Özlemekten Ölmek

Standard

“Unuturum diye uyudum. 
Yine seninle uyandım. 

Belli ki uyurken de sevmişim seni.” 

(Cemal Süreyya)

Günaydın… Ne basit değil mi? Sadece günaydın. En çok özlediğim, basit, kısa bir günaydın… Hani nasılsın bile sormadan, çok şey içeren bir günaydın. O günaydında saklı nasılsın, aslında insanın  “nasılsın, iyi misin?” diye sorulmasını beklediği, sorulmadığında ise “sen bir sor nasılsın diye, kötüysem bile iyi olurum” diye cevaplanan, daha doğrusu cevaplanmak istenen günadın. “Sen günaydın demeden bana, iyi geçemeyen günüm” gibi yani… “Sensiz geçen her günüm gibi” aynı…

Read the rest of this entry

“Unutulunca Ölürüm Yar”

Standard

“Konuşarak da anlaşamıyorduk, susarak da.

Ben yazmayı tercih ettim, o hiç okumadı.”

Bu yoğun ağır haftada, senin sayende eksikliğini daha da çok hissettiğim bu yokluk, “konuşacak bir duvarım bile olmaması” duygusu tavan yapıyor. Yanlış anlama, bu serzenişimin altında, “sen niye yoksun”dan çok sayende konuşacak herkesi hayatımdan çıkarmam yatıyor. Ki biliyorsun, bu da senin sayende oldu. Hep korktuğum “son kazığı” yedikten sonraki ruh halim bu işte. Kimseyle, duvarlarla bile konuşamıyorum.

Demin parmağımı kapıya sıkıştırdım. Kazık kadar adam, anıra anıra ağlamaya başladım. Gören parmağım koptu sanır. Bir anda parmağım değil ama ben koptum. Hemen kaçıp kendimi odaya kapadım hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Yine de millet kan çanağı gözlerimi görüp de anlamasın, daha doğrusu hesap sormasın diye ağlamama bile engel oldum, yutkunup derin nefes aldım, geçtim oturdum yerime. Parmağımın acıdığı bile yoktu, yüreğim acıdı birden niyeyse… Aslında niyesini de biliyorum ya, madem sordun(!) anlatayım bari.

“Onu kırmış olmalı yaşamında birisi
Dinledikçe susması düşündükçe susması
Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi.”

(Özdemir Asaf)

Hani şımaracak, kaprisini çekecek biri kalmayınca birden büyüdüğünü hissedersin de artık çocukluğa yer kalmadığından içindeki çocuğu azad edersin ya… Tam da bu ruh halindeyken karşına bir yaralı çıkar, yarasına merhem olmanı ister. Söze dökmese de bu isteğini, içini dökerek bunu anlatır sana. O içini dökerken, sen ona merhem olamasan da dinleyerek yaren olursun, yarasına kah tuz kah artık kanamasın diye parmağını basarsın, ama bir bakarsın ki o senin yaralarını kanatmaya başlar. Sonra içinde azad ettiğini sanıp da bilincinin bile en altında sakladığın çocuk çıkıverir dışarı. Sen, can kırıklarının cam kırıkları gibi bir süpürge-faraşla toplanmasını beklerken daha da kırılır tuzla buz olur canın, canların. Yakartop oynarken canlarının bittiğinde oyun dışı kalmış çocuk gibi hissedersin birden. Oyun dışı olmasa da yaşam dışı kalıverirsin sonra. Bir can daha ararsın, borç istersin, veren olmaz. Canına kastedene can yoldaşı olmak için canından can verdiklerinin canına okursun ondan sonra. Ve bunu takip eden pişmanlık, vicdan azabı, üzüntü, gözyaşı silsilesi. Hepsi bir olmuş, içinde ölmek bilmeyen çocuğa verir bütün canlarını, sen hala yakartoptaki canları tükenmiş oyundışı çocukken. Oyuna girebilmek için o kadar yol yöntem varken oyun dışı kalmayı tercih eden aslında sensindir ama suçu suçsuza atarken aslında en büyük suçlunun kim olduğunu bile bile susarsın. O susar, sen susarsın, içindeki o piçkurusu aklını kaçırtmak için seninle konuşup durur. Susturamazsın onu işte, canını okur. Sonra yine acı çıkaracak birilerini ararsın. Bulamadıkça kendi canını yakmaya başlarsın artık. Yakacak can kalmayınca, en yakınlarının bile canları heba olunca kendi canını yakarken, aslında bunun yanındakilerin canını da yaktığını hissettiğin anda ise duyulan kocaman bir vicdan azabıdır. Geriye dönüş olmayan yollarda hissedersin kendini ama ne bir adım ileri gidebilirsin, ne geri adım atabilirsin. Zamanı geriye çevirememek bunun asıl sebebi olsa da, gurur, kibir ve kendini bilmek de bunun yan sebepleridir. Herşeyi bile bile tüm bu duygularla, içine diri diri gömdüğün aslında ölemeyen çocukla yapamadığın veda da seni daha derine iter. O en derinde sen de içindeki çocuktan daha sessiz kalırsın işte böyle… Tek ve son dileğin ise unutulmamaktır, unutanlara sessiz serzeniş ve seslenişlerinle unutulmamayı dileyip suskunluğuna devam, hayatına da veda edersin. Yaşadığın kendi hayatın değildir artık çünkü, sana dayatılan hayattır. Kendi kurduğun hayatını bile yaşamakta zorlanırken, başkasına endeksli mecburi hayatı yaşamanın ne demek olduğunu anlatacak kelimeleri bulamazsın; yüzme bilmeyen bir insanın sudaki çırpınışları gibi çırpınışlarla geçer mecburi hayatın bu hüzün hengamesi içinde. Yaşa şimdi yaşayabiliyorsan, unutulmuş, terkedilmiş, yapayalnız bırakılmış…

19 Ocak Hrant Dink Anma Konuşma Metinleri

Standard

Gülten Kaya

Hidayet Şefkatli Tuksal (+Rakel Dink)

Karin Karakaşlı

Nükhet İpekçi

Sırrı Süreyya Önder

Halil Ergün

Arat Dink

 

Gülten Kaya – 2014

 

kaya550

Merhaba arkadaşlar, Hrant’ın sevgili kardeşleri;

Bizler, 19 Ocak’ta düştük, kanadık. Neredeyse yüz yıl boyunca hayatlarımızda asılı duran ve devletin yüzünü asan bir tartışmayı bitirecek olan insanın da buralardan gidişi üzerinden tam yedi yıl geçti.

Bu siyasi cinayetin satrancındaki tüm hamleleri, vezirini, şahını, piyonunu görebiliyoruz artık.

Kollarını, halkların birlikte, yan yana, birbirlerine dokunarak yaşama kültürünü oluşturmasına sıvayan Hrant Dink’in çabasıyla oluşturabileceğimiz mutabakatımıza, ortak yaşam protokolümüze sıkıldı kurşunlar. Çünkü tam orada duruyordu Hrant.

İstihbaratıyla, güvenlik birimiyle, medyasıyla artık tanıdığımız korunaklı bir şemsiyenin altında gayet nizami bir cinayet işlediler.

Bu intizamlı süreçte, derin yerlerden havalandı kuşlar ve gelip gelip medyanın başlıklarına kondular. Gördük. Okuduk.

Zamanın içinden geçerken sabrımızı, metanetimizi, tevekkülümüzü sınadık. Bizler bu sınavı verirken içimizdeki kuşlar göç etti, yapraklarımız döküldü, Ocak ayında karartıldı ocağımız.

Adadan uzaklaştı kayığımız ve sustu içimizdeki şarkılar.

Kardeşimiz Hrant, bizler, burada olanlar, kardeşlerin ve arkadaşların,  tam yedi yıl önce senin ayakkabılarını giydik ve öyle basıyoruz yere.

Senin muhteşem aklına soruyoruz şimdi; adalet yere düştüğünde insanlık hangi pusulayla bulur yönünü?

Giderek hantallaşıp budanan, hareket alanı kalmamış bir hukukla yola nasıl devam edeceğiz derken, yolumuz parklara düştü. Tarihin zamana boyun eğdiğini gördük, orada aldık senin de selamını, kumru ve serçelerden.  “Gittiler” dediklerimiz parkın ağaçları arasından gülümsüyordu, o uzun gölgeli gençlere ve çocuklara… Resimlerdeki suretleriniz bir dokunuşta ve oracıkta canlanıverdi.

İnsanlık ve yurttaşlık adına bir manifesto yazıldı, herkes gördü.

Hayatlarımızı dilim dilim doğrayan cüretkârlar!

Acının üzerine tuz eken bu devletin askeri yargısı da sivil yargısı da merhametten ve adaletten yoksundur artık. Bu cümlemizi koyduk orta yere, çünkü evlatlarının kahrından ölüyor artık,  Roboskî anneleri. O kahırla öldü Fadime Ayvalıtaş ve Berfo anne. Onların ve Cumartesi annelerinin bedduası değil,  âhı yükseldi gökyüzüne, bu âhı duyanınız var mı? Bu ah gelip bulacak sizleri, anlamayanınız kaldı mı?

KCK davalarından Alevilere, avukatlara, gazetecilere, öğrencilerden, gezicilere, LGBTİ haklarından tüm insan haklarına, topluma yayılan koku ve korkunun kılavuzu kim? Yüzünüzdeki örtü iyice aralanıyor ve görüyoruz arkasındaki siluetlerinizi. Çünkü bir yüzünüz bile yok sizin!

