Ocağın Laneti

Standard

1 Ocak’tan beri bir hüzün yumağı sardı hayatımızı. Tam da “alışıyoruz ocağın lanetine” derken yeni kara haberlerle sarsıldık. Yakın zamana kadar hep kendi geçmişimiz bizi ötekileştirirken yaşanan acılarla, artık “bizden”i, “öteki”si kalmadı acılardan etkilenmenin. Acı acıyı hatırlatır, yara yarayı kanatır oldu artık, hele ki ocakta…
IMG_0743
Hayır, gerçekten anlayamıyorum. Öfkeliyim, kızgınım, üzgünüm, umutsuzum, hepsi tanıdık duygular, kendimi ve ötekiliğimi bildim bileli alıştım bu duygularla yaşamaya. Ama kafa kurşunlamak bu kadar mı kolay? “Tavuk mu boğazlıyorsunuz?” bile diyemezken, demeye dilimiz varamıyorken (kim diri tavuğu boğazlayarak öldürebilir, parmak kaldırsın, hayatımdan da acilen çıksın); yürürken “aman karıncalara basmayalım” diye dikkat ederken, insan öldürmek bu kadar mı çocuk oyuncağı ya hu? Bu kadar mı??? Dün kalaşnikofluya isyan ettik, bugün döverek öldürdükleri güzel insana, haftaya da göz göre göre “susturduklarına” isyanımız. Ne lanet ocakmış, isyan et et bitmiyor; üzül üzül sonu gelmiyor. En acısı da, sonradan olma memleketimdeki ruhsuzluktan bahsederken ben, en iç acıtıcı ve umut verici hamlenin de İsviçre’den çıkması. Hem de arkadaşım sandıklarım, aynı 19 Ocak sonrası ulusalcı faşistlerin söylemine benzer şekilde  “Oh iyi oldu demiyoruz (hatta abartıp üzüldüğünü söyleyenler bile vardı) ama o da haketti.” derken, ruhsuzlukla itham ettiğim memleketimin gazeteleri bile (olumlu) tepki verirken. Neyse…

IMG_0744

Ocağın 19u var, artık anmaya bile korktuğumuz. Andıkça acılarımız katmerleniyor sanki hafifleyeceğine. Başlarda daha kolaydı sanki, darbenin acıtıcılığını, olayın vehametini farkedememiş olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Yıllar geçtikçe daha da vurucu, kıyıcı, kırıcı oluyor lanet 19u kahrolası ocağın…

 

dr
2007yi uğursuz saymak için sebep çoktu. 19una yıkılmışken, üstüne “elinde doğduğum”un (madden ve manen) acı haberi geldi. Yetmezdi, ocaktan nefret etmemeye çalışırken, lanet ay dalga geçer gibi orta parmak sallıyordu bize güle güle ve hatta kahkahalar ata ata hem de. Elinde doğduğumun gidişine hazırlarken ruhumuzu, gidenin kızı gitti, cenazeye bile katılamadan, elinde büyüdüğüm, çocukluğumun en kıymetli anılarının öznesi de gitti kahrından. Ve yine ocaktı, hala ocaktı…
goktepe
Metin gitti… Gitmedi, döve döve, işkenceyle öldürüldü gözlerimizin önünde, ki çoğumuz hala göremiyorduk gözlerimizin önündeki faşizmi, giden “bizden” olmayınca. Ve Metin sayesinde anladım ben, en yakınımın, en canımdan çok canımın, faşizmle beslendiğinde, “ama o da….”lı cümle kurduğunda beni ve Metin’i nasıl ötekileştirdiğini farketmeyerek, hala “ben bu toprakların ağasıyım lan, ya sev ya öl” dediğini sessiz sessiz beya bağıra bağıra… Ocağın laneti işte… Daha dünün acısı taptazeyken, henüz dün gibi yaşıyoruz Metin’in acısını yüreğimizin en derininde bugün… “Ama o da…”lı cümlelerle ölümü, işkenceyi, katliamı haklı gösteren faşist zihniyeti en yakınlarımdan öğrendim ben daha çok gençken… Ölüme üzülmek gibi insani bir duygu dururken, “ama o da…” ile başlayan insanlık dışı gerekçelerle insanlıktan ve vicdandan yoksul olmayı tercih edenleri hiç sevemedim o günden beri… Ve Metin’i çok özledim hep, faşizme inat, vicdansızlığa inat. Meryem ablam, Fadime anne, manevi amnem oldu sessiz sedasız, kendileri bile bilemeden. Ve hatta yüz yüze geleceğim o gün sarılarak susmak dışında ne yapacağımı bilemeyerek hala, bu kadar yıl sonra dahi…
IMG_0751
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gitti…
IMG_0735
Çocukluğumun en kıymetlilerinden biri daha gitti, çocukluğumun en mutlu anılarından da bir demet alıp beraberinde toprağın altına götürerek. Bilen bilir, çekirdek bir aileyiz biz. Öyle ahım şahım akrabalar yoktur. Soy ağacı yapmaya kalksak bir A4ü aşmaz kökümüze ulaşmamız, kırılanlar arasında. O yüzden kan bağı olmayan akrabalar bile kardeşten yakın olur bize. Olanın kıymetini bilmediği kardeşten yakın. İşte bu kardeşötesi kuzenlerden biri babasını yitirdi lanet ocakta geçen sene. Tamam, hastaydı, tamam, yaşlanmıştı, tamam, haberimiz vardı; ama çocukluğumuzun en keyifli anılarını da götürdüğünden; yokluğu, fiziken çok uzak olduğumuz yakınlığını yüzümüze vurduğundan olmalı. Çocukluğumun kahkaha sebeplerinden, birkaç yıl önce son kez bir cenazede gördüğümde, hiç acıtmayan sivri diliyle dahi hala beni güldürebiliyordu. Ve artık o da yok… Ocak aldı götürdü onu…
IMG_0733
Zaruhi Mami de gitti bir Ocak arifesi sessiz sedasız. Beklenmedik bir günde beklenmedik uzaklıkları yakın etti gidişiyle…
onno
Onno gitti sessiz sedasız… “Alt tarafı bir ermeni” işte…
ugur
Uğur Mumcu gitti. Bize iki kocaman yadigar bırakıp… Hep dedim, inanmayan oldu. Mumcu’nun asıl katilleri bulunmuş olsaydı, bu ocak bu kadar da lenetli olamayacaktı. Çünkü aynı karanlıkta kaldı katiller 2007 sonrası da…
Ocakta gidenler o kadar çok ki, gelenlerin sevincini bile yaşayamaz olduk… Doğum günlerini kutlarken suratımıza yapıştırmaya çalıştığımız o gülüş o kadar zorlaydı ki, biz bile inanamıyorduk buna…
Velhasılı kelam, ocağın laneti devam ediyor her ölümde katlanarak, her anmada zorlaşarak…
hepimiz-tedirginiz

