Daily Archives: 07/03/2011

Travma

Standard

Kimi günün sonunda durup düşünür insan ‚bu yaşadıklarım travma mıydı?‘ diye. Güzel geçen bir günün yıkıcı finalidir travmaların en büyüğü. Laylaylom bir günün alkol kokan gecesinin en keskin bıçak kesiğidir o. Takvim yaprakları gün gün dökülürken dalından, kalan son haftanın bir tutamıdır en acıtanı. Bir bira bardağındaki köpük kimi zaman, bir böreğin ağızdaki çıtırtısıdır bazen o, veya bir sigaranın son nefesteki izmarit acılığıdır travmanın yakan tadı.

Ben en çok denizi özlerim gurbette. Sevmediğim yosunun, ada sahilinde kıyıya vurmuş keskin kokusu en sevdiğim şey olur uzaktayken. Travma, aşkın ‚-de hali‘nde, sonsuz sevilen denizden nefret edebilmektir kimi zaman. Yosunun eksikliği hissedilen kokusunu bir kenara bırakılıp, suyun berrak olması gereken saydamlığğının ve saflığının kirletilmesine duyulan öfkedir travma. Ve o denizin güzelliğinden tiksinebilmektir travmanın yan etkisi de, aylar, yıllar sonra bile.

Soğuk bir kış gününde, bir Ocak’ta, bir ocağın, hatta birkaç ocağın sönüvermesi, söndürülüvermesidir travmanın sebebi bazen de. Dört yılın yığdığı birikmiş öfke yumağının ucu bulunamayan yün topağıdır. Suçlu sayarken eli kanlıyı, suçluyu çok da uzakta aramamak gerektiğinin farkedilmesiyle oluşan bir duygu karmaşasıdır travma. Ve o suç öbeği içinde, en büyük celladın bir anda kurbana dönüşüvermesi ise, insan mantığını zorlayacak en büyük paradokstur.

Travma, sıcak bir yaz günü duyulan kötü bir haberin yarattığı soğuk duş etkisidir. ‚Olamaz böylesi, dedikodudur‘ diyecekken, gerçeğin insanın suratına çarptığı tokattır. Acı(tılmış) gerçeğin çarpmaya tepki olarak kızarmış yanakta yarattığı tokadın etkisi daha geçmemişken aylar sonra bile, soğuk olması gereken o sıcacık kış günü anlatılan hikayelerin enseden aşşağı akan soğuk su etkisi yaratmasıdır belki de travma. Tüm detayları öğrendikten sonra insanın hem çaresizliğinden, hem kadınlığından duyduğu derin ve bir o kadar da ağır bir utançtır.

Yıllardır birikmiş acıları paylaştıktan sonra, derman beklenen bir halde sarıldığı yılandan medet ummasıdır insanın bazen de travma. O medet gelse zaten travma olmayacak, ama doğanın cilvesi işte, yılanın dili çataldır ve çoğunlukla zehirlidir. Zehirin panzehir olmasını umacak kadar büyük bir çaresizliktir aslında yaşanan. Hayatı yaşamak yerine günü geçirmeye çalışmak ne kadar zorsa, mutsuz ve umutsuzken ‚mutluyum ben‘ oyununu başarıyla oynamak o kadar kolaydır. Bu oyundaki başarının ödülü ise çok derin bir mutsuzluktur. Günler, aylar ve hatta yıllar kayıp giderken ellerinden insanın, mutluluk oyunundan sıkılır, ‚ben artik mutsuzum‘ diye haykırmak ister doyasıya, ama sadece boş duvarlara… Mutsuzluğunu, ‚ben mutluyum’la örtüştürmede profesyonelleşmiş bir mutsuzun umutsuzluğunun ve çaresizliğinin anlaşılabilmesi, anlatsa bile kabullenilmesi haklı(!) sebeplerle imkansızdır. Travmanın başlangıcıdır zaten bu tiyatro çalışması. Sahnede profesyonelleştikçe, kaşarlanmış bir fahişe edasıyla ‚ben feleğin çemberini ters çevirip hula hop yaparım anasını satayım‘ eşliğinde şuh bir kahkaha atar insan. Artık kendi bile unutur bunun bir oyundan ibaret olduğunu, salakça inanır oldukça iyi, hatta başarılı bir oyuncu olduğuna, kendi bile unutur acılarını. O kadar unutur ki, hatırladığında ‚sevgili dost‘ travma, el sallar, hatta orta parmağını bile uzatabilir uzaktan pis pis gülerek adama…