Cepheler arasında kendi mevzilerinize yığınak yaparken sizler, yalanlarınız,  ihanetleriniz ve kırımlarınızla elimizden dünyayı düzeltecek başka çocuklarımızı da aldınız. Ali İsmail’i, Ethem’i, Abdullah’ı, Mehmet’i, Mustafa’yı, Medeni’yi, Ahmet’i aldınız. Oğul öksüzü yaptınız anne babaları.

Bu ülkenin evlatlarına hain pusular kuruldu başka topraklarda, 3 kadın yere düşürülüp omuzlara alındı Fransa topraklarında, unutmak mümkün mü, ne çok ocağı söndürdüğünüzü. Bunların da ahı duruyor orta yerde, bir utanç duyanınız var mı?

Plastik mermilerle, gaz fişekleriyle, gözümüzü çıkardınız. İnsansız uçaklarınızdan insanlara bomba yağdırarak girdiniz çocukların uykularına. Kolunun altındaki sıcak ekmeğine attığınız gaz kapsülünden beri bir hastane odasında uyuyor Berkin Elvan. Halkın cümlesiyle; bunu yapanlara haram olsun uykular!

İkballeriniz uğruna izanınızı-insanlığınızı kaybettiniz. Yordunuz, kırdınız, kıydınız. İnkar ettiniz, sizleri belleğimize kazımayı farz kıldınız. Bunları da ekledik tüm acıların kayıtlı tarihine.

Neresi memleket sizin için, kimler memleket evladı, hangi dereler sizin oluyor ki parklara, dağlara göz dikiyorsunuz!

Neyiniz hakkaniyetli, neyiniz hakikatli sizin?

Bomboş retoriğiniz ve yüz yıllık reflekslerinizle adlarımızı dahi unutmamızı istediğinizi bizler nasıl unuturuz?

2014 yılındayız, içinizden tekrar edin lütfen, 2014! Ve komşularımıza kamyonlar dolusu barış demokrasi ve insan hakkı değil, kamyonlar dolusu silah taşıyoruz! Yani, birbirinizin gözlerinin içine bakarak birbirinizi öldürün diyoruz onlara!

Bu günahları yıkayacak bir yağmur olmayacak!

Böyle bir memleket mi ağartsın yüzümüzü? Bayramı zehir, kandili ışıksız, bahçesi dağılmış, ocağı söndürülmüş günahsız insanların kuşlar gibi vurulduğu bir memleket mi?

Ömrümüzü sızlatan tüm kayıplarımızla tarih ve yemin kelimelerini yan yana kullanıyoruz artık. Başka bir adalet yoksa hayatın adaleti tutacak yakalarınızdan biliyoruz.

Sözün özü; devletin dürüstlüğünden kuşku duymayan kaldı mı aramızda arkadaşlar?

Hrant Dink Devlet dersinde katledilmiştir. Hayat ve tarihin bu bahiste bazı cüretkârlara vereceği notu bilelim ve bu dersi hiç unutmayalım. O kadar iyi bilelim ki bu dersi, bu ders onlara dert olsun! Hayat onlara ağu olsun, zehir olsun!

Biz burada olanlar ise, kahırlarımız ve gülüşlerimizle besleyeceğiz insanlık düşümüzü.

Çünkü gülmek, Edip Cansever’in dizesindeki gibi “Bir halk gülüyorsa güzeldir” bize…

Hrant Dinkin anısı bizi ıssızlaştırsa da, acısıyla bilgeleşecek, aydınlık aklı ve gülüşüyle güçleneceğiz!

Selam olsun halkların kardeşliğine!

 

Kaynak: http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=gulten-kaya-nizami-bir-cinayet-islediler&haberid=6444

 

Hidayet Şefkatli Tuksal – 2013

nm_TUKSAL_550_1555

Sevgili Rakel Hanım, Hrant Dink’in sevgili ailesi, Hrant’ın sevgili arkadaşları, dostları, sevenleri
Sizleri bir 19 Ocak gününde hüzünle selamlıyorum. 6 yıl önce bu gün, bu saatlerde Hrant Dink, burada katledildi. Onu katleden karanlığı tanıyor ve ona sıkılan o menfur kurşunların mesajını biliyoruz. Bu gün o mesaja karşı hep birlikte buradayız. Bu ülkenin her kesiminden, kendisini Hrant Dink’e borçlu hisseden, onun kaybıyla kendisinden bir parça kaybettiğine inanan ve onun için adalet isteyen insanlar olarak buradayız. O hastalıklı ve öldürücü mesajı bir daha hiç kimse almasın diye buradayız. Nefret ve şiddetin bu ülkenin hayrına bir yol olmadığını söylemek için buradayız. Hakikatin ve dostluğun hatırı için buradayız.
6 yıldır bu ülkede adaletin tecelli etmesini bekliyoruz ancak geçen 6 yılda katillerin eline silah veren, onları cesaretlendiren, cinayeti örgütleyen, soruşturmayı karartan devlet içindeki yapı yargı önüne çıkarılmadı, verilen sözler tutulmadı. Tam tersine Hrant Dink’i ölüme götüren neredeyse tüm resmi görevliler, el üstünde tutuldu, terfi ettirildi. Bu karartma, unutturma, üstünü örtme, örgüt bulamama operasyonunda 6 yıldır adalet can çekişiyor!
Ancak biz unutmadan, yorulmadan, bıkmadan adalet talep ediyoruz!
Gerçek katillerin yakalanmasını ve devlet zırhının içine saklanan bütün sorumluların hesap vermesini istemesini istiyoruz!
Sevgili Hrant,
Sen şimdi bizleri o güzel yerden izliyorsun, biliyorum. Bizler, bu ülkenin resmi tarih öğretisiyle taammüden cahil bırakılmış kitleler olarak, üzeri ağır inkâr taşlarıyla kapatılmış olan o sağır ve dilsiz, o kanlı kuyunun varlığını senin sayende öğrendik. Öğrendiklerimiz bizi hak ve hakikat karşısında sorumlu kıldı. Biz bu gün, Allah ve tarih önünde bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için buradayız.
Sen bu kanlı kuyunun kapağını aralarken, bunu nefret ve düşmanlık için değil; daha yüzyıl öncesine kadar yan yana yaşayan iki halkın yaralarını sarmak, aralarına ekilmiş kin ve nefret tohumlarını yok etmek ve iki halk için daha adil ve onurlu bir gelecek sağlamak için yaptın. Uğruna hayatını da verdiğin bu mücadeleyi kaldığı yerden bizler sürdüreceğiz. Bize kızanlara, bizi anlamayanlara da Yunus Emre’nin diliyle cevap vereceğiz:
Kul’il hak-dedi Çalap sözü doğru diyene
Bu gün yalan söyleyen erte utanasıdır
Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Şer’in evliyasıysa hakîkatte âsidir !
Ruhun şâd olsun Ahparig!

Rakel Dink

nm_rakel_dink_photo_by_erhan_arik_copy_550_JPG_1640

Altıncı yılda buradayız, birlikteyiz. Sizinle biraz dertleşmek istiyorum. İyilik eden bir kişi bile yok; herkes suç işliyor, herkes, her devlet suç işlemeye devam ediyor.

Suç ve günah altın olsa, kimse alıp takmaz. Fakat suçu işlerken, maalesef, düşünce de, algı da körleşmiş ve kapalıdır. Kazanç, büyüklük, üstünlük derken kimleri yok ediyorlar, nelerden mahrum kalıyorlar… Farkında olmadan veya farkında olarak yok etmek…

Var olman, benim, bizim yokluğumuz üzerine kurulmuşsa, bu senin büyüklüğünün veya üstünlüğünün ispatı değil, hiçliğinin ispatıdır.

Ey, Tanrı benzerliğinde yaratılmış insanoğlu; güç ve yetki sahibi olacağım derken insanlığından da olma! Çalmaya, gasp etmeye ve öldürmeye gelenle hiçbir ortak paydamız, paydaşlığımız olmasın, sevgili kardeşler.

Sevgili dostlar; canımın içini, sevgilimi, ‘çutag’ımı (keman ) öldürtmek, düşünme ve algı yoksunluğunun ispatı değil mi? Onursuzluk, mahcubiyet ve utanç değil mi? Tahammülsüzlüğün ispatı değil mi? Yoksa hâlâ “Bunlar da ne demek?” mi diyorlar? “Evet, öyle diyorlar” diye düşünüp ümitsizliğe düştüğüm zaman,

Hisus (Mesih İsa) kulağıma fısıldar: “Ben kabirde kalsaydım, haklı olurdun meyus durmaya. Fakat kabirde kalmadım; kalmadığım gibi, bütün gerçekler de gün gibi, güneş gibi ortaya çıkacak.” Kalk, meyus olma! Evet, meyus olmayacağız. Umutla, imanla, şevkle buradayız, birlikteyiz. Ey Türkiye’nin güzel insanları, sevgili gençler, anneler, babalar, kardeşler!

Türkiye’nin sevgili insanları!

Sağımızdakine, solumuzdakine rahatsızlık vermeden, ötekileştirmeden buradayız. Adalet borcumuzu hatırlayarak buradayız. Sevgimizi, umudumuzu hatırlayarak buradayız. Yataklarında sevdiklerinin elini tutarak ölme fırsatı ellerinden alınanların anısına buradayız. Acımızla, onurumuzla buradayız. Doğruluk ve adalet için buradayız. Birbirimize hikâyelerimizi anlatmak ve anlamak için de burayız. Hep burada olacağız, birlikte olacağız.

Hoş geldiniz, teşekkür ederim, sağ olun.

