik var Ermenistan’da. Her hafta bir altın bozdurup üçüncü bir hayat kuruyor kendisine. Anneannesinin ve annesinin bir daha göremediği dayısı Bağdik’i gidip buluyor Ermenistan’da Seropyan:

“Gidip oturdum karşısına. Bana anlatmasını istedim Eğin’de, Malatya’da yaşanılanları. Anneannemin, annemin anlattıklarını kelimesi kelimesine aynen tekrar etti bana sabaha kadar. Her şey aynen örtüşüyordu. Söz birbirliği yapacak halleri yok. Ama aynı şeyleri, neredeyse aynı kelimelerle anlatıyorlar yaşadıklarına ilişkin. Bu yüzden şimdi bana kimse yaşananların yalan olduğunu iddia etmesin.”

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak Seropyan ortaokuldan sonra çalışıyor. Anneannesi ve annesi ile tek göz bir evde yaşıyorlar. Evi hizmetçilik yaparak geçindiriyor anneannesi. Bir buzdolapçının yanında başlıyor işe Seropyan. İşleri geliştikçe Tarlabaşı’ndaki tek oda yoksul evi, iki odalı, daha derli toplu bir konuta dönüşüyor. Sonra kendi işini açıyor Seropyan. Ama bu arada sürekli okuyor. Ermeni gazetelere yazılar yazıyor. Çeviriler yapıyor. 1995’te yani tam 60 yaşından sonra da gazeteciliğe başlıyor.

Başka öyküler de var

Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ daha çok öykü var. O geceki ‘Ermeni Masalı’nı, aynı kaynaklardan beslenen farklı etnik kökendeki duyarlı insanların aynı duyguları hissedeceğini örnekleriyle çoğaltıyor Seropyan.

“Bin bir halkın bin bir masalıyla Anadolu’yu, onun bereketini, cömertliğini, zenginliğini anlatalım istedik” diyerek ‘Masalların Düğünü’ etkinliklerini düzenliyor Demokratik Türkiye Girişimi. Amaçları ‘Nasıl bir demokrasi istiyoruz’ sorusunun yanıtını Anadolu ve Mezopotamya halklarının sözlü tarihinin bir unsuru olan masallarda aramak, kültürel farklılıkları, bölen parçalayan değil esasen bu toprakların her bir damarı olarak vazgeçilmezliğini ortaya koymak ve bütün halkların eşit-özgür birliğini  ‘birbirini anlama’ çabası etrafında yorumlama.

Sırada Yezidi, Çerkez, Arap, Laz, Türkmen, Zaza masalları var. Bunların sonrasında da Rum ve Yahudi masalları da olacak. Masallar anlatıldıkça, herkes ‘anlatılmayan masallar’ı da öğreniyor. Aynen Sarkis Seropyan’ın ‘anlatmadığı’ ama çocukluğunda hep ninni yerine dinlediği ‘masal’, daha doğru ‘yaşanmış acı bir gerçek’ gibi. Demek ki masallar birbirlerine değdikçe çoğalıyor!

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116570

Üfürükten Teyyare (19.04.2008)

Standard

Ufurukten Teyyare

Ne cok olmus yazmayali. Kiytirik ‚havadan sudan’ ve kutlama vs yazilarimi sayma, ne kaldi geriye…

Ne oldu ki bu kadar zamanda? Cok sey. Mahkemeler, hastaliklar, sagliklar, dogum gunleri, yildonumleri, ölümler, dogumlar… Cok da onemli sey olmamis galiba yazasim gelemedigine gore… Aslinda yazamamamin en buyuk sebebi ve etkeni evdeki kalabaligimizin artisi. Firsat olmuyor artik birakin blogu, bilgisayar basina bile gecmek… Cok da ihmal ediyorum herseyi, herkesi. Oyle olmali ki ne telefonum ne de kapim caliyor artik. Ama onlar da beni ihmal ediyor ne yapayim, tek basima coook zor oluyor hersey gun icinde. Aksama da takviye alabilince ancak gunduzden kalan islerimi tamamlayabilip geceyarisini cook gece yatabiliyorum ki sabaha karsi 4 veya 6 gibi ‚acim ben, doyur beni’ ingaaa’siyla kalkabileyim. Yani butun haftam gunde 3-5 saat uykuyla gecince korkunc nallet bir kisilik oldum.

