Travma

Standard

Kimi günün sonunda durup düşünür insan ‚bu yaşadıklarım travma mıydı?‘ diye. Güzel geçen bir günün yıkıcı finalidir travmaların en büyüğü. Laylaylom bir günün alkol kokan gecesinin en keskin bıçak kesiğidir o. Takvim yaprakları gün gün dökülürken dalından, kalan son haftanın bir tutamıdır en acıtanı. Bir bira bardağındaki köpük kimi zaman, bir böreğin ağızdaki çıtırtısıdır bazen o, veya bir sigaranın son nefesteki izmarit acılığıdır travmanın yakan tadı.

Ben en çok denizi özlerim gurbette. Sevmediğim yosunun, ada sahilinde kıyıya vurmuş keskin kokusu en sevdiğim şey olur uzaktayken. Travma, aşkın ‚-de hali‘nde, sonsuz sevilen denizden nefret edebilmektir kimi zaman. Yosunun eksikliği hissedilen kokusunu bir kenara bırakılıp, suyun berrak olması gereken saydamlığğının ve saflığının kirletilmesine duyulan öfkedir travma. Ve o denizin güzelliğinden tiksinebilmektir travmanın yan etkisi de, aylar, yıllar sonra bile.

Soğuk bir kış gününde, bir Ocak’ta, bir ocağın, hatta birkaç ocağın sönüvermesi, söndürülüvermesidir travmanın sebebi bazen de. Dört yılın yığdığı birikmiş öfke yumağının ucu bulunamayan yün topağıdır. Suçlu sayarken eli kanlıyı, suçluyu çok da uzakta aramamak gerektiğinin farkedilmesiyle oluşan bir duygu karmaşasıdır travma. Ve o suç öbeği içinde, en büyük celladın bir anda kurbana dönüşüvermesi ise, insan mantığını zorlayacak en büyük paradokstur.

Travma, sıcak bir yaz günü duyulan kötü bir haberin yarattığı soğuk duş etkisidir. ‚Olamaz böylesi, dedikodudur‘ diyecekken, gerçeğin insanın suratına çarptığı tokattır. Acı(tılmış) gerçeğin çarpmaya tepki olarak kızarmış yanakta yarattığı tokadın etkisi daha geçmemişken aylar sonra bile, soğuk olması gereken o sıcacık kış günü anlatılan hikayelerin enseden aşşağı akan soğuk su etkisi yaratmasıdır belki de travma. Tüm detayları öğrendikten sonra insanın hem çaresizliğinden, hem kadınlığından duyduğu derin ve bir o kadar da ağır bir utançtır.

Yıllardır birikmiş acıları paylaştıktan sonra, derman beklenen bir halde sarıldığı yılandan medet ummasıdır insanın bazen de travma. O medet gelse zaten travma olmayacak, ama doğanın cilvesi işte, yılanın dili çataldır ve çoğunlukla zehirlidir. Zehirin panzehir olmasını umacak kadar büyük bir çaresizliktir aslında yaşanan. Hayatı yaşamak yerine günü geçirmeye çalışmak ne kadar zorsa, mutsuz ve umutsuzken ‚mutluyum ben‘ oyununu başarıyla oynamak o kadar kolaydır. Bu oyundaki başarının ödülü ise çok derin bir mutsuzluktur. Günler, aylar ve hatta yıllar kayıp giderken ellerinden insanın, mutluluk oyunundan sıkılır, ‚ben artik mutsuzum‘ diye haykırmak ister doyasıya, ama sadece boş duvarlara… Mutsuzluğunu, ‚ben mutluyum’la örtüştürmede profesyonelleşmiş bir mutsuzun umutsuzluğunun ve çaresizliğinin anlaşılabilmesi, anlatsa bile kabullenilmesi haklı(!) sebeplerle imkansızdır. Travmanın başlangıcıdır zaten bu tiyatro çalışması. Sahnede profesyonelleştikçe, kaşarlanmış bir fahişe edasıyla ‚ben feleğin çemberini ters çevirip hula hop yaparım anasını satayım‘ eşliğinde şuh bir kahkaha atar insan. Artık kendi bile unutur bunun bir oyundan ibaret olduğunu, salakça inanır oldukça iyi, hatta başarılı bir oyuncu olduğuna, kendi bile unutur acılarını. O kadar unutur ki, hatırladığında ‚sevgili dost‘ travma, el sallar, hatta orta parmağını bile uzatabilir uzaktan pis pis gülerek adama…

Travma, kimisi için ölü arkasından yapılan helvanın ağızda yarattığı acı tatken, kimisi için bir kaşık bulgur pilavıyla çoban salatasının her lokmasına edilen bedduadir. Yıllarca masada bulgur pilavı görmekten tiksinmek, pişirmekten itina ile kaçmaktır, kaçabildiği yere kadar. Epey çoğalan ölüsevicilerin artışındaki önlenemez ivme mi yoksa ölümün gerçekten yakan, acıtan soğuğu mu daha can yakıyor anlayamaz insan travmaların en dağlayanında.