Karin Karakaşlı – 2012

kk
19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz  Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk.  1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab…  Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok.  Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

 Nükhet İpekçi – 2011

ipekci

Büyük bir aile olarak dördüncü defa buradayız. Artık akraba olduk. Kardeşimiz Rakel Dink’in söylediği gibi, bizi acılarda akraba ettiler.

Böyle anma günlerinde bazen asıl konudan uzağa savruluyoruz. Direnişi simgeleyen sözlerimiz, mahkeme kapılarına gelince, dışarıda kalıyor.

Bazı resmî kurum ve kişilerin, çok örgütlü bir planla, büyük bir uyumla canından ettikleri Hrant Dink’in can hakkını biz ailece savunabilir miyiz buradan? Savunduğumuzu sanırız ama sözde kalır. Sözde kalmasa artık… Somut bir savunma olsa.

Arat kardeşimizin geçen seneki sözleri kulağımızda. Yıllardır, çoğalan ölülerimizle, bazen, içimizden yükselen bir hissin sesi, o sözler:

“Ben bu dünyanın camını, çerçevesini indirmek istiyorum. Babamın büstü var bir tane. Onu kırmak, parçalamak istiyorum. Ben büstleri sevmiyorum, ben insanları seviyorum.”

Böyle bir kıstırılmışlık hali ve hukuksuzluğun sürekliliği içindeyken siz, en sevdiğinizi sanki bir daha bir daha öldürüyorlarmış gibi oluyor… Sanki sizi o katletme anıyla birlikte alıp da bir kafesin içine tıkmışlar gibi…

Oyalamışlar, göz göre göre yalanlar söylemişler, resmen alay etmişler. Hiçbir çıkış kapısı bırakmamışlar. Bizim yerimizde olsanız ne yapardınız? Hrant Dink cinayetinde adı geçen, çeşit çeşit kurumlardaki, tek tek herkese soralım: Size böyle davransalar siz ne yaparsınız?

Sizi bilmeyiz, ama biz sadece mezarlıklara ve mahkemelere gidiyoruz. O da eğer varsa… Kin ve intikam duygularıyla gitmiyoruz. Yüzleşmek için, gerçeği bütün boyutlarıyla görebilmek için gidiyoruz. Ve elbet, bu tür cinayetler bir daha asla işlenmesin, gelecek kuşaklar böyle bir utancı yaşamasın, taşımasın diye…

Dört yıldır, sorduğumuz sorular hâlâ havada. Ama öğrendiğimiz bir şey var: bu tür cinayetleri artık sadece “siyasi cinayet” “linç” “katliam” gibi sözlerle tanımlamayacağız. Çünkü, var olan yasalar, şimdilik yetersiz kalsa da, bunların, “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” kapsamına girdiğini biliyoruz. Meçhulden kurtulduk. Artık bir adımız var.

Adımızı biliyoruz ama bu cinayetleri kimlerin aydınlatacağını bilmiyoruz. Bilmek, görmek istiyoruz. Neredesiniz? Hrant için, adalet için.

Sırrı Süreyya Önder – 2010

sso

Sevgili Kardeşim Hrant!

Altına girmek için cevahir ömrünü feda ettiğin Anadolu topraklarının çocuklarına, henüz küçücük  bebeklerken anlatılan bir masal vardır.

Çocuğun minicik avcunun tam ortasına yetişkin bir parmakla basılır ve  “Buraya bir kuş konmuş…” diye başlar…

Sonra devam edilir.  O minicik parmaklar tek tek, bir güvercinin nasıl katledildiğine dair ayrıntılı bir “OPERASYON”a suç ortağı yapılarak anlatılır.

“Bu tutmuş…”  denilir önce.

“Bu tüylerini yolmuş…”  denir ardından…

“Bu pişirmiş…”  dedikten sonra,

“Bu yemiş…”  diyerek masalın vahşet boyutu iyice ballandırılır.

Adını serçeden alan en küçük parmak “hani bana – hani bana” diyerek ağlamaktadır masalın sonunda.

Bu ülkeyi kocaman bir avuç olarak düşün sevgili kardeşim.

Masalları bile vahşetin suç ortaklığıyla bezeli bir iklimin tam da avucunun ortasına konmuştun, bütün tedirginliğinle.

Bir hoyrat parmak tam da üzerine basarak, bu “OPERASYON”u, bu ülkenin bir serçe kadar ufalmış, küçücük zihinlerine göstere göstere ve arsızca anlatmaya devam ediyor.

“Bu tutmuş..” denilenler var ya… İşte senin ilk katillerin onlardır, biliyoruz!

Serçe kadar aklı olmayanlar, bir alıcı kuş gibi çöktüler üzerine.

Mahkeme kapılarına darağaçları kurdular.

Tescilli çakalları oraya üşüştürdüler.

Güvercin kasapları da diyebiliriz onlara..

Katillerini tanıyoruz; mermiyi şarjöre ilk onlar yerleştirdi…

“Tüylerini yolma” işini büyük bir kanperestlikle üstlenenleri sen de biliyorsun.

O yiğit bedenin, şu köhne kaldırıma serildiğinde üzerini onların paçavralarıyla örtmüşlerdi. “ders gibi gerekçe” diyenler de vardı. “Yargıtayı böldüğünü” haykıranlar da.

“Kanadı kırık kuş merhamet ister”  diyemediler.

Katillerini tanıyoruz; mermiyi namluya sürenler onlardır.

“Pişirmek”, iyice aç, çıplak ve savunmasız bırakmak bu ülkenin KOZMİK geleneğinin en iyi bildiği işti. Onu kimselere bırakmadılar. Esen yelden hile sezen asırlık gelenekleri  ve nobranlıklarıyla gözlerini kör, kulaklarını sağır, dillerini lal ettiler.

Bir düğün sağdıcı gibi kanlı günün hazırlıklarını yapıp, önündeki engelleri temizlediler.

İşlerini layıkıyla yaptılar. Yapamadıklarını da katlinden sonraya bıraktılar. O kadar pervasız, o kadar küstahtılar.

Katillerini tanıyoruz; seni nişangah aynasına koyup, kahpe pusuya düşürenler onlardır.

Bu kanlı ziyafeti yiyenler için konuşmaya bile değmez. Onlar cezaevinde fiziksel olarak, mahkemede zihinsel olarak semirtilip duruyorlar.

“Kurban” olduklarını bilmedikleri için küspeyle beslenmelerini ikram zannediyorlar.

Dünyanın bütün dinlerinde ve dillerinde arkadan vuran “KALLEŞTİR”

Katillerini tanıyoruz: tetiği çeken onlardır.

Bizler, hani bana demeyenler,  bu zalimler sofrasına haykırıyoruz.

Hepiniz asli failsiniz! Hepinizi tanıyoruz!

Kardeşler!

3 yıl önce tam da burada yere düşen, sadece kardeşimiz Hrant değildir.

Yere düşen namusumuz, izzetimiz ve haysiyetimizdir.

Bunu namusu saymamak namustan habersiz olmak demektir.

Bunu haysiyet saymamak, haysiyetten nasipsiz olmak demektir.

Madem katilleri tanıyoruz.

Gün katilleri ve çanak tutanları teşhir etmek günüdür.

Yaşasın insanlık onuru.

Yaşasın tüm dünya halklarının onurlu kardeşliği.