Agirligim cok haneli degerleri bulunca cikolata ve abur cubur miktarini azaltmam icap ediyor. Bir de yaz ‚tatili’mi gerceklestirmek icin de aynisi gerek, malum, torenler, deniz, havuz icin icine girebilecegim kiyafetler lazim…. Ve fillere uygun abiye kiyafet uretilmiyo 😀

Facebook manyakligimdan kurtulamadim. Tum resimlerim, arkadaslarim orda. Belki de ondan biraz bosladim bloglarimi kimbilir. Umarim telafi edebilirim. Belki de artik yazmaya deger seyler yasayamiyorum. Yoksa artik kasarlandim da ‚amaaan benimki de hayat mi, milletin basina gelene bak ben de bortu bocek yazilari yaziyorum’ diye dusunuyorumdur.

Bilmiyorum artik nicin ama yazasim yok. Neredeyse 1 aydir cok icten birsey yazmak istiyorum cok guclu bir onurlu kadina, yazamiyorum. Elime kaleme gitmiyor derler ya, oyle. Icimi dokemiyorum niye bilmiyorum…

Kalemim mi kirildi, icim mi daraldi, yoksa ilham periciklerim beni kaderimle basbasa mi birakti bilmiyorum ama yazamiyorum artik…

Neyse… Birseyler dokulebilince klavyemden yazicam yine umarim…

Kaliniz saglicakla…

19.04.2008

Zadig (23.03.2008)

Standard

Zadig

Kirmizi yumurta, cikolata tavsan, paskalya coregi

Burada daha 12 olmadi saat. Yani hala Pazar. Yani hala Zadig…

Demek ki daha gec kalmadim kutlamaya…

Yilbasi/Noel zamani da ayni duygular icindeydim… Eski gunlere bir ozlem oluyor insanin icinde boyle gunlerde…

Yaslaniyor muyuz ne???

Ozlediklerimi siralayinca coook eskilere gittim…

Hala insanca duygularin varolduguna inanilabilen gunler….

Elimizde yumurta-coreklerle muslumani-hristiyani ayirt edemedigimiz ve kapi kapi dolasip dagittigimiz, karsiliginda baska renklere boyanmis yumurta ve cikolatalara sahip oldugumuz gunler…

Deyim yerindeyse ‚silah zoruyla’ gidilen ‚buyuk’ ziyaretleri (gnkamayr, aile buyukleri) ve kiliseler…

Khtum gecesi yayanin evinde yenilen topigin, midya dolmasinin tadi…

Rahmetli Hayganus Morak’in ‚teped tnem gi dzagi’ diye dalga gectigimiz pirinci bol, sapana tas olarak da kullanilabilecek sertlikteki zeytinyagli yaprak sarmalari…

Yayamin zerdesi…

Eve senede 2 (Zadig-Dznunt) giren pastirmayi gorunce gozleri isil isil olan rahmetli Roza yayamin huzur veren yuzu…

Buyuklerin agir gun dedikleri avak urpat’ta yapilmayan isler listesi…

Avak hinksapti gunu viktorya kumas boyasiyla, kalaylanmis kocaman eski bir bakir tencerede ozene bezene boyanan, sonra da yagli bir bezle parlatilan yumurtalar…

Pastaneci Ercan Abi’nin malzemelerini verdigimiz corekleri orup firininda pisirerek evlere servis yapmasi…

Pazar gunu kilisede karsilasilan o heyecanli kalabalik…

Rahmetli Snork Badriark zamaninda girmeye destur olmayan badriarkarana girip de elini opmem, karsiliginda koro uyelerine verilen yumurtaya ortak olmam ama rahmetlinin ‚aaar ar paytz meg had ar’ demesi (feci yozgatliydi rahmetli, isiklar icinde yatsin)…

En cok sogan kabuguyla boyanmis o kahverengi-turuncu arasi renge burunmus yumurtalar huzunlendirirdi beni… Sanki yumurta boyasi alacak parasi olmayanlar, fakirler soganla boyarlardi yumurtayi… Ne biliyim kucuktum iste oyle gelirdi bana…

Sonra 2001 Zadigi… Yeni tanistigim ‚sozlu’mle ilk, ailemle son Zadig’im…

Daha devam edebilirim, ozlemini duyduklarimi sayfalarca yazabilirim ama burada bir nokta koyayim…

Hersey gibi Zadig de eskiden daha guzeldi.