Travma, kimisi için ölü arkasından yapılan helvanın ağızda yarattığı acı tatken, kimisi için bir kaşık bulgur pilavıyla çoban salatasının her lokmasına edilen bedduadir. Yıllarca masada bulgur pilavı görmekten tiksinmek, pişirmekten itina ile kaçmaktır, kaçabildiği yere kadar. Epey çoğalan ölüsevicilerin artışındaki önlenemez ivme mi yoksa ölümün gerçekten yakan, acıtan soğuğu mu daha can yakıyor anlayamaz insan travmaların en dağlayanında.

En çok neyi özlediğini düşünüp karar veremezken insan, aslında hep olamadığı yeri özlediğini farketmesidir travmanın sebeplerinden biri de. Ve bunun adı da ‚alışamamak’tır aslında. Bunu yıllar önce söyleyenin asıl söylemek istediği ise ‚Velhasıl, hiç alışamayacaksın bacım, böyle gelip böyle gidecek bu. Becerikliysen göründüğün kadar, bununla yaşamayı öğreneceksin, değilsen çektirip gideceksin vaden dolduğunda‘. O vade dolalı çok olmasına rağmen inadına yaşamaya çalışmak, direnmek, boyun eğmemektir ‚alışamamaya‘ aslında travma. Bu ikilemi ikilettirmemekse bir meziyet. Öyle gibi yapmak, günü yaşamak ve en nihayetinde günü kotarmaktır travmaya karşı ayakta durabilmenin ilacı.

Diş ağrısı misali ayrılıklara dayanabilme gücüne güç katmaya çalışmaktır bir travma sebebi de. Hatta travmanın kendisi bizzat. Ne demiş en yazar?

Ayrılıklar; diş ağrısı gibi,
Ölümler; kalp ağrısı gibi,
Yok sayanlar; göz ağrısı gibi.

Peki, diş ağrısı mı ayrılık mı? Ölüm mü kalp ağrısı mı?… Tadından yenmeyen hangisi? Üç haftada çok diş ağrısı mı daha yordu yoksa çok ayrılık mı? Üç haftaya iki ölümü mü sığdırmak zordu yoksa koskoca bir kalp ağrısını mı? Yok sayanları yok sayıyorum zaten, parametre azken bile denklemi çözebilmek imkansızken biri de eksik olsun değil mi ama?

Soğuk bir kış gününde sıcak bir kahvenin telfesinde görünen tehlike; daha soğumuş kış günlerinde yalnızken de, kalaballıkken de aynı tehlikeyi yanıbaşında, her gittiği yerde, her aldığı nefeste hissetme; direnmekten yorulan zihnin insana hazırladığı trajikomik sürprizler; duvara toslayan başarısız bir ‚kısa yolculuk‘ planının ağırlığı; bu yolculuğun aslında travma sahibini hedefe değil, kahvedeki ‚tehlike’ye götürme ihtimali; bu ihtimalin sıfırlanması ve hüsranın, maktulü bir ölüm sessizliğine gömmesi ve en nihayetinde yine bir Ocak travmasının hatırlanmasi…. Tüm bu zincir dahilinde çırpınmalarıyla suyüzünde kalmaya çabalayan, yüzme bilmeden suya atlayan salağın artık yorulması… Dizlerinin bağını çözüvermesi ve bataklığın dibine çeken girdabına kendini salıvermesi… Travma, mecburiyetten bataklıkta çırpınırken, kendi için değil ama diğerleri için oradan kurtulmak umuduyla, aslında dibe vurmak istemektir çaresizce, umutsuzca ve ağlayamayarak çaresizlik ve umutsuzluktan…

Ve nihayetinde, bir ondokuzocak’ta uzakta olmaktır travmanın ana sebebi…

Gözyaşlarını silmek isterken her canı acıyanın, gözyaşlarını boşluğa akıtmaktır nafile…

Anlam veremeyen, anlayamayan ve hiçbir zaman anlayamayacak bakışlar eşliğinde yutkunmaktır ağlayan bir hava eşliğinde…

Bugün, bu kara gün, boğazdan birtek sigara dumanının geçmesine müsaade edebilmektir etrafta yenilen her lokmaya lanet ederek…

