Sevgili Sarkis

Standard

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Giriş ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kağıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikar…
sarkis garine

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız… Anlat(a)mamışsın… Ocak ortası, hayır, tam olarak Ocak 19’unda başladığın “midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden “sustuğun” o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “ha Garine tun es, ha ıse, ayo…” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı… Gözümün önünde zaten anlattıklarınla “yeni yer” henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra 1 hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım… Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar işte ben o zaman gördüm gözlerimle…. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?” ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde doktor Erdinç bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım ne oldu sana diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi anlayabilmek için çok basit bir soru sordum. “Eee ov egav aysor?”. Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav”. Bu kısacık ilk cümlenle aslında bana “Bana bak… Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim sana. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli birisi. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi de aşikardı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu, korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen ah dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar minosetle idare ettik, bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum. Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağolsun, aynen öyle olsun işte.

IMG_20141011_200102

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine “tanıdıklar sağolsun” hemen doktorlarla, başhekimle görüşüldü. Perşembe sabahı gelsin dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir sms gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfale gidip dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve “iyileşme” sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk 2 gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konudaki tek hemfikir olduğumuz nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa.” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki. Haklıydın da. Ama inan yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün de eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş…” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil gayet doluydu aslında. Kısaca “hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii mangal duyunca durur muyum? “Aaa ben de geleceğim çocuklarla yaza yaşasın mangal…” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?”. Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın hayır dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline… Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok hayır kırılmadım, bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyflendirdi bizi. Ha bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi… Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengarenk o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “kızım almazlar hastaneye seni böyle manyak mısın nesin?” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın 8inde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, 4 gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “nereye?” diye. Bende cevap hazır “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden… Çok yakınmış şerefsiz…

Hastane süreci elbette ki sadece neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu… MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “şeker yükselirse insülin veririz yaaa ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde?” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen AGOS’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen minosetle kotardın…

IMG_20150329_013447

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken “bunadı” damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek tamam dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

berge arabian photo 4

Ama ne temiz ölüm…

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kabusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşu. Meğer kabusun en son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim ya hu ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin…

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0.5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, birşey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın “ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye… Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım kah telefonda kah karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi herşey. Şaka gibi hersey. Hala kalkıp, ”bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana. Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba geri döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum en son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı “ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok hayır sukoyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi…

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı; içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı; ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı…

Çok bekletmeyiz seni merak etme, iki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman… Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama tornunun dediği gibi ”ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz….

ss

PS: Nasıl sinir olurdun sana Sarkis dememe ama… ‘Anam mısın gınkamayrım mı?’ diye de sorardın. Al sana bu son ‘Sarkis’im olsun…Hadi çüz…

Bir PS daha: Ne çok sevenin varmış leyn… Porigıs tzav mıdav…

Aklıma bişi daha geldi: cümle alemi gezdirdin, bi beni biyerlere götürmedin ya, alacağın olsun…

anacaylar

IMG_20150402_001917

pipo

pokrig

sarkis_pacaci_987

Ocağın Laneti

Standard

1 Ocak’tan beri bir hüzün yumağı sardı hayatımızı. Tam da “alışıyoruz ocağın lanetine” derken yeni kara haberlerle sarsıldık. Yakın zamana kadar hep kendi geçmişimiz bizi ötekileştirirken yaşanan acılarla, artık “bizden”i, “öteki”si kalmadı acılardan etkilenmenin. Acı acıyı hatırlatır, yara yarayı kanatır oldu artık, hele ki ocakta…
IMG_0743
Hayır, gerçekten anlayamıyorum. Öfkeliyim, kızgınım, üzgünüm, umutsuzum, hepsi tanıdık duygular, kendimi ve ötekiliğimi bildim bileli alıştım bu duygularla yaşamaya. Ama kafa kurşunlamak bu kadar mı kolay? “Tavuk mu boğazlıyorsunuz?” bile diyemezken, demeye dilimiz varamıyorken (kim diri tavuğu boğazlayarak öldürebilir, parmak kaldırsın, hayatımdan da acilen çıksın); yürürken “aman karıncalara basmayalım” diye dikkat ederken, insan öldürmek bu kadar mı çocuk oyuncağı ya hu? Bu kadar mı??? Dün kalaşnikofluya isyan ettik, bugün döverek öldürdükleri güzel insana, haftaya da göz göre göre “susturduklarına” isyanımız. Ne lanet ocakmış, isyan et et bitmiyor; üzül üzül sonu gelmiyor. En acısı da, sonradan olma memleketimdeki ruhsuzluktan bahsederken ben, en iç acıtıcı ve umut verici hamlenin de İsviçre’den çıkması. Hem de arkadaşım sandıklarım, aynı 19 Ocak sonrası ulusalcı faşistlerin söylemine benzer şekilde  “Oh iyi oldu demiyoruz (hatta abartıp üzüldüğünü söyleyenler bile vardı) ama o da haketti.” derken, ruhsuzlukla itham ettiğim memleketimin gazeteleri bile (olumlu) tepki verirken. Neyse…