Bu sene kapidan baktirip kazma kurek yaktiran Mart’a denk gelmesi sonucu burada lapa lapa karli bir zadig yasadik…

Eski gunlere ozlem kendimizde de basgosterdi. Eskiden suslenip puslenip hazirlandigimiz Khtum/Zadig yerini esofmanlarla oturdugumuz bos bir tatil gunune birakti.

Buyukler telefonla, arkadaslar sms/mail/facebook’la kutlanacak bu zadigde de, tipki son yillarda oldugu gibi… Bir de ‚Krisdos haryav i merelots/orhnyal e harutyun Krisdosi’ diyecegiz 2000 yildir ayni seyi dememize ragmen yeni bir mujde verirmis gibi de sevincli olacagiz bu gun de…

Zadig, Gagant, Dznunt olsun, eski gunlere ozleminiz artmasin… Her gelen sene bir oncekini aratmasin…

Renkli yumurtaniz, cikolataniz, coreginiz ve en cok da mutluluk ve umudunuz bol olsun bu Zadig…

Adet yerini bulsun, ben de soyliyim, eksik kalmasin
Krisdos haryav i merelotz
Orhnyal e harutyun krisdosi

23.03.2008

Hayat Arkadasi (11.01.2007)

Standard

Hayat Arkadasi

Insanin beraber yaslanmak icin sectigi ve hayatini ‚sonsuza kadar’ birlestirdigi insana verilen bu ismin altinda hep daha derin bir anlam aramisimdir. Insan cok badireler atlatir hayat arkadasiyla. Once arkadaslik, flort, icabinda ailelere baskaldiri, sonra evlilik, telas, coluk cocuk derken yillar gecer. Cok guzel, cok zor, neseli, huzunlu her turlu zaman gecer beraber. Ve bir gun ‚o gun’ gelir. Insanin hayatini beraber sonlanacagini dusundugu, aksi bir dusunceyi aklina bile getirmedigi o ‚hayat arkadasi’ artik hayatinda yoktur. Tum guzel gunler gecer hep insanin aklindan. Kavgalar, hastaliklar, cekilen acilar, kotu olan hersey unutulmustur. Cemberimde Gul Oya dizisinden hatirliyorum insan sevdigi insandan ayrilirken hep iyi seyler kalirmis aklinda, kotuleri unuturmus. Iste oyle olur sanirim insan hayat arkadasini artik yaninda goremediginde…

Kac gundur kotu ruyalar goruyordum. Hep ailece hayatimizda onemli yeri olan, akrabamiz olmasa da akrabadan yakin insanlarin ölüm haberlerini aldim son 1 senedir. Ozellikle de son 3 tanesi surpriz olmamasina ragmen cok canimi acitti. Biri bana ‘berbat suleyman, erkek fatma’ adlarini takan Kirkor Amca. Arno dogdugu zamanlarda birgun isine giderken yolda vefat etmis. Babam geldiginde kotu haberini getirdi. Yillardir gormuyordum. Dugunume de gelememisti. Yillarini yasli annesiyle gecirmis, o öldükten sonra da tamamen icine kapanip herkesten soyutlamisti kendini. 70li yaslari yeni geride birakmisti. Son son babamlarla bir arkadas toplantisinda ‘bunu daha SIK yapalim, birdahaki sefere yine burda toplanalim ama aramizda eksik olmasin insallah’ demis basina gelecekleri hesaplamis gibi. Birkac gun sonra kotu haberi gelmis….

Ardindan sevgili Hagop Ayvaz. Arno’nun vaftizi icin Istanbul’dayken artik iyi olmadigini, yatakta, hicbirsey yemeden yattigini soylediler. Gidip gormek, Arno’yu goturmek istedim. Es dost ‘gitme, sen onu eskisi gibi hatirla’ dediler. Kendi torunlari ziyaretine gittiginde surekli uyuyormus. Ben de gitmedim. Taa ki son gun gelip annemin ‘ben gittim gayet de iyiydi, seni sordu’ dedigi ana kadar aklima hic kotu birsey gelmemisti. Sonra kotu bir his kapladi icimi. Ama maalesef ucak saatimiz gelmisti ve gercekten vakit kalmamisti. Biz dondukten 2 hafta sonra kaybetmisiz sevgili Hagop Ayvaz’i. Kendine yakisir bir cenaze toreniyle kendine yakisicak, yillar once hazirlattigi tiyatro sahnesi seklindeki mezarina gomulmus. Bu olaydan sonra gunlerce uyuyamadim vicdan azabindan. Son gorevimi yerine getirmemistim….

