Gurbet Kuşu’ndan Nâmeler – Girizgâh

Standard

Girizgâh

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir (1)

Siz hiç bir gurbet kuşundan mektup aldınız mı? Alamancılar olarak adlandırdığımız memleket hasretinin sembolleştirilmiş karakterleri dışında hiç memleketini özleyen bir dostunuz oldu mu? Olduysa da hiç size içini döktü mü?

Sene 2000, aylardan Aralık. Gurbet kuşumuzun elinde iki iş sözleşmesi, ikisi de ‚yurtdışı’ndan. Birine akıl yatmayacak gibi değil. Hayallerinin işi, hayallerinin ülkesi ve nihayetinde hayallerinin şehri. Yıllardır yaşamayı hayal ettiği, orada yaşamaktan ve her metrekaresini adımlamaktan keyf alacağı şehirden bahsediyoruz… Herşey hazır; kalacak yer, güzel bir maaş ve ömür boyu Paris sokaklarını arşınlama özgürlüğü… Daha ne isteyebilir ki insan? Hem dilini, hem metroda yönlerini bildiği ve çok da sevdiği şehirde yaşamak, yaşlanmak… Rüya gibi… Her rüyanın da bir sonu vardır, olmalıdır da eğer rüya, rüya olarak kalmaya mahkümse. Aralığın o son günü bir aile meclisinde niyetini bir anlık cahil cürretiyle açık edince sevgili gurbet kuşu, bir tarafta fırtınalar koparken, öbür taraf tuhaf bir biçimde sessizdi. Hayra alamet değildi bu sessizlik, bildikti, öğrenilmişti artık. Kısa ve öz konuşma şu şekilde gelişti:

– Niye gitmek istiyorsun? Rahat mı batıyor? Neyin eksik?
– Ya ben bu ülkede ölmek istemiyorum!
– Niye? Paris’te mezarına kuşlar sıçmayacak mı?
– …

Ve akabinde, büyüklerin ‚Peki, istediğin gibi yap AMA….‘ lı klasik cümlelerinin benzeri ama mantıken tam tersi bir cümle kuruldu. Hani gönül isterdi ki, aile büyüğü, kocaman adam kalkıp desin ki: ‚Git AMA ilerde ….‘ ve müthiş öngörüsü ve hayat tecrübesiyle tüm olumsuzlukları sayip, bu bahanelerle gurbet kuşumuzu daha da kamçılasın gitme konusunda. Ama yapmadı. Hatta tam aksini yaptı müthiş yaratıcı zekasıyla. Yurt dışında yalnız yaşamanın sonsuz zorluklarını uzun uzun sayıp sıraladıktan sonra, bilinç açılmaya yüz tuttuğunda son sözleri: ‚AMA istiyorsan, istediğin bu ve illa ki gideceksen git, engel olmam‘ oldu. Kendi değil ama beklendiği gibi sözleri engel oldu gurbet kuşumuza… Ve ‚sanırsam bu memlekette öleceğim‘ diye endişelenmeye başladı…

Ne demişler? İnsan olanın yüreği temiz olsun. Bu konuşmadan, çok değil iki ay sonra gurbet kuşuna, hayallerindeki şehirde yaşamak olamasa da, kabusu olmaya aday şehirde yaşamanın, yaşlanmanın kapıları açıldı hiç umulmadık bir şekilde… Ve ‚masal‘ böyle başladı…

Masal başlangıcından bu yana tamı tamına on yıl geçmiş, dile kolay. Şimdilerde ise on yıl öncesinin dertlerini aratır oldu günlük dertler, dermansız yaralar.

* * *

İnsan, okuru aynı konudan bıktıracak endişesine rağmen, temcit pilavı misali koyup koyup yerken konuyu önüne, elinde kalan tek silahı kalem olunca yazmaktan başka şey gelmiyo işte o elden. Bıktırıncaya kadar hasret, bıktırıncaya kadar özlem, bıktırıncıya kadar deniz ve yürek çarpıntısı, bir o kadar da çırpıntısı…

Hayatının her anını, her güzel anısını, hatta en güzel anısını denizle süsleyen bir yengece elbette ki zor gelir başlarda ‚denizsiz‘ yaşamak. Ama, havasına, suyuna, taşına toprağına bin can feda bir tek dostuna olmaya aday ‚yeni‘ memleketin de ne kadar yaşanası bir yer olduğu, bir bok varmış gibi dillere destan olmuştur. E dile kolay, Avrupa’nın, hatta dünyanın en medeni memleketi orası. Kardeşim, madem en medeni memleketi seçeceksin, niye en denizsizini seçersin ki? Onlarca deniz kenarı dururken, niçin göllerine deniz süsü verilen bir memleket en medenisi olur? Öbürlerinin suyu mu çıktı? Sudan çıkmış yengecinkini andıran hayat hikayesinin sonu da yengecinkine mi benzemeli gurbet kuşunun?

* * *

Memleketini Özleyen Yengeç (2)

Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış.
İnsana vermişler, katlanmış…
Acıya da, kedere de…

Her ziyaretinde bizimkilerin memleketinden söz açılır, eski anılar anlatılır ve o da mutlaka memleket ziyaretlerinden birinde yaşanmış olaylar anlatırdı. Bunlardan hiçbiri olmazsa bile, yeni ve ilginç bir buluntu günün konusu olur, konu da bir açıldı mı gizli acılar ve gün yüzü görmemiş acı tatlı hikayeler birbirini kovalardı.