IMG_0744

Ocağın 19u var, artık anmaya bile korktuğumuz. Andıkça acılarımız katmerleniyor sanki hafifleyeceğine. Başlarda daha kolaydı sanki, darbenin acıtıcılığını, olayın vehametini farkedememiş olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Yıllar geçtikçe daha da vurucu, kıyıcı, kırıcı oluyor lanet 19u kahrolası ocağın…

 

dr
2007yi uğursuz saymak için sebep çoktu. 19una yıkılmışken, üstüne “elinde doğduğum”un (madden ve manen) acı haberi geldi. Yetmezdi, ocaktan nefret etmemeye çalışırken, lanet ay dalga geçer gibi orta parmak sallıyordu bize güle güle ve hatta kahkahalar ata ata hem de. Elinde doğduğumun gidişine hazırlarken ruhumuzu, gidenin kızı gitti, cenazeye bile katılamadan, elinde büyüdüğüm, çocukluğumun en kıymetli anılarının öznesi de gitti kahrından. Ve yine ocaktı, hala ocaktı…
goktepe
Metin gitti… Gitmedi, döve döve, işkenceyle öldürüldü gözlerimizin önünde, ki çoğumuz hala göremiyorduk gözlerimizin önündeki faşizmi, giden “bizden” olmayınca. Ve Metin sayesinde anladım ben, en yakınımın, en canımdan çok canımın, faşizmle beslendiğinde, “ama o da….”lı cümle kurduğunda beni ve Metin’i nasıl ötekileştirdiğini farketmeyerek, hala “ben bu toprakların ağasıyım lan, ya sev ya öl” dediğini sessiz sessiz beya bağıra bağıra… Ocağın laneti işte… Daha dünün acısı taptazeyken, henüz dün gibi yaşıyoruz Metin’in acısını yüreğimizin en derininde bugün… “Ama o da…”lı cümlelerle ölümü, işkenceyi, katliamı haklı gösteren faşist zihniyeti en yakınlarımdan öğrendim ben daha çok gençken… Ölüme üzülmek gibi insani bir duygu dururken, “ama o da…” ile başlayan insanlık dışı gerekçelerle insanlıktan ve vicdandan yoksul olmayı tercih edenleri hiç sevemedim o günden beri… Ve Metin’i çok özledim hep, faşizme inat, vicdansızlığa inat. Meryem ablam, Fadime anne, manevi amnem oldu sessiz sedasız, kendileri bile bilemeden. Ve hatta yüz yüze geleceğim o gün sarılarak susmak dışında ne yapacağımı bilemeyerek hala, bu kadar yıl sonra dahi…
IMG_0751
Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gitti…
IMG_0735
Çocukluğumun en kıymetlilerinden biri daha gitti, çocukluğumun en mutlu anılarından da bir demet alıp beraberinde toprağın altına götürerek. Bilen bilir, çekirdek bir aileyiz biz. Öyle ahım şahım akrabalar yoktur. Soy ağacı yapmaya kalksak bir A4ü aşmaz kökümüze ulaşmamız, kırılanlar arasında. O yüzden kan bağı olmayan akrabalar bile kardeşten yakın olur bize. Olanın kıymetini bilmediği kardeşten yakın. İşte bu kardeşötesi kuzenlerden biri babasını yitirdi lanet ocakta geçen sene. Tamam, hastaydı, tamam, yaşlanmıştı, tamam, haberimiz vardı; ama çocukluğumuzun en keyifli anılarını da götürdüğünden; yokluğu, fiziken çok uzak olduğumuz yakınlığını yüzümüze vurduğundan olmalı. Çocukluğumun kahkaha sebeplerinden, birkaç yıl önce son kez bir cenazede gördüğümde, hiç acıtmayan sivri diliyle dahi hala beni güldürebiliyordu. Ve artık o da yok… Ocak aldı götürdü onu…
IMG_0733
Zaruhi Mami de gitti bir Ocak arifesi sessiz sedasız. Beklenmedik bir günde beklenmedik uzaklıkları yakın etti gidişiyle…
onno
Onno gitti sessiz sedasız… “Alt tarafı bir ermeni” işte…
ugur
Uğur Mumcu gitti. Bize iki kocaman yadigar bırakıp… Hep dedim, inanmayan oldu. Mumcu’nun asıl katilleri bulunmuş olsaydı, bu ocak bu kadar da lenetli olamayacaktı. Çünkü aynı karanlıkta kaldı katiller 2007 sonrası da…
Ocakta gidenler o kadar çok ki, gelenlerin sevincini bile yaşayamaz olduk… Doğum günlerini kutlarken suratımıza yapıştırmaya çalıştığımız o gülüş o kadar zorlaydı ki, biz bile inanamıyorduk buna…
Velhasılı kelam, ocağın laneti devam ediyor her ölümde katlanarak, her anmada zorlaşarak…
hepimiz-tedirginiz