Gecen gun de annemin arkadasinin 99luk annesinin ölüm haberini aldim…

Biliyorum, hepsi de yasli, hepsi de bu hayattaki gunlerini doldurmus insanlar. Ama yine de ölümün iyisi yoktur iste. Tum bu insanlari niye anlattim… Onceki Cuma kotu bir ruya gordum. Once Kirkor Amcayi gordum, hayattaydi, Yesilkoy’deki evinin onunde. Ama benle konusmuyordu. Sonra Hagop Ayvaz’in doktoruyla (sanirim bir eczaciydi) tartisiyordum. Oysa ki doktorunu taniyorum, rahmetli Roza Yaya’min da doktoru, ama ruyamdaki o degildi. Megerse yapilan tetkiklerde yanlis teshis ve yanlis ilac kullanimi sonucu ölmüs Hagop Ayvaz ruyamda. Uzun uzun aglaya aglaya doktorla tartisiyorum ruyamda. ‚Ben bile bu halimle anlardim durumu siz doktor olarak nasil teshis koyamiyorsunuz o kadar egitiminizle’ diyorum doktora… Sonra da Marlen’in mamasi geldi ruyama… Daha sonra ruyam kabusa donustu. Babami gordum, sonra da kapali biryerde vucudunun sag yarisi olmayan uyusturucu bagimlisi bir genc o haliyle beni öldürmeye calisiyordu…

Cok kotu uyandim ertesi gun, cumartesiydi. Icimde tarifsiz bir SIKINTI, aciklayamadigim bir uzuntu kaplamisti. Taa ki o uzerinden 2 gun gecene kadar anlayamadim bunun sebebini. Tum mumkun yaslilari arastirdim, cok sukur ölen yoktu! Taa ki….

Pazartesi aksamustu ise gitmeden once Alia’nin annesiyle konusuyordum. ‚Haberin var mi?’ dedi. Sirtimdan assagi kaynar su akti sanki… Korkarak sordum ‚neyden haberim var mi?’ diye. Yan komsum.. Ispanyol yasli bir cift. 5 yildir komsuyuz ama Arno dogdugundan beri konusmaya basladik. O zamana kadar cok SIK gormezdim calistigim icin. 5 torunlari varmis. Kadin 75 kocasi da 70 yasindaymis. Kadin her sabah kocamin ise gittigi saatte cikar kizina gider. Tornuna bakmak icin. Hafta ici her gun yapar bunu. Arno’yu gordugunde deli olur. Dogum gununde hediye getirdi hic beklemedigim halde. Sasirtip durdu beni 1 yildir. Herkese Arno’yu anlatiyormus cok guleryuzlu, cok sevimli diye. Neyse… Bn. Ramos’un kocasini yillardir toplam 4-5 kere gormusumdur. Adamin astimi varmis ve yillardir depresyondaymis. Cok sonralari ogrendim bunu. Kadini her gordugumde sorardim kocasi nasil diye, hep ‘kotu, hic evden cikmiyor, depresyonda, astimi da var, nefes alamiyor, cok kotu’ derdi. Iste benim o ruyalari gordugum gecenin sabahi adam ölmüs. Ben Cumartesi calistigim icin evdeki hareketi farketmedim, o gun cenazesini almislar vs vs vs. Eve geldim, oturdum dusundum saskin saskin. En az 40 yildir beraberler bay ve bayan Ramos. 2 koca cocuklari, ugruna deli olduklari 5 torunlari var. Kimbilir neler yasadilar, gorduler gecirdiler beraber. Iste herseyi yasadiklari o evde artik bayan Ramos yapayalniz yasayacak. Kocasiyla konustugu, beraber oturup tv izledikleri, iyi-kotu anlarini hep beraber gecirdikleri o evde sadece duvarlar ve bayan Ramos kalacak. Cok icim acidi. Her ölüm kotu etkiler beni. Gunlerce uyuyamam, kabuslar gorurum, dengemi yitiririm ben her olumde. Ama bu sefer daha kotu oldum. Empatiyi hemen ve cok yogun yasadim. Hep aklima kotu seyler geldi. Ya ben de bir gun yalniz kalirsam… Ya o gun geldiginde ben yalniz kalamayacak halde olursam… Ya hayat arkadasim benden once hayatimdan cikarsa… Ben ne yaparim…

