Anuşabur

Standard

Anuşabur

Gağant, yani çocukken (evet büyüdüğümüz doğrudur, çok olmadı ama…) eve çikita muzun girdiği ve anında tüketilen, sonra fazla muz ve çukulatadan ölesiye alerji olduğumuz; misafir olmadan da kuruyemiş yenilen ve istediğimiz kadar uyanık kalıp televizyon izleyebildiğimiz tek geceydi. O geceyi dışarda, arkadaş evinde, yani bir diğer deyişle aileden ayrı kutlamak tabuyken, gecenin en büyük özelliği, başta yaşlılar olmak üzere tüm aile eşrafının, hatta, eskiden, çok eskiden, konu komşunun birbirinde toplaştığı o eşsiz gün, daha doğrusu gece olmasıydı… Bakın dansöz konusuna girmiyorum bile…

“Yeter ki gel bana, senede bir gün” dizelerinin, sonradan adının Noel Baba, daha da sonra St Nikolaus olduğunu öğrendiğimiz, eve bacadan giren, densiz, sünnetsiz moruğa yazıldığını sandığımız saftorik yıllarımızdı. Evimizde şömine de vardı (evet, zengin burjua piciydim) ama gawur ellerin bir kısmına 6 Aralık’ta, bir kısmına 24ü akşamı geldiği iddia edilen şerefsiz, bize hep 31 Aralık’ta gelir, hatta çoğu zaman görünmez, göründüğünde de korkudan altımıza işetip giderdi. Hem o dingilin, gece 12de kapımızı çalıp, kimseye görünmeden, hediyeleri kapımıza bırakması yine kabul edilebilirdi ama niçin hep bizim açık mavi renkli çamaşır sepetiyle?!?!? Muamma…

Gağant öncesi, kulak aşinalığı mı, batıl itikat mı, bir yerden okumuşluk mu yoksa yaşanmışlık mı bilmiyorum ama şöyle bir hissiyatım var. Gağanta nasıl girersen, tüm sene öyle geçer. Buna halk arasında “meşhur gağant temennisi” denir (evet totomdan uydurdum ve genelleyip tanımladım). Bu yüzden gağantta hasta olan yekten sıçtı. Geyiği gağant babanın kızağında rahat bırakayım, ama bir de şu var ki, ev, mutfak, oda, eşik, üst-alt-baş herşey çiçek gibi olmalı. Ev tertemiz, yataklar düzeltilmiş, tozlar alınmış, mutfak gıcır gıcır, kenefler ciflenmiş, lavabolar kaolle parlatılmış vs vs vs. Çamaşırlık boş, ütüler bitmiş olmalı çünkü aksi taktirde tüm sene bunlar ayağınıza dolanır. Evet biliyorum saçma, ama sanki ardımdan eşşek kovalıyor gibi şu ara evişine hız vermiş durumdayım. İşin kötüsü azimliyim de…

Yine bir ritüel. Ermeninin sofrası bereketlidir. Bunu uzun uzadıya 5 Ocak’ta, bizim arifede konuşuruz, ama ecnebi memleketin alışkanlıklarından biri de gağant yemeği. Sanki hiç yenmezmiş gibi, hayvanlığı gağantta da tawan yaptırmak adetten. Biz evde yemeği hafif geçiştirir (tavuk suyuna şehriyeli çorba, pilav, haşlanmış tavuk ve salata), kuruyemiş, meyve, tatlı faslına uzun uzun yer verirdik. Ben gağantta evde olmasak da, yemek evimin bereketidir, zeytinyağlı yaprak-lahana dolmamı, topiğimi, gülsuyulu anuşaburumu, gağant çöreğimi yaparım.