Halil Ergün – 2009

halil_ergun

Dostlar!…

Hrant’ın arkadaşları!
Bu topraklar hep ölümlerle beslendi.
Hep birlikte tanık olmadık mı?
Askeri darbelerde arkadaşlarımızı öldürdüler, idam ettiler.
Mahir Çayan’ı öldürdüklerinde, Deniz Gezmiş’i idam ettiklerinde ben askerdeydim.
Aydınlığın ve dürüstlüğün çocuklarını vurmaya devam ettiler.
Hrant vurulduğunda evimdeydim. Duyduğumda yandım kavruldum, derinden sarsıldım. Sessizce giyindim çıktım sokağa. Agos gazetesine gittim. Uzaktan kaldırıma baktım uzun uzun. Usulca yaklaştım düştüğü yere çiçeğimi koydum. Acımı kimseyle paylaşmak istemedim. Kimsenin beni görmesini istemedim.
Uyur gezer gibi yukarı çıktım. Agos’un odalarını dolaştım.  Orada oturanlarla sessizce bakıştım. Aşağı inip gene sessizce kalabalığın içinden evime döndüm.
Derin bir sancı içindeydi bütün bedenim.
Neydi bu?
Neydi…
Mahirler, Denizler öldürüldüğünde acımı dışarı vurmuştum. Telefonlar etmiş, mektuplar yazmıştım. Evet çok acı çekmiştim. İsyan da etmiştim. Ama hepsini arkadaşlarımla paylaşmıştım.
Hrant’ın ölümü başka bir şeydi. Sesim çıkmıyordu. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Derin bir vicdan hesaplaşması yaşıyordum.
Neydi bu derin acı…
Neydi…
Bu yaralanmış bir vicdandı.
Tarihi bir vicdan sarsıntısıydı…
Yani Hrant’ın hayatımızdaki derin yeriydi.
Kardeşim Hrant, yetim bir halkın yetim çocuğuydu. İşte biz o yetim çocuğu yitirmiştik.
Evet,
Hrant, bu toprağın sonuna kadar yerlisiydi. Sahiplerindendi. İnsanları sıcaklıkla sardı, kucakladı. İçeriden, bizlerden birisi olarak konuştu. Yüreklere, duygulara, akıllara seslendi.
Açık sözlüydü
Onu Türklüğe hakaretle suçlayıp mahkum ettiklerinde “Ben hiçbir ulusa hakaret etmem, ettirmem. Türklüğe de hakaret etmem. Ermeniliğe de hakaret ettirmem” dedi..
Tarihimizle yüzleşmek için önemli bir tutamaktı bizim için.
Alın işte…
Şimdi Talat Paşa’nın defterlerine bakıyoruz…
1915 Tehciriyle birlikte bir milyon Ermeni’nin Osmanlı topraklarından yok olup gittiğini, en sorumlu ismin yazılı beyanından öğreniyoruz.
Hrant, bunları söylediğinde ırkçıların, Ergenekoncuların saldırısına uğramıştı. Hakkında açılan davalarda Ergenekoncular duruşmaların kapısına dizilmişlerdi. Onu tehdit etmişlerdi.
Ergenekon davasında bir yerlere geldiysek, onun öldürülmesine duyulan  tepkinin etkin bir rolü olduğunu şimdi açıkça görebiliyoruz.
Ama işte…
Devlet içindeki sorumlulardan hesap sormak kolay olmuyor.
Dava zor ilerliyor.
Adalet için daha çok yol almamız gerekiyor.
Bu ülkede yıkılması gereken  daha çok duvarlar var.
Hrant’i öldürenlerin, öldürtenlerin ırkçı, milliyetçi darbeciler olduğunu şimdi daha net görüyoruz.
Dostlar,
Hrant ayrılıp giderken bize Agos gazetesini miras bıraktı…
Agos’un yaşaması Hrant’la dostluğumuzun devamını sağlayacak.
Sevgili Hrant,
Sen, memleketimizin değişik kültürlerini, zenginliğini ortaya çıkarmaya çabaladın.
Dünyanın dört bir yanından Anadolulu Ermeni müzisyenleri buralara taşıdın.
Civan Gasparyan’ın duduğunu ilk kez senin sayende dinledik.
Sen Nazım Hikmetlerin, Yılmaz Güneylerin, Ahmet Kayaların da yol arkadaşıydın…
Sen ötekinin, susturulmuşun, yok sayılanın, unutulanın sesiydin…
Gel gör ki,
Senin ölümünün kahrı ve isyanıyla, adaletin terazisi denk gelmiyor…
Sabırla takip ediyoruz…
Beyoğlu belediye başkan adayı olarak kampanya yürütürken, İstanbullu Ermenilerin desteğini istemek için sana gelmiştim. Destek için elinden geleni yaptığın gibi bir de bana, doğup büyüdüğüm İznik gölünün çevresinde eken biçen, evler okullar yapan, yüzyıllardır burada yaşamış Ermenileri anlatmıştın. Benim için tamamen meçhul olan bu gerçeği o gün senden öğrenmiş, çok etkilenmiştim.
Bu gerçekle tanışma hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri oldu.
O zaman anladım ki seni aramızdan alıp götürenler de zaten bu gerçeğin anlatılmasına dayanamayanlardı.
Onlar içtenliğin ve açıklığın yol kesenleriydi.
Canım kardeşim!
19 Ocak cinayetini engellemek elimizden gelmedi.
Ve ben şimdi senden ve bu toprakların Ermenilerinden özür diliyorum. Burada bulunanları da hep birlikte özür dilemeye çağırıyorum.
Hrant senden, bu toprakların Ermenilerden özür diliyoruz…
Özür diliyoruz.
Özür diliyoruz…

Arat Dink – 2008

arat

“Burası tuhaf bir ülke. Bu tuhaf ülkede insan, babası öldürüldükten üç yıl sonra çıkıp babasına ağlamaya utanıyor. Bu ülkede daha yeni 12 yaşında bir çocuğun bedeninden 13 tane devlet kurşunu çıktı. Bu ülkede insan babasına ağlayamıyor. Bu ülkede acı çok. Üç yıl oldu ama konuşmamız lazım. Çok da konuşmak istemiyorum. Şimdi, bu üç yılın sonunda neredeyiz? Bu ülke tuhaf bir ülke. Ben üç yıl önce burada babama ağlarken, hayatımın en kötü gününde üzüntü ve öfke içindeyken, siz şaşkınlığı eklediniz ona. Nasıl bir ülke burası? O üzüntümün içinde bana şaşkınlığı nasıl hissettirebildiniz? Tuhaf bir ülke…Üç yıl önce sizin sayenizde, ben çünkü bu ülkenin adaletine doğru söylüyorum, güvenmiyordum. Ama sizin sayenizde içimde umut doğdu. Şimdi, üç yıl önce sizinle birlikte babamın son üç yılının hesabını soracağımı umut ediyordum. Üç yıl sonra hesabı sorulacak üç yıl daha eklenmiştir. Ne olmuştur üç yılda? Adalet adına ne olmuştur?

Baktım, geçen yıl en fazla basında yer alan şey, mahkemede bu üç çocuğun bizim ailemizle, mahkemeyle alay edişi olmuş. Olay olmuş. Ben buralarda yoktum. Şimdi soruyoruz, üç yıl önce onlar yalnız mıydı, babam öldürülürken? Son üç yıldır bizimle dalga geçerken yalnızlar mıydı onlar?

Babam öldürülmeden üç gün önce bir yazı yazdı. Dedi ki, ‘Bu ülkenin valiliğine çağrıldım. Bana haddim bildirilmeye çalışıldı, yanımda iki istihbaratçıyla’. Biz mahkemeye dedik ki, ‘Bu iki kişi kim, sordur valiliğe’. Mahkeme, ‘Valiliğe sorulmasına’ dedi. Sordu. Valilik ne dedi? Bir buçuk sayfa masal anlattı. Mahkeme şunu sordu: ‘O iki kişi kim?’ Bu kadar basit. Valilik ne dedi? Bir buçuk sayfa masal anlattı. Mahkemeyle dalga geçmedi mi? Yalnızca o üç tane çocuk mu dalga geçti? Avukatlarımız mahkemeye dediler ki, ‘Senin sorunun cevabını göndermedi bunlar. Yeniden yaz’. Mahkeme, ‘Yok, cevap karşılanmıştır’ dedi; ‘Gerek yok tekrar yazmaya’. Mahkeme bizimle dalga geçmedi mi? Neden bahsediyoruz? Bakın, biz şahitlik ettik. Ailesi şahitlik ediyor. Kendisi yazıyor, ‘Beni tehdit ettiler’. Valilik nedir? Bu devletin İstanbul’daki adamı değil midir valilik?

Ben burada biraz yanlış bir şey yaptığımın farkındayım. Benim bu hiddetimden, öfkemden, acımdan bazıları, bazı arkadaşlarım sonuç çıkarıp da cam çerçeve indirmeye falan kalkmasınlar. Yuh olsun onlara. Çünkü ben onları da anlıyorum. Ben bu dünyanın camını, çerçevesini indirmek istiyorum. Başta bu Agos’un güvenlik camları var, onları indireceğim. Babamın büstü var bir tane. Onu kırmak, parçalamak istiyorum. Ben büstleri sevmiyorum, ben insanları seviyorum.

Ama değil… Cam çerçeve mi indireceğiz? Siz üç yıl önce nasıl yapıldığını gösterdiniz bu işin. Ve üç yıldır gösteriyorsunuz. Asıl öyle kalabalık olup o vakarı koruyabilmek lazım. Çünkü onu yönetebiliyor devlet, o kırmayı, dökmeyi ama sizi yönetemiyor. Üç yıl önce yönetemedi, korktu.

Bir şey daha söylemeden bırakmak istemiyorum. Bir çoğunuz biliyorsunuz, biliyorsunuz da… Bilmiyorum kim biliyor? Bu ülkede ‘Kafes Planı’ diye bir plan çıktı ortaya. Orada ‘Hrant Dink Operasyonu’ deniliyor. Bütün ülke biliyor mu bunu? Bütün medya yazdı mı bunu? Orada sadece Hrant Dink Operasyonu mu diyor? Gayrimüslimlerin üzerine korku salmaktan bahsediyor. Bakın, babamın dilinde tüy bitti bir Yargıtay kararını anlatmaktan. 1915 ve Soykırımla ilgili bir kitap mahkemeye götürüldü. Mahkeme, ‘sakıncalıdır’ diye karar verdi. Yargıtay’a gidildi. Yargıtay karar aldı, ‘Kışkırtılacak sayıda Ermeni kalmamıştır’ diye. Bunu anlattı durdu babam. Nasıl ağır bir şey! Biz bu ülkede yüz yıl önce yüzde 20′ydik belki, bugün binde 1 bile değiliz. Bakın, yüz yıl önce avdık, şimdi yem olmuşuz yem.”

 

Kaynaklar: AGOS, Bianet, Fakfukfon.Wordpress.Com

”Hepimiz Tedirginiz”

Standard

hepimiz tedirginiz

Maritza Küçük cinayetiyle ilgi gören konu aslında daha eski. Sadece eskilerde sosyal medyanın gücü bu kadar değildi de bilmiyorduk. Aklımda kalanları, internette rastladıklarımı kısaca bir listeleyelim bakalım nasıl bir fotoğraf canlanacak gözümüzde, gönlümüzde…

Annig Seta Dikiciyan (74) 12 Nisan 2003’te evinde öldüresiye dövüldükten sonra banyosunda başörtüsü ile boğularak öldürüldü.