Ve travma aslında yalnız kalamamaktır, orada olamamaktır…

Sınırsız isyanın, dolu dolu gözyaşının eşiğinde güler gibi yapmaktır günahsızların günahına girmemek için…

Kimileri sıcak yuvasında sıradan bir günü yaşarken geyikler eşliğinde, sırasız bir ölümün günü sıradanlaştıramamasına isyan etmek, isyanını duyuramamak, sessiz başkaldırısını içine gömmek zorunda kalmaktır…

Her ölümün bir doğum olduğu yalanına artık inanmamak, yalnız başına anıra anıra ağlamak istemek ve çaresizliğine lanet etmek isterken yine de mecburiyetten sıradan bir gün yaşamak zorunda kalmaktır…

Ve en nihayetinde, artık inadına yaşayamamaktır…

Ocak 2011

Gurbette Aşk

Standard

Gurbette Aşk


Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar?

Seçtiklerimiz mi?

Bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı…

Seçtiklerimiz evet!

Hayat bu sevgilim çoktan seçmeli

Senin aşkınsa bir dönem ödevi

(İclâl Aydın)

Seçtiğimiz hayatları yaşamak adına günü kotarmaya çalışmak başta ağır gelmez insana. Seçtiği hayatı gönüllü yaşadığını sanır çünkü bilinçsizce, şuursuzca ve bir o kadar da salakça…

Aşka gelince… İlkokul bilgilerimize dönmek lazım aşkın en yalın halinden en zor haline kadar özümseyebilmek için…

Yalın hali; adı üstünde, en yalın hali en temizidir sanki aşkın. En dokunulmamışı, en kirletilmemişi, en dil(ler)e, yazılara, içdokümlerine düşememişi henüz. Yalın işte, sıfatı üstünde. Su katılmamışı aşk denen illetin. Sessiz bir dolmuş yolculuğunun son durağına varmadan önceki en uzun susuşu. Eli eline, dizi dizine, yüreği yüreğine değmeden önceki en saf hali Bir bakışı değmiştir bakışına, bir acısı değmiştir acına, bir korkusu değmiştir sakladığın en derin korkuna ancak. Henüz bu aşamadadır aşkın yalın hali. Öyle yalındır ki, sen bile farkında değilsindir aslında aşkının henüz. Oksijenin hidrojenle buluşup suyu oluşturmadan önceki son ayrışık hali. Birleştiğinde ikisinin de saflığı bozulup aşkın E halini oluşturacaktır çünkü.

E hali’ne gelince aşkın… İşte o ilk yürek kıpırtısıdır. Aşka aşık olunan ilk haldir. Yalın haline az tereddüt, bol umut, bir tutam da anlamsız gülümseme katılmış halidir. Acı birazdır aşkın E halinde. E hali çünkü. Aşık olunan en berrak, en pussuz, en sissiz, en guneşli, sıcak ama yakmayan, veya yağmurlu ama ıslatmayan İstanbul havası gibidir bu hal. Uğruna henüz dağlar delinmeyen ama yollar aşılan, arşınlanan, ve arşınlanan yolların özleme dönüştüğü en az acı veren ve en farkında olamadığınız halidir aşkın. Sonraki halleri yürekleri dağlayacaktır çünkü. ‚Şiddetin ne hoş, ne güzel şevkatin’den bir önceki haldir bu hal. Adı üstünde, E hali işte. Aşk’ın E hali, yüzünüzdeki o, hiçbir açıklama getiremediğiniz ama aslında anlayabilene, sezebilene çok şey anlatan şapşal gülümseme, ‚sıçtığımın hayatı‘ olarak nitelendirdiğiniz yaşamınızın en keyifli anlarına sahip haldir. ‚Vay bee, lan aşk, sen neymişsin meğer?‘ diye aşk öncesi en bir salak olduğunuz haldir bu farkında olmadan, ama aşık olarak, E halinde…