Konu anuşabura geldiyse, bu sene kendimi zincirlerimden kurtardım(!) diyebilirim. Efendim, yemekte her türlü fanteziye açık olabilirim, böcek yemeye kadar, ama klasikler sözkonusu oldu mu kendimi şaşırtacak kadar tutucu olabiliyorum. Yapabileceğim tek değişiklik, mesela şekerli olmuşsa, bir sonraki sefere şeker ölçümü azaltmak. Ama yeni bir malzeme kullanmam zinhar tabudur. İşte bu sene şeytanın bacağını kırdım. Yağı boş bulunca nereye süreceğini bilemeyen garibim gibi, çam fıstığının iyisini bol bulunca az biraz anuşaburuma attım. Aslında dolmalık kuşüzümü de koyan var ama tabu yıkıyorum, hepsi birden olmaz, yawaş yawaş… Demem o ki bu sene anuşaburumda çam fıstığı da var…

Neyse, Gağant demiştik… Şimdi sakallı olaydı, Gağant hakkında 1583 efsane, masal, tarihi hikaye anlatabilir ve hatta yazabilirdi. Ama olmadığına göre bunu okumakla yetinip kaba etinizin üzerine oturacaksınız efendim!

Seneyi bitirirken, içinde bulunduğum iki yoğun hissiyat var. Aslında 3 ama hepinizin yakinen bildiği benim tarifsiz travmam, sizin “yeter leyn ezme artık” dediğiniz, ‘elde var bir’i saymıyorum. İlki, azrailin 2016 ölü kotasını dolduramadığında alımlara hız vermesi konusu. Bu kadarını yazayım ben, arka plandaki küfürleri okuyun siz. İkincisi de… Unuttum yazana kadar. Demek ki yalanmış asdfghjk…

Çocukken (takriben 28ime kadar olan) kutladığımız gağantlarda pek sevmediğim, beni az biraz hüzünlendiren bir ritüelimiz vardı. Hayır, şişe/ampul/nar kırmak değil, onu Facebook’ta gördüğünüz gibi her (çoğu sonradan görme) insan bilir. Gece 12ye saniyeler kala ışıklar söndürülür, herkesin eline, burada çam ağacı mumu olan, bizde de süs mumu olan o ince kırmızı mumlardan, o olmadığında evde herdaim zulalanmış bulunabilen doğum günü pastası mumlarından, en eskiden de bildiğimiz tek tip beyaz mumlardan alır, 12ye karanlıkta yakılmış mumlarla girerdik. Saatler 12yi çaldığında, yani moruk eski yıl defolup gencecik yepyeni yıl teşrif ettiğinde, herkes birbirini kutlar ve sonra ışıklar açılırdı. Mumu ilk sönenin en erken öleceğini sandığım yıllardı. O da yalanmış…

Efendim mum hipotezimin başarıya ulaşmadığını gördükten sonra daha mütevazi isteklerde bulunmaya başladım. Mesela kimi insanlar hayatımdan defolsun, kedilerin tırnağı olmasın ki tırmalayamasın, arabam hep düzvitesli olsun, bir gün zayıflayabileyim gibi bazen ütopik, bazen hayalperest, bazen de çok basit isteklerde bulundum. Çoğu gerçekleşmedi tabii ki. Çok ender, belki 2-3ü zaman içerisinde “hayaldi gerçek oldu”, ama o kadar uzun zaman sonra gerçekleşti ki unutmuşum. Hep dilediğim “Roza yayam geri gelsin” zaten hiç gerçekleşmedi, onu net hatırlıyorum. Gelse bilirdim çünkü…