Adi ustunde, hayat arkadasi. Onsuz olabilecegim fikrini bile aklim alamiyorken o gunun gelecegini dusunmek oyle zor ki. Yan kapimda Bn. Ramos sessiz sessiz hayat arkadasina aglarken ben de burda onun icin agliyorum. Cenaze yarin kalkacak. Gitmeye korkuyorum ama bir son vazifemi daha kacirip vicdan azabi yasamaktan daha cok korkuyorum.

Kiymetini bilin hayat arkadasinizin… Arkadassiz hayat eminim cok zor olacaktir…

11.01.2007

Eskiler (11.08.2007)

Standard

Eskiler

Benden sorsan ummanlardır derdim
Hani gözlerin var ya
Bülbülleri susturup dinlerdim
Tatlı sözlerin var ya

Katmer katmer gül açar gönlümde
Hani gülüşün var ya
Daha mutlu olamam ömrümde
Beni öpüşün var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Dizlerim titrer sen görününce
Hani o gelişin var ya
Aklımdan çıkmaz bütün ömrümce
O çapkın gülüşün var ya

Bir ilkbahar yağmuruydu sanki
Ardından güneş doğar ya
Yaktı bir ateş gibi inan ki
O kor dudakların var ya

Senden başka, senden başka
Gözüm görmez hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Duyamam ben hiç kimseyi

Senden başka, senden başka
Sevemem ben hiç kimseyi
Senden başka, senden başka
Olamam senden başkasıyla

Eskiden hersey ne guzel, ne saf, ne temiz, ne sadeymis… Henuz fesatlik, ikiyuzluluk, adilik, maddiyatcilik duygulari ve ortaya cikan eserleri etkilemiyorken…

Ben dizi dusmaniyim. Her aksam 2 dizi seyreden, reklam arasinda da 3. dizinin ozetlerine bakanlara cok tepki gosteririrm. Kis doneminde 2-3 dizim vardi toplam. Ozellikle Avrupa Yakasi, Cemberimde Gul Oya, Yaprak Dokumu israrla izledigim, izlemeye calistigim dizilerdir. Tekrarlarini hala izlerim ayni heyecanla sonunu bile bile. Annem sayesinde de Asmali Konak hastasi oldum. Simdilerde Senden Baska adli diziye bakiyorum firsat oldukca. Sanirim adini ilk duydugumda bana Fusun Onal’in sarkisini hatirlattigi icin isindim diziye. Bir de tum yalanlara ragmen dizideki o sevginin, askin safligi vurdu beni. Belki arka planda Senden Baska caldigi icin, belki dizide Fusun Onal’i gordugum icin bilmiyorum ama o diziye (birtek o diziye) bakiyor durumdayim su aralar.

Dun aksam bir film izledim. Havva Durumu. Gurgen Oz ve Murat Akkoyunlu basrollerde. Kisaca konusu, abaza iki gencin her aksam bar, cafe cikisi, alem sonrasi hatuna gol atmak amaciyla goturulebilitesini yoklayip geceyi bayrak diregi seklinde gecirmeleri. Sonra da Havva adli yollu bir hatunun ikisini de idare edip, israrla vermemekte direnerek bu iki dallamaya karilardan sirf bir gecelik mal seklinde faydalanilmayacagini ogretmesi! Ne kadar ogretici egitici bir film degil mi? Cok komik oldugunu vurgulamadan gecemeyecegim, zaten Gurgen Oz isminin gectigi bir eserin komik olmamasi mumkun gorunmuyor.