Araksi Alayan (73, emekli öğretmen) 6 Kasım 2002’da Bakırköy’deki evinde boğularak öldürüldü. Araksi Alayan dul, sağlıklı, yalnız yaşayan, kendi halinde, neşeli, komşu ve esnafın iyi tanıdığı hayat dolu bir insandı. Yurt dışında yaşayan 3 oğlu vardı. Komşuların çocuklarına bakar, her işini kendi görür, sevilen ve tanınan bir sima idi. Anlaşıldığına göre katil, eve zorlama olmadan girmiş. Muhtemelen (ve daha sonradan olayların detayları öğrenildiğinde emin olunduğu üzere) bir komşusu cinayeti işlemiş veya işletmişti. Oturup beraber kahve içmişler. Olaya hırsızlık süsü verilmesi için birkaç ziynet eşyası alındığı söylendi.

araksi alayan

Araksi Alayan

Hermine Açıkgöz, 5 Eylül 2002’de yine Bakırköy’deki evinde boğularak öldürüldü.

Hermine Açıkgöz ve Araksi Alayan’ın evleri 400 metre mesafede idi. İkisi de yalnız yaşıyordu ve en son Hermine Açıkgöz iki dairesini, yaşlılığını geçirmek istediği Ermeni huzurevine bağışlamak üzereydi.

Daha 2-3 yaz önceydi, Kınalıada’da, ismini vermeyeceğim, iskeleye yakın bir pastanenin sahipleri, kapı komşuları olan yaşlı insanları ölümle tehdit edip ‘bu evleri bizim üzerimize yapacaksınız, kovacağız sizi burdan’ diyorlardı. İlk ağızdan.

Takuhi Zaman Aralık 2000 ve Şubat 2003’te iki kez saldırıya uğradı. Biri Kurtuluş Caddesi’ndeydi. İkisi de yankesiciliğin had safhada olduğu mekan ve dönemlerde olmasına rağmen yazalım, kalsın.

25 Haziran 2002 tarihinde Kandilli Ermeni Kilisesi’ne bir saldırı düzenlendi. Kilise camları kırıldı, çanın halatı/zinciri kopartıldı. Aynı günlerde Getronagan’ın önünde bomba patlatıldı.

Vs  vs vs…

* * *

Biz kendi aile tarihimizi 35imizden sonra tesaadüfen bir röportajdan öğrenmek zorunda kalmışız. Ne biz merak etmeye cesaret etmişiz, ne de aile büyüklerimiz bize anlatmaya…

Biz, askerde boku bokuna öl(dürül)en arkadaşımızın kiliseden kalkan cenazesine gittiğimizde, tabutunda onu öldüren devlete ait anlı şanlı(!) bayrağı görüp yutkunma eylemimizi bile cenaze sonrasina saklamışız…

Biz, özel bir kolejdeki öğrencilik yıllarımızı, farklı etnik köken sebepli bozuk aksanımız yüzünden sürekli (türk) müdür (baş) yardımcısı odasına yollanıp “Ne olacak senin bu halin kızım?” üzüntülü replikleriyle geçirmişiz. Bu (türk) müdür (baş) yardımcısı, her karne dönemi, tüm okul öğrencilerinin karnesindeki “Müdür Yardımcısı” ibaresini, buna üşenmeden 650 küsür kez “Türk” ve “Baş” ekleyerek düzeltirdi, nasıl bir ego tatminiyse… Onun egosunun tatmini bile tedirgin etmeye yeterdi aslında…

Çok sevdiğimiz(!) T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin her Kurtuluş Savaşı döneminde, Taşnak, Sütyun ve Hınçak hainlerinin eylemlerinin ve kökenlerinin boktanlığını ballandıra ballandıra anlatmaktan sorumlu ermeniler olarak hiç de tedirgin değildik. Dönem ödevimizde ermeni komitacıların masum türkleri nasıl kesip kafalarıyla futbol oynadıklarını yazmadık diye puanı düşürülen; sıra arkadaşımıza, tüm bu saçmalıkları dinlemeye zorlanırken “Madem biz kestik niye bu kadar azız? Niye benim dedelerimin hikayesi anlatılmıyor evde? Niye ben hiçbir akrabamı tanımıyorum?” diye sorduğumuzda duyan öğretmenin tam da bu sebepten “Ama bizim Sarıkamış’ta…” ile başlayan cümlelerine maruz kalan bir azınlıktık. Tedirgin? Haşaaa!

Eğlenmek için gidilen bir mekanda tesaadüfen bulunan, bir dönemin meşhur pop ve caz şarkıcısı ile o dönemlerdeki kankası, bugünlerin meşhuru, patlamış dizi oyuncusunun, klasikleşmiş “Fransa Ermeni Soykırımını kabul etti” şenliklerinden bunaldıkları için sahnede kara mizah yapmalarından çok sıkılmış olan bir ermeninin “ama ben de ermeniyim ve bu söylemlerinizi size yakıştıramadım, rahatsız oldum arkadaşlarımın arasında” demesini alaycı bir gülüşle “aaa öyle deme ama, ben ermenileri çok severim, birsürü ermeni komşum, dostum var benim”e bağlayıp (topiği dolmayı da çok sevdiğini söylemiş olabilir, geçmiş zaman, hatırlayamıyorum ama mideli bir kişidir, kesin seviyordur dolma, sarma, topiği felan), aradan sonra sahneden bu konuyu da edepsizce dillendirmiş ve tedirginliğe tedirginlik katmıştır. Ne de olsa koooskoca komedyendi o…

Beyoğlu’nda bir yaz günü, biriktirdiği üç kuruşla, bir doğum günü hediyesi almaya giden gencin, girdiği dükkanda “Nereden geliyorsunuz? ” sorusuna saf saf “Bakırköy‘den” diye cevaplamasına yanındaki arkadaşının bir çimdikle, kaş göz işaretiyle “sus lan” demesinin sebebi de tuhaf bir tedirginlik değil elbette. Yoksa niye merak etsin dükkan çalışanı kadın nereden geldiğimizi değil mi? Gelinen yerin aslında kime ait olduğu konusuna girmiyoruz bile daha…

Bir dönem yankesicilik ve hırsızlığın tavan yaptığı semtlerin başında ermenilerin en yoğun yaşadığı Kurtuluş‘un gelmesi; evine ya da komşusuna hırsız girmeyen semt sakini kalmaması; aynı eve değişik veya aynı hırsızların duble/triple yapması; evsahibiyle burun buruna gelip kafasını bile çevirmeyen, yüzünü saklamaya bile ihtiyaç duymayan hırsızın özgüveninin nereye, kime, neye dayandığını düşününce, hiçbir hırsızlık olayında parmak izine rastlayamayan polisin, tüm çeteleri en ince detaylarına kadar bilip bunu dillendirmekten hiç kaçınmamasının nasıl bir tedirginlik yarattığı, bu tedirginliğin haklı mı yoksa basit bir paranoya ürünü mü olduğunu da okurlara bırakmak lazım.

Çoğumuzun yaşadığı “sokakta bana mama deme sakın” öğütlerine rağmen ağız alışkanlığını değiştirmekte henüz kaşarlanmamış insan evladının bir anlık dalgınlığıyla ağzından çıkan “mama”nın nasıl bir çimdik morluğuna dönüşeceği gerçeği de tamamen paranoya, tedirginlik değil, haşa!

Netice itibarıyla, 1915, 6-7 Eylül, 1980, 2007 ve daha saymaktan bıktığım birçok travma sebebi olan biz azıcık azınlıkların birazının da “faili meçhul”e kurban gitmesi o kadar da büyütülecek bir şey değildir. Büyük sanatçı(!) Kayahan’ın da dediği gibi “alt tarafı ermeni” ne olacak ama değil mi? Yani demem o ki sayın okur, evet hepimiz tedirginiz. Ama bilinmeyen şu ki, biz hep tedirgindik, siz bunu yeni farkettiniz…

 

 

Meraklıları için: http://www.network54.com/Forum/215831/thread/1052379061/last-1052379061/Tip+of+the+ice-berg-