En çok neyi özlediğini düşünüp karar veremezken insan, aslında hep olamadığı yeri özlediğini farketmesidir travmanın sebeplerinden biri de. Ve bunun adı da ‚alışamamak’tır aslında. Bunu yıllar önce söyleyenin asıl söylemek istediği ise ‚Velhasıl, hiç alışamayacaksın bacım, böyle gelip böyle gidecek bu. Becerikliysen göründüğün kadar, bununla yaşamayı öğreneceksin, değilsen çektirip gideceksin vaden dolduğunda‘. O vade dolalı çok olmasına rağmen inadına yaşamaya çalışmak, direnmek, boyun eğmemektir ‚alışamamaya‘ aslında travma. Bu ikilemi ikilettirmemekse bir meziyet. Öyle gibi yapmak, günü yaşamak ve en nihayetinde günü kotarmaktır travmaya karşı ayakta durabilmenin ilacı.

Diş ağrısı misali ayrılıklara dayanabilme gücüne güç katmaya çalışmaktır bir travma sebebi de. Hatta travmanın kendisi bizzat. Ne demiş en yazar?

Ayrılıklar; diş ağrısı gibi,
Ölümler; kalp ağrısı gibi,
Yok sayanlar; göz ağrısı gibi.

Peki, diş ağrısı mı ayrılık mı? Ölüm mü kalp ağrısı mı?… Tadından yenmeyen hangisi? Üç haftada çok diş ağrısı mı daha yordu yoksa çok ayrılık mı? Üç haftaya iki ölümü mü sığdırmak zordu yoksa koskoca bir kalp ağrısını mı? Yok sayanları yok sayıyorum zaten, parametre azken bile denklemi çözebilmek imkansızken biri de eksik olsun değil mi ama?

Soğuk bir kış gününde sıcak bir kahvenin telfesinde görünen tehlike; daha soğumuş kış günlerinde yalnızken de, kalaballıkken de aynı tehlikeyi yanıbaşında, her gittiği yerde, her aldığı nefeste hissetme; direnmekten yorulan zihnin insana hazırladığı trajikomik sürprizler; duvara toslayan başarısız bir ‚kısa yolculuk‘ planının ağırlığı; bu yolculuğun aslında travma sahibini hedefe değil, kahvedeki ‚tehlike’ye götürme ihtimali; bu ihtimalin sıfırlanması ve hüsranın, maktulü bir ölüm sessizliğine gömmesi ve en nihayetinde yine bir Ocak travmasının hatırlanmasi…. Tüm bu zincir dahilinde çırpınmalarıyla suyüzünde kalmaya çabalayan, yüzme bilmeden suya atlayan salağın artık yorulması… Dizlerinin bağını çözüvermesi ve bataklığın dibine çeken girdabına kendini salıvermesi… Travma, mecburiyetten bataklıkta çırpınırken, kendi için değil ama diğerleri için oradan kurtulmak umuduyla, aslında dibe vurmak istemektir çaresizce, umutsuzca ve ağlayamayarak çaresizlik ve umutsuzluktan…

Ve nihayetinde, bir ondokuzocak’ta uzakta olmaktır travmanın ana sebebi…

Gözyaşlarını silmek isterken her canı acıyanın, gözyaşlarını boşluğa akıtmaktır nafile…

Anlam veremeyen, anlayamayan ve hiçbir zaman anlayamayacak bakışlar eşliğinde yutkunmaktır ağlayan bir hava eşliğinde…

Bugün, bu kara gün, boğazdan birtek sigara dumanının geçmesine müsaade edebilmektir etrafta yenilen her lokmaya lanet ederek…

Ve travma aslında yalnız kalamamaktır, orada olamamaktır…

Sınırsız isyanın, dolu dolu gözyaşının eşiğinde güler gibi yapmaktır günahsızların günahına girmemek için…

Kimileri sıcak yuvasında sıradan bir günü yaşarken geyikler eşliğinde, sırasız bir ölümün günü sıradanlaştıramamasına isyan etmek, isyanını duyuramamak, sessiz başkaldırısını içine gömmek zorunda kalmaktır…

Her ölümün bir doğum olduğu yalanına artık inanmamak, yalnız başına anıra anıra ağlamak istemek ve çaresizliğine lanet etmek isterken yine de mecburiyetten sıradan bir gün yaşamak zorunda kalmaktır…

Ve en nihayetinde, artık inadına yaşayamamaktır…

Ocak 2011

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s