Dusunuyorum da yillar onceki su Emel Sayin-Tarik Akan, Tarik Akan-Gulsen Bubikoglu asklara, Hulusi Kentmen, Adile Nasit, Munir Ozkul, Itir Esen’li filmlere bakinca o saf, temiz, guzel asklar, sevgiler, aile baglari, kahkahalar hatta aldatmalar bile ne kadar asilmis. Sevdigini (sevgilisi degil sevdigi) aldatan Tarik Akan’in Gulsen Bubikoglu’nun kapisinda sokaklara kirmizi boyayla seni seviyorum yazdigi sahne, Munir Ozkul’un aile serefi icin hapse girmeyi goze alip kizina tecavuze yeltenen zengin cocugu vurmasi, Hababam Sinifi’nda caliskan Ali’nin okulu bitirip bir koy okuluna ogretmen olmasi, ayni filmin baska bir bolumunde de Inek Saban-Semra Hoca aski (K. Sunal’in boynunda canla yemekhaneye girdigi sahneyi unutmak ne mumkun) Munir Ozkul&Adile Nasit’li tursucular savasi, cocuklarinin birlik olmasi, daha neler neler… Hersey ne kadar asil, ne kadar agir, asklar, ihanetler bile ne kadar guzel islenirmis eskiden. Simdi en cok sevisme sahnesi olan film 1 numara, en cok hatun goturen unlu en meshuru… E gel de arama o eskileri simdi…

Ayni sey sarkilar icin gecerli degil mi? Bir tarafta yabanci bir melodi uzerine yerlestirilmis komple komple komple tikiyiz adli cok sanatsal agirligi(!) olan 1-2 yil sonra akillarda bile kalamayacak sarki (sozleri S. Aksu’ya ait olmasina ragmen), ote tarafta da yine yabanci bir melodi uzerine yazilmis ‚senden baska senden baska sevemem ben hickimseyi’ diyen sarki ki onyillardir dinliyoruz, hala barlarda, canli performanslarda, tv showlarinda cok okunan o meshur sevimli, kipir kipir, insanin icini sicacik eden parca. Yaninda da ‚gel yatagima gel, koynuma gel, penceremi ac…’ diyen Levent Yuksel’in sarkisiyla ‚hatirla sevgili, o mesut geceyi, camlarin altinda verdigin buseyi’ sozleriyle gonullerde taht kurmus askin safligini en sade kelimelerle anlatabilen unutulmaz sarki. Daha sanat muzigine girmedim bile… Ne kadar sadedir bu sarki sozleri, ne kadar derinden vurur insani, hep dusunurum bu sozleri yazanlar eger yasantilarindan alintilar yapmislarsa meger ne guzel seyler yasayabilmisler, o masum sevgiler kaldi mi acaba bugunlerde?

Iste birkac ornek daha. Metaforsuz, alengillisiz, basit, sade, saf tertemiz ve ari bir dille ne guzel anlatilmis hem ask, hem ayrilik acisi hem de aldatilma duygulari…

Biliyorsun bir zamanlar seni ne cok seviyordum
Kederinle uzuluyor , sevincinle guluyordum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni
Beraberce gezdigimiz o yerlerden kaciyorum
Kederlerden uzaklastim , simdi nese saciyorum
Goz goze gelmek istemem
Yuzunu gormek istemem
Seninle gulmek istemem
Ellerle aldattin beni

Ya da…

gozlerinin icine baska hayal girmesin
bana ait cizgiler dikkat et silinmesin
istersen yum gozlerini tipki dusunur gibi
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin
kiskanirdim seni ben kendi gozumden bile
nasil verirdim seni bir gun yabanci ele
sana gelen yollarda daima beni bekle
benden evvel baskasi seni gorup sevmesin

Dediler zamanla hep azalirmis sevgiler
Olsun bana seninle gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu
Dediler ki gun gelir unuturmus gidenler
Olsun bana ask dolu gecen yillarim yeter
Nasil olsa herseyin zamanla sonu yok mu
Omur dedigimiz sey kusecek kadar cok mu

Gozyasimda saklisin, aglayamam ben
Duseceksin sanirim kirpiklerimden
Damarimda kan olup dolasiyorken
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Git mutlu olacaksan, beni dusunme
Sen iyi bak kendine, beni dert etme
Once beni bir dinle, bir bak halime
Beni boyle birak git, git gidebilirsen
Bir kapanmaz yarayla boyle caresiz
Belki yine yasarim sevgisiz, sensiz
Git yolun gulle dolsun, guller dikensiz
Beni boyle birak git, git gidebilirsen

simdi uzaklardasin
gonul hicranla doldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu
sevda bahcelerinin
cicekleri hep soldu
hic ayrilamam derken
kavusmak hayal oldu