İ hali ise aşkı aşka dönüştüren bir haldir. Yoldan gelenin bile anlayamayacağı bir haldir bu. Aşk uğruna herşeyden vazgeçilebilinecek kaygan bir zemindir. Askin henuz iyelik eki içermeyen hali bu. ‚Gözünü sevdiğimin aşkı‘ da denilebilecek, bıçak sırtında dans etmeye çeyrek kala aşamasıdır. Aşkı severiz illa ki bu aşamada. E halinden İ haline dönüşmüştür çünkü. Daha yüreği dağlamaya başlamamıştır çünkü  aşkın i hali. Methiyeler düzeriz, şiirler yazarız, okuruz, dinleriz şarkıların en i halini. Her şarkı aşkın bu halini anlatmaya meyillidir çünkü. Daha zıkkım olmamış aşkın en güzel hallerinden ikincisidir e halinden sonra i hali… En sevilen halidir aşkın bugelindiinde. İlerledikçe önceki halleri özlenecektir çünkü. Tam ortasındayız fırtınadan önceki sessizliğin, yaşanmamış yaşanmışlığın ve dokunulmamış sevdaların arasında. Sonrası mı? İşte fırtına kopar, sesler yükselir, yaşanmışlıklar boka dönüşür, dokunmalar yakar sonraki hallerinde ve durumlarında aşkın.

Ve aşkın DE hali. En içinde bulunulan haldir bu işte. İçinDEsinizdir çünkü. Cayır cayır yakan, kıça girmiş bir demirin kıçtaki tarafı soğuk, ama tutulacak yeri çok sıcak olan halidir. Tutup çıkarmak istersiniz, çıkartamazsınız, yakar çünkü elinizi aynı o demir gibi aşkın DE hali. Aşkta, aşıkta, en yılışık halindesinizdir şerefsizoğluşerefsiz aşkın. Şarkılardan fal tutma devri bitmiş, şarkılar ona söylenmektedir DE halinde artık. Aşkın bedene olmasa da ruha en sahip halidir bu hal. Tam içindesinizdir çemberin; aşıkların şakşakçılığınızı yaptığı, aşka inanmayanların ise ‚salak aşık‘ diye tanımladığı bir kıvamdasınızdır. Manevi sikilmişliğin (sıkılmışlığın degil, sahiden sikilmişliğin) bir önceki hali. Aşkın E halindeki o sersem (aslen çok manalı ama durum itibarıyla) manasız gülücük, yerini az acılı adananın yaktığı bir can acısına bırakmak üzeredir bu halde.

Yüz dilde ‘seni seviyorum’ desen ne fayda..

Bir dilde adam gibi sevmedikten sonra…

(Turgut Uyar)


Sonuncusu, DEN hali. İşte bu en yürek yaralayıcısıdır aşkın hallerinin. DEN hali, aşktan vazgeçme kıvamıdır çünkü aşkın. Nefret edersiniz DEN halinden aşkın, yani aşkTAN. Fal tutulan şarkılar ayrılık şarkılarıdır bu aşamada. Tiksinirsiniz aşktan bu haldeyken. En kusunç, en tiksinç, en nefret halidir. İstemdışı bir ayrılığın halidir aşkın DEN hali. Aşktan vazgeçme, vazgeçirtme, vazgeçirttirilme halidir en sızılısından. Sızım sızımken, nefret nefrete dönüşülebilecek bir kıvam; kıvamı tutmuş bir kekin yumurtası sıcak su görmüş gibi kesildiği andır. Sonudur, nihayetidir, son durağıdır aşkın. Ayrılığın en isotlusu, ayrılışın en hüzünlüsüdür. Tek taraflıdır çünkü. Oysa ki çift taraflı olsa, ismin ve aşkın dilbilgisinin sadece 4 hali olacaktır. Nefret etmek isteyip edemediğiniz, ayrılmak isteyip ayrılamadığınız, siktir çekmek isteyip çekemediğiniz ama bir yanınız yalın halini özlerken, e haline dönmek istediğiniz bir aşamadasınızdır. Aşkın hallerinin geçişi tek yönlü bir geçiştir, bir önceki hale dönüş yoktur çünkü. Hani şu cep telefonu oyununda tavşan havuçları toplarken geçtiği karelerde bir mayın çıkar da geri dönme şansı yoktur ya, işte öyle bir şey. Geri dönünce o mayına basar ve bir ‘can’ı gider. E tavşan bu, alt tarafı bir bilgisayar oyunu, 3-5 canı vardır, bir daha başlar toplamaya havuçlarını. En fazla Game Over olur, baştan başlar salak tavşan aşklarını, pardon havuçlarını toplamaya, dimi? Biz de insanız çok şükür, kedi değiliz ki 9 canımız olsun da baştan başa bir daha yaşayalım aşkın 5 halini? Can bir kere kırılır, one way ticket kesilmiştir, geri dönüşü artık yoktur. Uçaktaki kanlı gözyaşları ise bedelidir aşkın DEN halinin, o vazgeçiş zorunluluğunun en guvenlisinden. Aşkı bu DEN halinde, taze toprağı kazıp, aşk denen zıkkımı diri diri bir mezara sokmak suretiyle öldürmek, sonra da sıcaktan kuruyan toprağı sulayarak taze tutmak, kurumuş yabani otları temizleyerek canlandırmak, ve arada eşeleyerek aşkın o mezardan çıkıp geleceğine umutlanmak halidir bu olmayacağını bile bile. Velhasıl, aşkın en gömülmüş halidir DEN hali. Vazgeçmek zorunda bırakılmış, ayrılığın geçmişinizi geleceğinizi bellediği, yokluğunun da uykularınızdan gözyaşıyla uyandırdığı aşaması. DEN hali, en acılı hali, en sakat, güvensiz, nostaljik ama en umutsuz hali aşkın…