Adamdan Ses Geldi

Standard

Ne kadar zordur biliyor musun yazmayacağım demek, hemen sonrasında da dayanamayıp, “ama… ama… ” diye başlayıp, çok öfkeli görünen ama aslında acı dolu, mutsuz bir umutla yazmak zorunda hissetmek? Sürekli kendini ifade etmeye çalışırken, karşısındakinin, insanı hep yanlış noktadan yakalayıp şah-mat etmeye çalışmasını engel olunamayan, tarifsiz bir öfkeyle izlemek zorunda kalıp sonunda kendini sessizliğe gömmek zorunda kalmak? Hem sen bilir misin yazmak isterken yaz(a)mayıp, bununla, yani kendini bile şaşırtan kararlığıyla acılı bir gurur duymak? Tek tek ettiği bedduaları düşünüp “ya tutarsa” diye üzülmek ne demektir biliyor musun sen peki? Hiç sanmıyorum… Bu kadar arsızlaşabildiğine, küçük, minicik, çok basit bir özürün herşeyi, tüm sorunları, tüm olumsuzlukları hemen, neden-niçinsiz çözecekken, sen bunu bile bile hala üste çıkmaya çalıştığına, açık açık ettiğin edepsizliği, densizliği, yersiz küfürü gözüne sokmama rağmen yine yeni yeniden insanı bu arıza kıvamına soktuğuna göre sanırım tüm bunları bilmiyorsun, bilemiyorsun. Bilmemen veya bilememen çok fena değil de, bunu bile bile hala karşındakini çocuk gibi azarlaman, ayar çekmeye çalışman, ve hatta hatanı bile bile (e gözüne soktum ya, bilmiyorsan artık yuh derim) hala beni suçlarcasına bana yazman, çirkin birlikteliklerini çirkince ama tabii ki “yanlışlıkla” gözüme sokup benim buna tepki göstereceğim hayaliyle beklemeye geçmen, beklediğin tepkiyi göremediğinde ise daha da çirkinleşip, cevap vereceğimi umarak HALA bana edepsizce yazman… İnan ben tüm bunları yine yutardım gerekli hukuku bir şekilde yaratıp, hesabını bir şekilde sorup, yine yutardım hazmedemesem de, daha öncekiler gibi, ama en zoruma giden ne biliyor musun? Hala kendini zeytinyağı kıvamında üste çıkarıp yaptığın terbiyesizliği önce “yanlışlıkla olmuştur”la, sonra “beni tehdit etme”yle, en sonunda da içindeki çirkinliği suratıma suratıma kusma yollarıyla sıvamaya çalışman… Olmadı dost’um(!) olmadı, hiç olmadı hem de… Bana açık açık ettiğin küfürün sebebini, niyesini, niçinini o anda, ilk sorduğumda söyleyecektin kıvırmadan, sulandırmadan, yan çizmeye çalışmadan. Çünkü uzattıkça sen, benim sabrım, tahammülüm bitti, sen de nereden ne yalana bağlayacağını şaşırdın. Doğrudan deseydin ya, uzamasaydı ya… Ya da bilakis iyi ki uzattın, herşeyi ne kadar kolaylaştırdın… Aylardır deneyip deneyip yanıldığım dostluk sıfatını kimilerine yamamaya çalışma eylemlerimi hemen, bir anda, üç satırla sonlandırdım. Ne bir pişmanlık, ne bir gram üzüntü ne de bir vicdan azabı. O kadar kırıldım ki dostluk kılıfındaki terbiyesizliklerden, artık nasır bağlamışım. Eksikliğini hissettiklerimin ihtiyacı bile, varlıklarında canımı acıtan “dost”larımın can kırıklarının ağırlığında yokoluyorlar açıkçası, ki bundan çok da şikayetçi değilim. Tükürdüğümü yalamaktan çok da gocunmam, bilirsin, ama kusturana kadar tükürtünce, yalaması zor oluyor artık, ki bu da ipleri alenen koparıyor.

Ben çok zor insan silerim, bilirsin, genelde insanların beni silmesini beklerim. Arada o da olur, işim kolaylaşır, hayatımda kurtulamadığım safralardan silkinmekte zorlandığımda, safralar çeker gider hayatımdan, rahat bir oh çekerim. Şimdi, çok uzun zamandır bu kadar kararlılıkla kurtulamadığım safralarımdan kurtulma vaktiymiş demek ki. Yeni yıl, yeni bir yaş, yeni umutlar felan derler ya, külliyen uydurma. Sadece timing meselesi. Güzel bir timing yaptığıma inanıyorum, derdi veren allah dermanını da verir nasılsa dimi ama?

“Eğer iki insan, gerçekten birbirlerini seviyorlarsa, aralarında olup biteni kimse bilmemeli.”
(Dostoyevski)

 

O kadar çok maruz kalıyorum ki “kim bu kadın?” sorusuna, geçiştiriyorum. Çünkü biliyoruz ki bu yazılanlar muhtemelen hayal ürünü, hikaye, kurgu. Bunların ne derece gerçek, veya ne kadarının hayal ne kadarının hayat olduğunu bilen bir sensin bir de ben. E sen de bu mektubu okumayacağına göre kendim çalar kendim oynarım bu durumda. Dolayısıyla, niye kendi kendime yazıyorum, o da ayrı bir muamma, ne bileyim, söz gider yazı kalır diye belki de…

Şimdi, ne desem boş. Susup oturuyorum o yüzden meteorolojik soğuğa rağmen sıcacık koltuğumun kenarında. İlişmiş oturuyorum koltuğa. Öyle yayılamıyorum rahat rahat. Çünkü biliyorum ki, kendini dost saydıran, sandıran her aklıevvel gibi, o nankör koltuk da geçici bir süre hayatımda, eninde sonunda atıvericek beni kollarından. Aynı dost sandıklarım gibi işte… O zaman da ben paha biçilmez dostlarımı, dostluklarımı hatırlayacağım elimde olmadan. Yani demem o ki, hayatıma sonradan giren insanlar (ki çoğu beni yanıltmıştır, olumlu ya da olumsuz manada) bir şekilde kılıfına uydurup herşeyi, siktirip gidiyorlar ya, ya da bir şekilde gönderiliyorlar ya (ki bana kalsa sittim sene yollamam, böyle başucu şarkısı gibi tutarım hayatımda, gönderilenler aslında kendi gidecek cesareti olamayanlar, ya da daha da kötüsü, bir gün bir şekilde beni borçlu ilan etmeyi planlayıp gitmeyenler) işte bu benim başta, sonda, ortada ne kadar canımı acıtsa da, demek ki yoklukları da planlarının bir parçasıydı, bak işte “onsuz” da yaşanabiliyormuş, varlığı ne verdi ki yokluğuna üzüleyim züğürt tesellilerim var hali hazırda, işte onlarla devam ediyorum yoluma. Tek eksiğim, tek canımı yakan, hani insan sevdiğinden, sevdiklerinden, kıymetlilerinden ayrılırken yaşanan kötü şeyler hafızasından silinir de hep iyi, güzel, olumlu şeyleri hatırlarlar ya, işte ben bazen kimine ait sadece kötü şeyleri hatırlıyorum, bu da ziyadesiyle canımı yakıyor. “Daha dur bakalım, buharı üstünde çorbanın, yakar hala, biraz vakit geçsin bakalım iyilikleri hatırlayacak mısın?” diye soruyorum kendi kendime ama daha ilk günden silmeye başlamışım ben güzellikleri, yani vakti geldiğinde, iyi hatırlamam gereken şeylerin esamesi bile kalmayacak diye korkuyorum. Evet korkuyorum hala seni kötü anmaktan, beddualarımın tutmasından vs.

Gözden ırak gönülden de ırak olurmuş. Varsın olsun, olmalı da mutlaka. Hem gözden ıradıkça, yani dolayısıyla gönülden, göz de görmeyince gönül nasıl da güzel katlanıyor. Hem de beşe, ona katlanıyor. Sonra yüze, bine katlanıyor, en sonunda katlana katlana sonsuz küçük olup kayboluyor…

En çok da neden korkuyorum biliyor musun? Sen varken sabah akşam yüzümde sürekli olmasa da genelde varolan o gülücük yok. Yani yine bildiğin mutsuz buldog suratımla dolaşmaktayım. Hadi ondan da vazgeçtim de, acımın acısını günahsızlardan çıkartıyorum ya, işte o konuda ne kendimi, hele de seni hiç ama hiç affedemiyorum. En çok kendimi, mutluluğumu bağımsız sağlayamadığım için, ama kendimden sonra da seni, bunu da bil istedim.

buldog

 

Ne kadar zordur sevipte seviyorum diyememek,
görüp görmemezlikten gelmek,
yaşadığını bilipte benim için öldü demek.
(Can Yücel)

Kimi acı vardır, bildiğin öldürür insanı. Kimi acı vardır, öldürmez insanı, süründürmez de; böylesi kimi insanın içini, dışını, hayatını ve ruhunu öfkeyle doldurur. Kimi insana ise çok fazla gelir bu kadar acı. Bu kadar acının daha da fazlasına dayanamayan insan, kendisini doğasına teslim eder çaresizce, kendisini acılarına bırakır.

Aslında acılar öldürmez insanı, istemekle de ölünmez zaten. Ama en önemlisi, acı çeken insan, canı acırsa tehlikeli olur. Canı yanan insan can acıtır. Öfkeyle dolmuştur içi çünkü. Canı yanan insan yalnızsa bir de, savunması da yoksa, işte o zaman daha da acıtıcı olur durumu. Hem durumu hem yapabilecekleri… Öfkeyle dolan bir insanın karşısında durmak da ayrı bir cesaret ister. Sadece yüzünü gözünü değil, kalbini de kırmaya yeltenecektir çünkü.

En çok da hayaller kırılınca acır insan evladının canı. Kırılıp dökülüp heryere savrulunca, saçılınca… İnsan unutmak istediklerini unutamadıkça, hatırladıkça, hatırlatıldıkça, canının yandığını hisseder. Kimi zaman da inkar acıtır canı. İnsanın içine, bilinç altına gömülen veyahut gömdüğü herşey, aslında razı gelmekten öte mecburi bir kabullenmişlikken, bazen bu kabullenmişlik, bazen gözünün önünde olan biten, bazen de olan biteni izlemesi acıtır canını. Sebebi ne olursa olsun acısının, insanoğlu hiç unut(a)maz canının ne kadar yandığını (yüz)yıllar sonra bile…

Can acıtıcıların başını olaylar çeker gibi görünse de, aslında olayların faili de insanoğlu olduğundan aslında insandır yine her acının mimarı, mühendisi ve sebebi. Dolayısıyla, insan eninde sonunda olaylara kızgın gibi görünse de, can acısı hafiflediğinde aslında olaylara değil, fail insanoğluna öfkeli, kızgın, kırgın ve acılı olacaktır. Ve bu insanı, yani acılarının failini affedebilince de acısından kurtulacak, hafifleyecek ve yeni insanlara kapısını açabilir hale gelecektir.

Acının muhasebesine girişmeden affedebilmek ise becerikli insanın işidir. Affedebilmeyi beceren, kinini bastırabilen insan enderdir… En iyisi olduğunu iddia eden bile an gelecek kırgınlığını dile getirecek, zehrini, en çok da karşısındaki zor bir günündeyken akıtmak isteyecektir, acısından nemalanmaktan çok acısını katmerlemek için. Başarabilecek midir bilinmez, ama tepkiler arttıkça, azaldıkça, ya da sadece bir tepki oluşması bile yetecektir can acıtıcının yaraya daha da kuvvetle basmasına.