Acaba hangimiz yasayabildi boyle guzel bir aski, hangimiz ayrilabildi sevdiginden vakti geldiginde ama tum asaleti ve gururuyla… Cep telefonlarindan kufurlu ayrilik sms’leri atarken ‚git yolun gulle dolsun guller dikensiz’ diyebilen ya da diyebilecek bir babayigit var mi aranizda? Ayriligin, aldatmanin, ayriligin edeplisini yasayabilen kim kaldi gunumuzde?

11.08.2007

Bayram, Noel, Yeni Yil (18.12.2007)

Standard

Bayram, Noel, Yeni Yil

Hastaliktan basimizi kaldirir gibi olduk, bir baktik bayram gelmis sessiz sedasiz.

Aslinda ses cok ama burasi cam agaclarina, kirmizilara, noel babalara burundu.

Eskiden ‘bizim oralarda’ kimse bilmezdi noel kutlamayi.

Bizim evde yapma bir cam agaci var diye sevinirdik.

Beyoglu’nun arac trafigine acik oldugu gunlerden bahsediyorum, cok degil birkac on sene once canim.

O zamanlar sokaklar suslenmezdi ‘gawur’ gelenegidir diye.

E biz gawuruz ya, suslerdik iste :))))

Evet Noel geldi yine isik hiziyla gecen zamanla beraber. Daha bir oncekini yeni kutlamistik oysa ki…

Bayrami da getirdi yaninda bonus olarak bu sene.

Yine cakistilar.

Din bilgim zayiftir, bilmem oyle bayram seyran, ne neye tekabul eder, niye mum yakilir, niye kurban kesilir, niye su bu yapilir vs vs vs. Maksat adet yerini bulsun, gelenekler kaybolmasin, inananlar da mutlu edilsin basit bir tebrikle, bir hatirlamayla.

Bayram eskiden kutlamak demekti. Ne bayrami oldugu onemsiz. Hristiyan, Musluman, Musevi… Hepsi kutlanirdi.

Simdi bayram = tatil oldu. Bu bayram nereye kapagi atsak acaba oldu… Allahtan mevsimlerden kis da milletin pacalari yaz kadar tutusmadi bu sefer 😉

Bu bahaneyle belki el openler cogalir, yastik alti ayakkabilari, ilk kez bayramda giyilecek kiyafetler, babaaneden gelen islemeli mendiller, disin kovuguna bile gitmeyecek ancak yine de cocuk olani mutlu edecek harcliklar, hediyeler, adetler, birseyler hatirlanir tekrar, ama yasayarak, sadece anarak degil ‘aah nerde o eski bayramlar’ diye…

Kurban… Hristiyanlikta da varmis adak adamak adiyla. Ben yapmadim, bilmem, ama kesilen hayvancagizlara acirim hep. Oyle ahim sahim bir hayvansever de degilim… Et yemez miyim? Yerim, kokorecine kadar yerim serefsizim, ama kesilirken gormek icimi acitir. Tuhaf bir tezat. Herhalde cocuklugumda evimizin yanindaki, karsisindaki arsalar mezbaha olarak kullanilip bayram zamani o boguren hayvancagizlarin sesi kulagimdan gitmediginden olsa gerek…

Evet, oyle ya da boyle, bir bayram daha geldi. Bir noel daha. Ardindan yeni yil. Dogum gunlerini, yildonumlerini sayamiyorum bile.

Hangisini kutluyorsaniz… Bayramsa bayram, kurbansa kurban, noelse noel, hicbiri degilse yeni yil diyelim.

Herkesin bayrami/noeli/yeni yili kutlu olsun (arada kacirdigim musevi/rum bayrami seyrani varmi bilmiyorum :D)

Tum dualar ve dilekler gercek olsun.

Bir sonraki bayram bir oncekini aratmasin.

Hepinize iyi ve mutlu bayramlar, sevdiklerinizle, yaninizda olduguna sukredeceginiz ailelerinizle, kucuk buyuk tum sevenlerinizle huzurlu bir tatil diliyoruz.

18.12.2007