 

Sanırım hayal kurarken malzemeden çalıyoruz, çünkü sürekli yıkılıyor (J. Christophe)

Ve sen… Aşkın her haline sığan ve her halinden taşan kocaman yürek… Her anımda yanımda, her nefesimin şahidi ama bundan bir o kadar habersiz sen! Kimi zaman ta uzaklardan sana seslenirken ben, sen nerelerde neler yapmaktasın bensiz, bence ise bir o kadar benle… Yüzünü ender de olsa aydınlatan, ama herdaim sana  yakışan o gülüşün yüzüne çakılı kalsın hep, yaşan(amay)anlara, yaşatılanlara inat…Ben bu uzaklarda sensizken, sen sence bensiz ve bazen de benden habersizken, ben inadına yaşamaya çalışıyorum, haberin var mı? Yok, olmayacak, oldurtmayacağım elbet, böylesi en güzeli. Bildiğim herşeyi bildiğinden adım gibi eminim, ve hatta sen bunu da biliyorsun zaten. Ve elbette ki dile getirmeyeceğim ben bunları sana, aşkımın her haline inat her ne kadar dile kolay, yüreğe zor ise de…

Şubat 2011

Gurbet Kuşu’ndan Nâmeler – Girizgâh

Standard

Girizgâh

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir (1)

Siz hiç bir gurbet kuşundan mektup aldınız mı? Alamancılar olarak adlandırdığımız memleket hasretinin sembolleştirilmiş karakterleri dışında hiç memleketini özleyen bir dostunuz oldu mu? Olduysa da hiç size içini döktü mü?

Sene 2000, aylardan Aralık. Gurbet kuşumuzun elinde iki iş sözleşmesi, ikisi de ‚yurtdışı’ndan. Birine akıl yatmayacak gibi değil. Hayallerinin işi, hayallerinin ülkesi ve nihayetinde hayallerinin şehri. Yıllardır yaşamayı hayal ettiği, orada yaşamaktan ve her metrekaresini adımlamaktan keyf alacağı şehirden bahsediyoruz… Herşey hazır; kalacak yer, güzel bir maaş ve ömür boyu Paris sokaklarını arşınlama özgürlüğü… Daha ne isteyebilir ki insan? Hem dilini, hem metroda yönlerini bildiği ve çok da sevdiği şehirde yaşamak, yaşlanmak… Rüya gibi… Her rüyanın da bir sonu vardır, olmalıdır da eğer rüya, rüya olarak kalmaya mahkümse. Aralığın o son günü bir aile meclisinde niyetini bir anlık cahil cürretiyle açık edince sevgili gurbet kuşu, bir tarafta fırtınalar koparken, öbür taraf tuhaf bir biçimde sessizdi. Hayra alamet değildi bu sessizlik, bildikti, öğrenilmişti artık. Kısa ve öz konuşma şu şekilde gelişti:

– Niye gitmek istiyorsun? Rahat mı batıyor? Neyin eksik?
– Ya ben bu ülkede ölmek istemiyorum!
– Niye? Paris’te mezarına kuşlar sıçmayacak mı?
– …