Neyse, demem odur ki, benden bu kadar. Arada demlenir dururum, ne diyor bu adam diye şaşırır insancıklar da, ama bırak ben kendi kendime yazayım bari, senden, bizden vazgeçtim, kendi kendime böyle yeteyim, kimbilir, belki ilacım olur… Sen olamazsan yazdıklarım…

Hadi hoşça kal…

Teskeresi olmayan bir askerlik: Gurbet

Standard

Teskeresi olmayan bir askerlik: Gurbet

(Üstelik ne zorunlu, ne bedelli; gönüllü)

Gecenin bu saatinde, hasta insanı yatağından kaldırıp iyileştiren, hatta çay faslını kapattırarak numune konyağı açtırıp içirten, bir de sigara yaktıran, uzaklardan, taaaa uzaklardan gelen bir sestir ancak. Hekimden sorma, çekenden sor diye boşuna dememiş atalarımız. Gurbettekinin halini ancak gurbetteki anlar da birbuçuk saat boyunca eskilerden konuşturup ağlatabilir ancak. Bunu başarabilen bünyeye de gurbet kuşu denir. Ne demeli, düşürenlerin gözü çıksın… Göremesem de duyduğuma sevindim derim, bir derin nefes alıp klavye başına geçerim sayesinde.

İlkokula dönecek olursak, mesela, şanslı olanlarımızın en iyi hatırladığı yıllardır sanki. İlkokul arkadaşları da can’dır, kardeştir, yıllar sonra bile görüştüğünde, görüşemezlerse bile konuştuğunda 10 yaşına geri döndürebilenlerdir. İyi ki varlardır, varolmuşlardır bir müddet hayatlarımızda… Sonra kopulmuştur, aralarına hayat girmiştir. Sonra yine buluşmuşlardır bir şekilde. Yüz yüze olamasa da yürek yüreğe. Giden arkadaşlarını anmışlardır kah kahkahalarla, kah gözyaşlarıyla; kalanların dedikodularını yapmışlardır tatlı tatlı; bazen hüzünlenmiş ama en çok da kahkaha atmışlardır, 30 yıl önceki gibi. Birbirinin hayatlarına çıkmayacakmışçasına giren, aralarına giren hayata inat yeniden birbirlerini bulan, bulduklarında da bir şekilde hiç bırakmayan bünye sahipleridir ilkokul arkadaşları. Bir gün hep beraber olabildiklerinde, en kısa zamanda inşallah, bir kadeh rakıyla çakır keyfi olup, eskiden yeniden yadedip yine 10 yaşına dönebilmeyi hasretle bekler insan…

Sonra ilk gençlik yılları. Ortaokula başlanan dönem. Okuldan çok sosyal hayatın ağır bastığı dönem. Kiminin gençlik kollarıda, kiminin folklör gruplarında, kiminin okul aktivitelerinde, kimininse sanatsal ağırlıklı tiyatro vb aktivitelerde en keyifli zamanlarını geçirdiği dönem. İlk aşklar, ilk dokunuşlar, ilk heyecanlar… Ailenin, yavaş yavaş gençleri özgür bırakmaya başladığı, en azından böyle göründükleri dönem. Aslında yaptıkları, yaşça büyük abi/ablalara “çocuğum sana emanet aman dikkat et” diyerek çocukları denetim altında tutmaktı. Saf gençler de bunu bilerek veya bilmeyerek, özgürlüklerini ilan ettiklerini sanıp at koştururlardı. Kimisi, ailesinin yasakladığı sigarayı kenarlarda köşelerde gizli saklı içerken, kimisi de “sigara içeceksen bana söyle, paketin, çakmağın benden, gizli saklı içme” diyerek suçu meşru kılıp suça teşvik yerine alenen yasağı kaldırarak caydırma yöntemini uygulayan ailenin inadıyla nikotin karşıtı olup çıkmıştı. Okul çaylarına verilmeyen izin, büyük abi/ablaların olduğu dernek çaylarına verilmekteydi. Nasılsa etine sahip abi/ablalar da orada olacaktır, kemik herdaim ailenin ya zaten… İşte taa o günlerden kalanlar vardır insanın yüreğinde. Bir kenarda kıvrılıp oturmuşlardır sessizce. Bir gün bir ses verirler insana. E gurbet kuşu bu, başka bir gurbet kuşunu ötüşünden tanır hemen. Sesine ses verir, çünkü ağaçtan düşenin halinden doktor değil, yine ağaçtan düşen anlar. Araya giren yılları siler bir anda henüz konuşmanın ilk beş dakikası. İlerleyen dakikalarda ise araya giren yılları, ortak anılar, ortak acılar ve ortak gözyaşları mat eder. İkisi de bilir çünkü gurbetin zorluklarını. Gittikçe alışılması gereken mesafeler gitgide daha can yakıcı oluyorsa ve bunu sadece mesafeye mahkum kalanlar anlayabiliyorsa, bu muhabbetin gözyaşıyla sulanması kaçınılmazdır. Ve en can alıcı konular bile yine hasrete, yine gurbete ve yine can kırıklarına bağlanıyorsa elde olmadan, artık çaydan alkole geçme vaktidir. Travmaların envai çeşidini tatmış insan evladı, hatırlanan, hatırlatılan her travma izinde yarasını kanatır kaşıya kaşıya. Ve bu kanama sanırsak ölene dek de sürecek, yara iyileşemeyeceğine göre gurbette…

Ve lise yılları… Sonradan en kanlıların bile kankaya dönüşebildiği lise arkadaşları. Okul yollarının ezber belleme mekanına dönüştüğü, evde dizaltı olan etek boyunun okulda dizüstü olduğu, evde bağlanan saçların okulda ilk teneffüste açıldığı yıllar, yollar. En önemli sorunun takdirname veya teşekkür belgesi alacak kadar not toplamak olduğu, dönem ödevlerinin havada uçuştuğu yıllar. Ve o yıllardan arda kalan yine bir avuç dost. Derdi derdin olur, ortak yaşanmışlıkların olmasa da benzer yollar vardır geçtiğin. El uzatır sana, tutuverirsin; lise arkadaşından düşman olmaz çünkü. Sonra gün gelecek sen de ona bir el uzatıvereceksindir farkında olmadan, ortak bir paydada, ortak bir acıda, ortak bir gözyaşında belki de… Ve belki de uzakta olmak yine bir düğüm tıkayacaktır boğazına, gurbette olmasam yanında olurdum arkadaşımın, derdine ortak olurdum diyeceksin…

Lise biter, üniversite başlar, iş hayatı başlar, biter, vs vs vs… Sonradan da dost edinebilir insan. Ya da dost sanır edindiği nankör düşmanları bazen. Yakındayken eyvallah, kavgasını da eder, hesabını da sorar. Ama uzaklaşınca birden, böyle yapayalnız kalacakmış gibi hissedince, düşmanını bile dost sayar gurbet kuşu. Her kırgınlığın telafisi vardır; her dost kazığının onarımı bulunur; edilen her hakaretin dahi bir açıklaması vardır diyerek illa ki telafiye yönelir her yara alışında. Oysa ki insan tasarrufu yapmak gerekir bazen; ama iflah olmaz salak gurbet kuşu, her konuşanı insan sanarak ve sayarak tasarruftan bihaber, insan bolluğu görmek ister etrafında. Belki de can sayılan, kardeş sayılan ilkokul arkadaşları gibi sanır yenileri; belki de zamanında emanet edildiği abi/ablalardan sayar hayatına bir şekilde dahil olmak isteyenleri; belki de dost sayar düşmanını kimbilir? Ama gerçek olan şudur ki, gurbet bir yana, her konuda, her acıda, hele ki her gözyaşında, ağaçtan düşene sardırmak lazımdır yarayı, başkasına değil. Tam da bunu anlamaya yakınken, öğrenmeye çalışıyorken öyle bir ağır gelir ki gurbet, tasını tarağını toplayıp dönmeyi bile düşünür. Ama döneceği yerde aslında ağaçtan düşmeyenlerin çoğunlukta olduğunu anladıkça oturuveririr gerisin geri kıçının üstüne…