Bu sefer de konu bir yengeçti; daha doğrusu, son ziyaretinde bizim memleketimizden getirdiği bir yengeçten bahsetmeye başlamıştı.

Bir yengecin hikayesi… Ne kadar basit ve sıradan, çekici olmayan bir konu öyle değil mi? Ne var ki bu konu hakkında yarım saattenfazla konuştuk, hikaye bittiğinde ise uzun süre sessiz kaldık. Hikayeyi size de anlatayım. Çoğunuz bizim memlekette doğmuş olmasanız da, sonuçta hepinizin, dayımın hikayesindeki yengeç gibi bir memleketi vardır. Hikayeyi anlatayım ve bakalım siz memleketini özleyen yengecin hikayesi bittikten sonra hemen yeni bir konuya geçebilecek misiniz?

‚Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…‘

Hikayesine böyle başlamıştı dayım, o gün.

‚Hayal meyal, sisler ardından hatırlıyorum, ancak hiçbir zaman unutmadım. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağacı, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var tabii. Ama –hatırlıyorum- o topraklardan bir su geçerdi ve bugüne kadar hep aynı berraklıkta kaldı ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. İşte şu son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi.

Suyun yukarısına doğru yürüdüm. Kıyıdaki çakılların üzerinde güneşin ılık ışınlarını korkusuzca ve telaşsızca, doğanın temiz ve güzel ıssızlığında içen ve bundan sarhoş olacak kadar memnun görünen bir yengeç gördüm. Oldukça yaklaştım ona, o ise karnı güneşe dönük halde, sıcacık çakılların üzerinde yatmaya devam ediyordu. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim; ama hiç canlı bir şey getirmemiştim. O yüzden bu defa Bardizag’tan(3) canlı bir hatıra olsun diye yengeci alıp getirmek istedim. Yengeçler birkaç saat susuz yaşayabilirler…‘

Bir süre dalgın boşluğa baktı, sonra devam etti.

‚Bir kutuya koyup eve getirdim. Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim ‚hemşeri‘ dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Şu yaramazın yaptığına bak, dedim kendi kendime. Avuç dolusu yemek verdim, aklı hala kaçmakta… Ancak bizim ‚hemşeri’nin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‚ye şimdi yiyebildiğin kadar‘ dedim. ‚Al sana taze balık eti! Artık arayan da bulamıyor, çatlayana kadar ye!‘

Ertesi sabah ilk işim yanına gitmek oldu. Baktım, balıklar da ekmek ve et gibi aynen duruyor ve yengeç de kabın kenarına yapışmış durumda, devamlı kaçma çabasında…

Herhalde balık etini de sevmedi diye düşündüm ve aynı gün gidip karides aldım, eve getirip temizledim ve bu müşkülpesent yengeci memnun etmek için başka bir çaba göstermeye karar verdim. Nasıl olsa bütün gün yiyecek başka birşey bulamayınca yemek zorunda kalacağını düşünerek karidesleri kabın içine attım.

Günler geçti ve yengeci görmek için kabın yanına her gittiğimde hayvanı hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içinde, yiyecekleri ise hiç dokunulmamış halde buldum.

Sonunda bir gün, kabın kenarından oldukça yukarıya tırmanıp orada hareketsiz kalmış olduğunu gördüm. Tam zamanında yetişmiştim; çünkü eğer biraz daha geç kalmış olsam, büyük olasılıkla dışarı çıkıp bir kediye yem olacak veya bir köşede aç susuz kaybolup gidecekti.

Ama tuttuğumda kurtulmaya çalışmadı, hareket de etmedi. Parmaklarımla ayaklarını hareket ettirmek istedim. Gevşek ve hareketsizdiler, yengeç ölmüştü…

Üzgündüm, ancak ne pahasına olursa olsun ondan ayrılmamaya da niyetliydim. Onu alıp alkol dolu bir kavanoza koydum, ağzını da kapattım. Şimdi ne zaman bakacak olsam, canlıymış gibi geliyor; ama kavanozda öylece hareketsiz duruyor. Ne kaçmaya çabalıyor, ne de yiyecek birşeyler bulamaya…‘

Dayım memleketini özleyen yengecin hikayesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık, sonra –sadece annem- uzun uzun iç geçirip sessizliği bozdu.

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…

Menk Anunı ‚Hay Dzağig‘ Tırink

(1) Konstantin Kavafis – Şehir şiirinden.
(2) Yervant Gobelyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan, ‚Memleketini Özleyen Yengeç‘  isimli kitabının aynı isimli ilk hikayesi. (Bkz: http://www.arasyayincilik.com/store/Getron_viewItem.asp?idProduct=72)
(3) İzmit’in 20km. Kadar güneybatısında, günümüzde Bahçecik. Yüzyıl başında Ermeni yoğun bir yerleşmeydi. Nersesyan-Şuşanyan okulunda bin dolayında öğrencisi, çeşitli dergileri, tiyatro temsilleriyle kültürel bakımdan gelişmiş bir merkezdi.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s