The Cut Eleştirim

Standard

The Cut Eleştirisi Girizgahı

Öğretim hayatım boyunca bazı derslere karşı zaafım, bazılarına karşı da ciddi özürlerim vardı. Mesela ezbere dayalı sözel derslerde başarısızdım. İşin içine sayılar, hesaplar, yorum veya mantık girince kıvırırdım da, ezberlenmesi gereken şiir, savaş sebep/sonuçları, misal ilk türk halısındaki renkler, desenler, ay ne bileyim işte, içinde sayı geçmeyen şeylerde beceriksizdim. Bunun sonucu da netti: sınavlarda tüm bildiklerimi karıştırmak.

Read the rest of this entry

Amen Değ Hay Ga

Standard

Amen Değ Hay Ga (*)

Acılarla yoğrulmuş bir coğrafyada acılardan uzak yaşamaya çalışmak pek de mümkün olmuyor günümüzde. Acılarla acı çekmeden yaşamak ise bazen acıları tazelemeden olmuyor. Yüzyıl(lar) önce yaşananların, günümüzde yaşananların göstergesi olduğunu anlayabilmek için ise biraz tarih bilgisi ve bolca vicdan gerekiyor sadece. İşte bu vicdana sahip insanların bir arada olması ise insan olabilenin yüreğini hafifletiyor.
Read the rest of this entry

Özlem

Standard

Bir gülüşe koca bir anlam yüklemek…
Bir kelamdan bir roman yazmak…
Bir selamla bir günü aydınlatmak…
Bir vedayla bir günü sonlandırmak…
Bir umuda bir hayat yüklemek, yüklenen tek şey hayalken…
Hayali hayat sanmak…

Yıllar olmuş sen benden gideli sanırsın. Bir asır geçmiş sanki son muhabbetin üstünden. Daha da bir muhabbete yeltenememişim ondan sonra da zaten. Son denememdi… Denedim, yanıldım, dersimi aldım, daha da denemem.

Özlemekten Ölmek

Standard

“Unuturum diye uyudum. 
Yine seninle uyandım. 

Belli ki uyurken de sevmişim seni.” 

(Cemal Süreyya)

Günaydın… Ne basit değil mi? Sadece günaydın. En çok özlediğim, basit, kısa bir günaydın… Hani nasılsın bile sormadan, çok şey içeren bir günaydın. O günaydında saklı nasılsın, aslında insanın  “nasılsın, iyi misin?” diye sorulmasını beklediği, sorulmadığında ise “sen bir sor nasılsın diye, kötüysem bile iyi olurum” diye cevaplanan, daha doğrusu cevaplanmak istenen günadın. “Sen günaydın demeden bana, iyi geçemeyen günüm” gibi yani… “Sensiz geçen her günüm gibi” aynı…

Read the rest of this entry

“Unutulunca Ölürüm Yar”

Standard

“Konuşarak da anlaşamıyorduk, susarak da.

Ben yazmayı tercih ettim, o hiç okumadı.”

Bu yoğun ağır haftada, senin sayende eksikliğini daha da çok hissettiğim bu yokluk, “konuşacak bir duvarım bile olmaması” duygusu tavan yapıyor. Yanlış anlama, bu serzenişimin altında, “sen niye yoksun”dan çok sayende konuşacak herkesi hayatımdan çıkarmam yatıyor. Ki biliyorsun, bu da senin sayende oldu. Hep korktuğum “son kazığı” yedikten sonraki ruh halim bu işte. Kimseyle, duvarlarla bile konuşamıyorum.
Read the rest of this entry