Velhasılı, ancak yoldan geçenin halden anladığı hayatının coğrafyasında, olan dağlar, denizler ve ovaları keşfetmek ömür boyu kafi gelecektir gurbet kuşuna. Dolayısıyla yenilerini keşfe çalışmaya gerek yoktur. Olanlarla yetinerek, olanlara güç vererek yeni yaralar açmamaya çalışmak kendinde, en mantıklı olandır. Bulacağı yeni yollarda kaybolacağını bilen gurbet kuşu, mazoşizmden mi, kaybolmak istediğinden mi bilinmez ama canını yakanı canı ciğeri sanmaya devam ederek stockholm sendromu sahibi oluverir farketmeden. Farkettiğinde ise çok geçtir, kurtulamayacaktır onu günden güne yara sahibi eden şerefsiz(ler)den. Ve en çok da, yarasına merhem olmak istediği yaralılar onda yara açmaya çalıştıkça canı yanacaktır. Canımsın dedikleri canına ot tıkadıkça, ciğeri sandıkları nefesini kesince ve sevdiğini/sevildiğini sandıkları sevgisiyle istop oynadıkça bunlardan kaçamadığı her ana, bunlar için harcadığı her mesaiye ve nihayetinde yüreğinde açtığı her milimetrekareye lanet ederek suçu yine gurbete atacaktır ümitsiz gurbet kuşu. Çünkü evet, uzakta olmasa böyle olmayacaktı… Uzakta olmayı kendi seçen mahkum, gönüllü gurbet kuşu artık bu askerliğin teskeresi olmadığını anladığında ise hayat ya daha da yaşanılmaz hale gelecek veya farkındalıkla birlikte deveyi güdemediği diyardan gidemeyeceğini anlayıp deveyi adam edecektir. Her halükarda yaralarını sardırmaya çalıştığı nankör daha da kanatırken yarasını, yaylalar yaylalar eşliğinde yine bir sabaha uyanacaktır gurbet kuşu, az hevesli, çok yaralı ve en çok da yalnız…

gulls

Doğum Günü

Standard

Doğum günü, hep güzel anılan gündür. Hele de doğan canından daha cansa… İnsan, doğurunca, doğan zaten 1-0 yenik başlar hayata… Kendine can verene bir can borcu vardır çünkü, yani henüz doğarken bile borçludur. Ama gün geçtikçe, ay geçtikçe, hele de yıl geçtikçe o borcu öyle bir geri öder ki, hayatına katıldığı can verenine öyle bir hayat bahşeder ki, doğuran, büyüten kaça sıfır yenik kalır hayat boyu bilinmez… Yani, can verdiğin, canına can katmışsa yıllardır, sen ona gani gani borçlanmışsan, vereceğin hiçbir hediye kıymetini anlatamayacaktır ona… Küçükse oyuncaklara boğ, büyüdükçe sevgiye, öpücüklere boğ, dağları del, evler al, arabalar al, altında kalacaksın borcunun, hep ezileceksin… Demem o ki, en güzel borçlanma da bu olacak ömrü hayatında… Birinin varlığıyla yaşayabilmek, ona alt tarafı 9 ay kordon bağından verdiğin besine karşılık onun seni sen bu alemden göçene kadar, hatta daha da sonrasına kadar belki, sevgisiyle beslemesi, varlığıyla varetmesi elbette ki paha biçilmezdir… Kısacası, iyi ki doğmuştur, iyi ki vardır… Yıllar su gibi akıp giderken, varlığını borçlu olduğunu sana, bunu sadece varlığıyla hatırlatabilen tek kişi, evlat, can, kuzu, en kıymetlisi insanın…

Ve en kıymetlim, iyi ki doğdun, iyi ki varsın ve hep ol ki ben de olabileyim…

IMG_5577
IMG_5615

Ölüm

Standard

Düğün ve cenaze işte… İşte hayat böyle bir şey… Elbette ki çok özleyeceğiz, elbette ki unutmamız sözkonusu değil, yani o kadar çok şey paylaşılmış, ama neticede herkesi bekleyen malum son, er ya da geç hepimizi bulacak… Tabii ki hasret çekiyoruz, tabii ki özlüyoruz, bir de çok kıymetli zamanlar paylaşmışız, birlikte üretmişiz… Yapacak bir şey yok işte, doğanın dengesi karşısında insanın çaresizliği bu. Ya çakacağız bir gün bütünüyle, ya da çakana kadar gözümüzün yaşı böyle akacak… Olgunlukla karşılayacağız, olgunlukla… Öyle ya da böyle hayat öğretiyor zaten, olgun olacağız… Çünkü neticede çok farklı bir şey değil zaten, bugün yanına düşen yarın sana düşüyor. Yani hayat böyle bir şey. Ve eşsiz, kusursuz, mükemmel bir devinimi var, yani yeni bir kusur da bulamazsın, kusursuz bir şey… Sen ben anlayamadığımız için böyle çırpınıyoruz işte… ” (Sezen Aksu)

Hayatındaki en kıymetlilerini, boku bokuna da diyebileceğimiz kaza, bela, hastalıklarla kaybetmiş birinin ölüm karşısındaki bu olgunluğunu, bu vakur duruşunu gördükçe, insanın insanlığından çıkası geldiği anlardan utanası geliyor. Kolay değil, bir yol arkadaşını yitirmek, kolay değil bir can arkadaşını, bir yoldaşını ve en nihayetinde sevdiklerini teker teker yitirmek.

Biz, tanımadıklarımızın, yüzünü bile göremeden sevdiklerimizin ölümleriyle sınanırken, kimisi de en yakınındakileri sessiz sedasız yolculamak zorunda kalıyor hem dünyasından, hem hayatından hem de yüreğinin en derininden. İsmi lazım değil de, kimi sıradan ölümlülerin, seksenli, doksanlı yaşlarında en sıradan ve en temiz biçimde hayat yolunu tamamlayan sevdiklerinin ölümlerini kocaman bir trajediye dönüştürmesi alenen haksızlıktır, önce hayata sonra ölüme ve en nihayetinde ölüm denen illetin en sırasızlarını yaşayanlara karşı. Ama ölüm bu işte. Yeterli olgunluğa erişememişleri isyana sevkeden, acıyı acıyla kıyaslamanın en büyük hata olduğunu bile bile insanı can havliyle bu kıyasa sürükleyen ve sonuçta mantığın alamadığı ölüm gerçeğini kabullenmeyi reddeden insanın sınandığı bir süreç yaşanılan, yaşatılan. Bu süreci edebiyle yaşamaktan acizlerin de yüksek sesle veya derinden derinden savurduğu isyankar küfürleri yutması mümkün olmayacaktır.

Herşeyin olduğu gibi ölümün de katmerlisini yaşamaya mahkum olmuşlarımız vardır. Nedense gidenin “son nefesinde” yanında olamamak, insanoğluna çok ağır gelir. Sanki yanında olsa, gidenin elinden tutup gitmesine engel olabilecekmiş gibi. Cehalet işte… Dedik ya, “yeterli olgunluğa erişememiş” insan evlatlarının tepkileri, isyanları ve sonuçta serzenişleri bunlar. Gidenin “son nefesinde” yanında olamamak zaten yeterinde acıtırken insan olup da olgun olamayanın canını, bir de “son yolculuğunda” yanında olamamanın ağırlığı yakar. Katmerli acı dedik ya, duble yapar böylece isyan insanda.

Bir de tadından yenemeyen bir acı var ki o da gurbette ölüm haberi almak. Cenazesine bile katılamadığı sevdiklerinden sonsuza kadar ayrı kalma fikri insanın ziyadesiyle canını yakar, ki yakmalı da insan olabilenin canını. En nihayetinde toprağın altında çürüyecek bir bedenin toprağa verilmesine iştirak etmek mantık çerçevesi dahilinde ne kadar anlamlı elbette ki tartışılabilir ama yaşarken bir şey yapamıyorken, uzaktan uzaktan, öldüğünde ne yapabilecek ki insan? Yapılabilecekler sınırlıdan da öte, imkan dahilinde bile değilken, “ah şunu da yapaydım, son bir kez göreydim, bir sesini duyaydım” şeklindeki feryat figanlar neye yarar ki?

Ölümün en can yakıcı sonuçlarından biri, giden(ler)le hayatlarımızdan eksilenlerdir. Yani fakirleşmemiz. Kimi zaman aramızdan ayrılan bir bedenin, sevdiğimizin bedeninden öte hayatımıza kattığı rengi de beraberinde ebediyen ve edepsizce götürmesi acımızı katlanılmaz kılarken, kimi zamansa kaybımız tek bir kelime olur. O kelimeyi bir daha “giden”imizin ağzından, onun sesiyle, nefesiyle ve hatta vurgusuyla işitemeyecek olmak nasıl da kocaman bir eksiklik yaratır hayatımızdan çok ruhumuzda… Sadece bir kelimenin, hatta duyduğumuzda kıymetinin farkında bile olamadığımız tek bir kelimenin yokluğu nasıl da fakir, anlamsız kılar varlığımızı. Oysa ki ya çok duymaktan bıkmıştık, ya duymazdan gelmiştik çoğu zaman…


Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır.
(Nietzsche)

En kadercinin “alın yazısı” olarak, dalgacıların “vade dolması”, doktorların “hastalık”, inançlıların ise “mukadderat” olarak nitelendirdiği, ama inançsız bir isyankarın asla kabul etmeyeceği bir son bu. Aslında düşününce, ölüm, insanı, ölüm fikrinden ve korkusundan kurtaran yegane şey, bu yüzden belki de iyi bir şeydir, ama gel de bunu salim kafayla anla!

Ölümden kurtulabilmek mümkün değilken, ölümden birşeyler kurtarabilmek ise insanın içine su serpmek için yapmaya çabaladığı bir eylemdir belki de, kimbilir? Kiminin çabası ise, André Gide’in dediği gibi, anı yazmaktır ölümden birşeyler kurtarabilmek için. Ama neye yarar geriye kalan yazılan anlar, giden geri gelemedikten sonra?

Hoş anılar, uğruna kadeh kaldırmalar, komik hatırları anmak, aman da aman ne kadar şahane. En sıradan ölümü bile trajikleştirebilen bu sakat bünye, sözkonusu ölümken hiçbir geyiğe giremez müsaadenizle.

Ve son söz ölüm hakkında, pırlanta değerindedir anlayana ve ölüp de unutulmayana:

İnsan unutulduğunda ölür.

Yani, demem o ki, insan ölüm haberleriyle savaşamıyorsa, kah son bir kez görüşememiş olmanın vicdan azabından, kah son yolculuklarında sevdiklerinin yanlarında olamamanın ezikliğinden kurtaramıyorsa kendini, fikrini, duygularını ve öfkesini, usulca unutmamaya sevketmeli tüm hislerini, tüm yoğunluklarıyla, elinden son gelen bu olacağı için değil sadece, yükünü ancak böyle hafifleteceği için daha ziyade.