The Cut Eleştirim

Standard

The Cut Eleştirisi Girizgahı

Öğretim hayatım boyunca bazı derslere karşı zaafım, bazılarına karşı da ciddi özürlerim vardı. Mesela ezbere dayalı sözel derslerde başarısızdım. İşin içine sayılar, hesaplar, yorum veya mantık girince kıvırırdım da, ezberlenmesi gereken şiir, savaş sebep/sonuçları, misal ilk türk halısındaki renkler, desenler, ay ne bileyim işte, içinde sayı geçmeyen şeylerde beceriksizdim. Bunun sonucu da netti: sınavlarda tüm bildiklerimi karıştırmak.

Read the rest of this entry

Amen Değ Hay Ga

Standard

Amen Değ Hay Ga (*)

Acılarla yoğrulmuş bir coğrafyada acılardan uzak yaşamaya çalışmak pek de mümkün olmuyor günümüzde. Acılarla acı çekmeden yaşamak ise bazen acıları tazelemeden olmuyor. Yüzyıl(lar) önce yaşananların, günümüzde yaşananların göstergesi olduğunu anlayabilmek için ise biraz tarih bilgisi ve bolca vicdan gerekiyor sadece. İşte bu vicdana sahip insanların bir arada olması ise insan olabilenin yüreğini hafifletiyor.
Read the rest of this entry

Özlem

Standard

Bir gülüşe koca bir anlam yüklemek…
Bir kelamdan bir roman yazmak…
Bir selamla bir günü aydınlatmak…
Bir vedayla bir günü sonlandırmak…
Bir umuda bir hayat yüklemek, yüklenen tek şey hayalken…
Hayali hayat sanmak…

Yıllar olmuş sen benden gideli sanırsın. Bir asır geçmiş sanki son muhabbetin üstünden. Daha da bir muhabbete yeltenememişim ondan sonra da zaten. Son denememdi… Denedim, yanıldım, dersimi aldım, daha da denemem.

Özlemekten Ölmek

Standard

“Unuturum diye uyudum. 
Yine seninle uyandım. 

Belli ki uyurken de sevmişim seni.” 

(Cemal Süreyya)

Günaydın… Ne basit değil mi? Sadece günaydın. En çok özlediğim, basit, kısa bir günaydın… Hani nasılsın bile sormadan, çok şey içeren bir günaydın. O günaydında saklı nasılsın, aslında insanın  “nasılsın, iyi misin?” diye sorulmasını beklediği, sorulmadığında ise “sen bir sor nasılsın diye, kötüysem bile iyi olurum” diye cevaplanan, daha doğrusu cevaplanmak istenen günadın. “Sen günaydın demeden bana, iyi geçemeyen günüm” gibi yani… “Sensiz geçen her günüm gibi” aynı…

Read the rest of this entry

“Unutulunca Ölürüm Yar”

Standard

“Konuşarak da anlaşamıyorduk, susarak da.

Ben yazmayı tercih ettim, o hiç okumadı.”

Bu yoğun ağır haftada, senin sayende eksikliğini daha da çok hissettiğim bu yokluk, “konuşacak bir duvarım bile olmaması” duygusu tavan yapıyor. Yanlış anlama, bu serzenişimin altında, “sen niye yoksun”dan çok sayende konuşacak herkesi hayatımdan çıkarmam yatıyor. Ki biliyorsun, bu da senin sayende oldu. Hep korktuğum “son kazığı” yedikten sonraki ruh halim bu işte. Kimseyle, duvarlarla bile konuşamıyorum.
Read the rest of this entry