Ve akabinde, büyüklerin ‚Peki, istediğin gibi yap AMA….‘ lı klasik cümlelerinin benzeri ama mantıken tam tersi bir cümle kuruldu. Hani gönül isterdi ki, aile büyüğü, kocaman adam kalkıp desin ki: ‚Git AMA ilerde ….‘ ve müthiş öngörüsü ve hayat tecrübesiyle tüm olumsuzlukları sayip, bu bahanelerle gurbet kuşumuzu daha da kamçılasın gitme konusunda. Ama yapmadı. Hatta tam aksini yaptı müthiş yaratıcı zekasıyla. Yurt dışında yalnız yaşamanın sonsuz zorluklarını uzun uzun sayıp sıraladıktan sonra, bilinç açılmaya yüz tuttuğunda son sözleri: ‚AMA istiyorsan, istediğin bu ve illa ki gideceksen git, engel olmam‘ oldu. Kendi değil ama beklendiği gibi sözleri engel oldu gurbet kuşumuza… Ve ‚sanırsam bu memlekette öleceğim‘ diye endişelenmeye başladı…

Ne demişler? İnsan olanın yüreği temiz olsun. Bu konuşmadan, çok değil iki ay sonra gurbet kuşuna, hayallerindeki şehirde yaşamak olamasa da, kabusu olmaya aday şehirde yaşamanın, yaşlanmanın kapıları açıldı hiç umulmadık bir şekilde… Ve ‚masal‘ böyle başladı…

Masal başlangıcından bu yana tamı tamına on yıl geçmiş, dile kolay. Şimdilerde ise on yıl öncesinin dertlerini aratır oldu günlük dertler, dermansız yaralar.

* * *

İnsan, okuru aynı konudan bıktıracak endişesine rağmen, temcit pilavı misali koyup koyup yerken konuyu önüne, elinde kalan tek silahı kalem olunca yazmaktan başka şey gelmiyo işte o elden. Bıktırıncaya kadar hasret, bıktırıncaya kadar özlem, bıktırıncıya kadar deniz ve yürek çarpıntısı, bir o kadar da çırpıntısı…

Hayatının her anını, her güzel anısını, hatta en güzel anısını denizle süsleyen bir yengece elbette ki zor gelir başlarda ‚denizsiz‘ yaşamak. Ama, havasına, suyuna, taşına toprağına bin can feda bir tek dostuna olmaya aday ‚yeni‘ memleketin de ne kadar yaşanası bir yer olduğu, bir bok varmış gibi dillere destan olmuştur. E dile kolay, Avrupa’nın, hatta dünyanın en medeni memleketi orası. Kardeşim, madem en medeni memleketi seçeceksin, niye en denizsizini seçersin ki? Onlarca deniz kenarı dururken, niçin göllerine deniz süsü verilen bir memleket en medenisi olur? Öbürlerinin suyu mu çıktı? Sudan çıkmış yengecinkini andıran hayat hikayesinin sonu da yengecinkine mi benzemeli gurbet kuşunun?

* * *

Memleketini Özleyen Yengeç (2)

Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış.
İnsana vermişler, katlanmış…
Acıya da, kedere de…

Her ziyaretinde bizimkilerin memleketinden söz açılır, eski anılar anlatılır ve o da mutlaka memleket ziyaretlerinden birinde yaşanmış olaylar anlatırdı. Bunlardan hiçbiri olmazsa bile, yeni ve ilginç bir buluntu günün konusu olur, konu da bir açıldı mı gizli acılar ve gün yüzü görmemiş acı tatlı hikayeler birbirini kovalardı.

Bu sefer de konu bir yengeçti; daha doğrusu, son ziyaretinde bizim memleketimizden getirdiği bir yengeçten bahsetmeye başlamıştı.

Bir yengecin hikayesi… Ne kadar basit ve sıradan, çekici olmayan bir konu öyle değil mi? Ne var ki bu konu hakkında yarım saattenfazla konuştuk, hikaye bittiğinde ise uzun süre sessiz kaldık. Hikayeyi size de anlatayım. Çoğunuz bizim memlekette doğmuş olmasanız da, sonuçta hepinizin, dayımın hikayesindeki yengeç gibi bir memleketi vardır. Hikayeyi anlatayım ve bakalım siz memleketini özleyen yengecin hikayesi bittikten sonra hemen yeni bir konuya geçebilecek misiniz?