En son 2014 yılbaşısıydı. Çok net hatırlıyorum. Korkunç bir yaz tatili geçirmiştik. Tüm karşı çıkmalarıma rağmen, non stop gitsek bile 18 saat sürecek 1800 km yolu arabayla gitmeye heveslenen kocamı kıramayınca zaten benim için işkencenin ilk adımı atılmış oldu. Doğum günümü yolda geçirdim (leyleği havada gördümle eşdeğer sanırdım bunu, doğum günün nasıl geçerse yeni yaşın da öyle geçer ya, (bkz. meşhur gağant temennisi) yeni yaşımda çok gezdim(!) evet!!!) üstüne tatilde arabamız çalındı, orada oğlan, dönüşte kız ve koca hastalandı, 1 hafta hastaneler vs vs vs. O da bitti, ben çok akıllıyım ya, delirmemek için psikolojik desteği eksik etmeyeyim diye gittiğim psikiatrımla yeni yıl dileğimi paylaştım. Her “standart yabancı uzmanı İsviçreli” psikiatr gibi benim de bilinçaltımda memleket özlemi olduğunu düşünüyordu kuşkusuz. Ben de “bilincimin altına inmene gerek yok, bunu ortaokul mezunu, orta zeka seviyeli, ortalama her insan bilebilir, inkar dahi etmiyorum ki” diyordum. Evet çok zeki ve bir o kadar güzeldim! Sonra can alıcı konuya geldik. Meşhur yaz tatili travmamı atlatabilmem için “İstanbul’a gitmeyi planlıyor musun?” diye sordu. Aslında plan neyin yoktu ama aklımızda bir yaz İspanya, bir yaz İstanbul vardı hep. Adil ve değişik olacaktı herkeş için. Ama o kadar boktan bir yazdı ve o kadar bunalmıştım ki, belki yazın gidecektik ama kendi kendime, “Allaaam lütfen ama lütfen bir imkan olsun, birşey olsun, ne bileyim, nişan, düğün, tapu işi, evrak/imza/yasal işlem felan, gökten bir imkan düşsün de ben gitmeye mecbur olayım 2015’te yazdan önce şöyle bi kafamı dağıtayım” diyordum. Çokbilmiş psikiatrla paylaştım, gülüştük… 2014 yılbaşısıydı…

Yukardaki bunu da yanlış anladı…. 2015’te 5 kez İstanbul’a gittim. Cenaze, hastane, helva, 40… İtin duası tutsa zaten gökten kemik yağardı…

Efendim bu sene de anuşaburumuzu pişirmek kısmet oldu, şükür. Ağız tadıyla yemek ve bereketini hayatlarımızda görmek de kısmet olsun; ağız tadımız tüm sene bozulmasın diye dileyeceğim ama it, dua, kemik üçlemesini düşünüp susmakla yetiniyorum. En azından küfretmiyorum ya buna da şükür.

Sofranızda Halil İbrahim bereketi, yüreklerinizde de huzur bol olsun. (Evet Halil İbrahim de var bizde bereketi de… Biz ona Hayr Apraham diyoruz, o da bizim sofraları bereketliyor…)

Huzurla…

Ps. Son foto temsili. Anuşabur yenmeden hemen önce süslenir o yüzden bu seneninki boş 😎

Tarifi de şuraya yapıştırayım da…

Malzemeler:

1 kg buğday
1250-1500gr şeker
300 gr Kuru üzüm
200 gr Kuru kayısı
1 fincan gülsuyu (isteğe bağlı)

(Ben üzüm-kayısısını ve gülsuyunu bol tutarım. İsteğe göre yine içine çam fıstığı ve kuşüzümü konulabilir.)

Yapılışı:

Buğday akşamdan ıslatılır. Sabaha süzülür, yıkanır ve kısık ateşte haşlanır. Buğday suyunu çektikçe ılık su eklenir. Haşlanınca ocak kapatılır. Tencere bezlerle sarılıp sıcak bir yerde (misal kalorifere yakın) 1 tam gün bekletilir. (Bune ermenicede “buğdayı gelin yapmak” denir.)

1 gün sonra buğday kısık ateşe konur. Sürekli ezilerek ve ılık su eklenerek pişirilir. Ezme işlemi, mevcut buğdayın yarısını mixerle ezip yarısı olduğu şekilde bırakılarak da yapılabilir. Bu durumda pişerken ezmeye gerek kalmaz.

Gülsuyu eklenir. En son şeker konur ve buğday şekeri emince üzüm kayısı eklenir.

Böylece kaselere konur ve dolapta soğutularak yenir.

Nar taneleri, ceviz, findik, tarcinla suslenerek servis edilir.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s