‚Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…‘

Hikayesine böyle başlamıştı dayım, o gün.

‚Hayal meyal, sisler ardından hatırlıyorum, ancak hiçbir zaman unutmadım. Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağacı, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var tabii. Ama –hatırlıyorum- o topraklardan bir su geçerdi ve bugüne kadar hep aynı berraklıkta kaldı ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. İşte şu son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi.

Suyun yukarısına doğru yürüdüm. Kıyıdaki çakılların üzerinde güneşin ılık ışınlarını korkusuzca ve telaşsızca, doğanın temiz ve güzel ıssızlığında içen ve bundan sarhoş olacak kadar memnun görünen bir yengeç gördüm. Oldukça yaklaştım ona, o ise karnı güneşe dönük halde, sıcacık çakılların üzerinde yatmaya devam ediyordu. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim; ama hiç canlı bir şey getirmemiştim. O yüzden bu defa Bardizag’tan(3) canlı bir hatıra olsun diye yengeci alıp getirmek istedim. Yengeçler birkaç saat susuz yaşayabilirler…‘

Bir süre dalgın boşluğa baktı, sonra devam etti.

‚Bir kutuya koyup eve getirdim. Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim ‚hemşeri‘ dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Şu yaramazın yaptığına bak, dedim kendi kendime. Avuç dolusu yemek verdim, aklı hala kaçmakta… Ancak bizim ‚hemşeri’nin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‚ye şimdi yiyebildiğin kadar‘ dedim. ‚Al sana taze balık eti! Artık arayan da bulamıyor, çatlayana kadar ye!‘

Ertesi sabah ilk işim yanına gitmek oldu. Baktım, balıklar da ekmek ve et gibi aynen duruyor ve yengeç de kabın kenarına yapışmış durumda, devamlı kaçma çabasında…

Herhalde balık etini de sevmedi diye düşündüm ve aynı gün gidip karides aldım, eve getirip temizledim ve bu müşkülpesent yengeci memnun etmek için başka bir çaba göstermeye karar verdim. Nasıl olsa bütün gün yiyecek başka birşey bulamayınca yemek zorunda kalacağını düşünerek karidesleri kabın içine attım.

Günler geçti ve yengeci görmek için kabın yanına her gittiğimde hayvanı hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içinde, yiyecekleri ise hiç dokunulmamış halde buldum.

Sonunda bir gün, kabın kenarından oldukça yukarıya tırmanıp orada hareketsiz kalmış olduğunu gördüm. Tam zamanında yetişmiştim; çünkü eğer biraz daha geç kalmış olsam, büyük olasılıkla dışarı çıkıp bir kediye yem olacak veya bir köşede aç susuz kaybolup gidecekti.

Ama tuttuğumda kurtulmaya çalışmadı, hareket de etmedi. Parmaklarımla ayaklarını hareket ettirmek istedim. Gevşek ve hareketsizdiler, yengeç ölmüştü…

Üzgündüm, ancak ne pahasına olursa olsun ondan ayrılmamaya da niyetliydim. Onu alıp alkol dolu bir kavanoza koydum, ağzını da kapattım. Şimdi ne zaman bakacak olsam, canlıymış gibi geliyor; ama kavanozda öylece hareketsiz duruyor. Ne kaçmaya çabalıyor, ne de yiyecek birşeyler bulamaya…‘

Dayım memleketini özleyen yengecin hikayesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık, sonra –sadece annem- uzun uzun iç geçirip sessizliği bozdu.

‚Acıyı dağlara vermişler, dağlar taşıyamamış. İnsana vermişler, katlanmış… acıya da, kedere de…‘

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…

Menk Anunı ‚Hay Dzağig‘ Tırink

(1) Konstantin Kavafis – Şehir şiirinden.
(2) Yervant Gobelyan’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan, ‚Memleketini Özleyen Yengeç‘  isimli kitabının aynı isimli ilk hikayesi. (Bkz: http://www.arasyayincilik.com/store/Getron_viewItem.asp?idProduct=72)
(3) İzmit’in 20km. Kadar güneybatısında, günümüzde Bahçecik. Yüzyıl başında Ermeni yoğun bir yerleşmeydi. Nersesyan-Şuşanyan okulunda bin dolayında öğrencisi, çeşitli dergileri, tiyatro temsilleriyle kültürel bakımdan gelişmiş bir merkezdi.