Udî Yervant

Standard

Dikranagerd’li Kekê Yervo

 

Biz onu Knar grubunun konuk sanatçısı, Diyarbekir türkülerinin Ermenice yorumcusu Yervant Bostancı olarak tanıdık. Oysa ki o ‚herbi Mardin Kapi cocigi‘dir. Sahne ismi Udi Yervant, yüreğinin ismiyse Dikranagerd’li Kekê Yervo.

Tüm profesyonel hayatının aynası olması gereken resmi internet sitesinin ana sayfası bile memleket hasretini yansıtır eserlerinden önce. ‚Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir’ Amida seslenir bize orada, Kekê Yervo’dan evvel.

Gurbette yaşayanların en zor telaffuz ettiği kelimelerdir memleket ve hasret. ‚Alıştın mı?‘ diye soranları gururlu (ama sahte) bir gülümsemeyle “Alıştım elbet ne var ki alışmayacak? Gurbet bana alıştı mı asıl ona sor sen bunu…“ diye cevaplarken içindeki acıyı örtbas edercesine, aslında o acı ve hasret dağları delecek şiddettedir. O susturulamayan içses, artık ona ait ol(a)mayacağını bildiği topraklara hasretle “memleketim“ diye haykırırken yüksek oktavdan, ama yine de sessiz sessiz, gurbet kuşlarının doğduğu değil de doyduğu yeri öve öve bitiremesi ürkütücü bir paradokstur aslinda. Ve memleket hasreti diye de adlandırılan o lanet hüzün yumağının sabıkalısı, pis pis güler acılarla dalga geçercesine, insanın hem yüzüne hem arkasından.

Güneşin yükseldiği doğunun hasret kokan şehridir Dikranagerd veya Amed. Kent sizi Mehmed Uzun ve cenazesi bile memleketine hasret göm(dür)ülen Aram Tigran’in özlemiyle kucaklar ilk ayak bastığınızda.

“Diyarbakır; harcı, acı ve hüzünle karılmış ama umudu her zaman diri tutmuş, ebedi kent… Diyarbakır; bedeninde derin yaralar açılmış yaralı kent… Diyarbakır; ahir zamanlardan bu yana, zamanın ve insanın sayılamayacak kadar çok musibet ve felaketine karşı durabilmiş, dayanabilmiş bir kent. Bir erdemli yürek. Diyarbakır; acısı, hüznü ve umudu henüz yeterince seslendirilmemiş kent…”

Dört yaşında ‚ben çalgıcı olacagam‘ diye tutturan ve bunu başaran Udi Yervant, Diyarbakır’da birçok ilk’e imza atmıştır. Mesela Mardin Kapı’nın Keçi Burcu’na karşı olan Alpaslan ilkokulunu tamamlaya(bile)n ilk ve tek Ermeni olmuştur. Kendi deyişiyle: “Yani ben herbi Mardin Kapi cocigiyam“ Okulunun etrafını saran tüm ağaçları arkadaşlarıyla dikmişler. Diyarbakır’ın en yeşillik ve en ağaçlı ilkokulu yapmışlar orayı. İlkokuldayken Kekê Yervo, mahallenin büyükleri, sesi güzel olduğu için ezan okutmuşlar ona bir gün. Sonra da diğer çocukları azarlamışlar:“ula halızdan utanın. Baxın gavur söli, sız bılmisiz” diye.

„Ula fille, hoş geldın“ diyerek karşılıyordu Şeyhmus Diken Kekê Yervo’yu yıllar sonra, yılanlı ve akrepli sevdalı şehir yeni sevdalara gebeyken.“Bağn inç e bağcan inç e, hele hele ninnaye  / Axçik ku sevdan inç e, hele yar hele yar ninnaye” diye seslenirken Kekê Yervo “Es kişer hampartzum e” ile, Şeyhmus Diken’in cevabı da en az o kadar yürektendi: “sankime dünegin Diyarbekir’den ayrılmişsan lo, héç merak etmiyesen, bağ da yerinde bağça da. Yalavuz Axçikın sevdasi birez buruk, xeberın ola”.

Kim “Şéxmus abé, üregım pır pır édi” diyebilir ki 28 yıl önce bıraktığı Gavur Mahallesi’ne dönerken? Ancak “Aşkı da, kavgayı da, sevişmeyi de bu mahallede, bu şehirde öğrendim” diyebilen edebilirdi elbette ki bu kelamı. Ama Kekê Yervo için sevincin kursakta kaldığı o an gelecekti işte. Terketmek zorunda kaldığımiz, (daha doğrusu bırakıldığımız) topraklarımızdan bize ancak ‚eski toprak‘ diyebileceğimiz dostlar, tanışlar, arkadaşlarla, belki de harabeye dönmüş eski evimiz kalır. Ancak Kekê Yervo o kadar da şanslı değildi. Leylek bahçesi, Merheli köşesindeki evinin yerini bulduğunda, karşılaştığı manzara iç acıtan türdendi. Evi, belki de hayallerinin tek somut, elle tutulur şahidi yıkılmıştı! 25′ten 29′a atlıyordu kapı numaraları. Ama 27′nin yerinde koca bir arsa. Evin taşı bile yoktu. Nasıl bir düş kırıklığı, nasıl bir hüzündür bu? “Ay lé dilé min, dilé min. / Baran é şil kir cilé min. / Felek é xira kir mala min” (Ay gönlüm, gönlüm. Yağmur ıslattı giysilerimi. Felek de yıktı evimi) “28 yıl önce uzak diyarlara göçmüştüm, ama yüreğim sizinleydi” diyordu Yervant. Sonra da elinde uduyla sırtını surlara yaslayıp ses oluyordu. “Roj é kî min dur ketî / Kîrîn ketî can a min” (Ne zaman ki uzaklara düştüm, acı düştü bedenime). Ve Diyarbekir’lice sitem ediyordu, kendisini, eşi ve oğluyla birlikte dinlemeye gelen çocukluk arkadaşı Nizam’a; “Helal olsun cirano, ma ben evimi sahan béle bıraxmiştım?”

Ve kalemi Şeyhmus Diken alıyor elimizden kelimelerimizin tükendiği şu noktada:

Ama acıydı işte bazen insana kalan. Yıllar sonra karşılaşılan ana dostu Gulé baci kucaklaşıp hasret gideriyordu Yervant’la. “Sizler gittiniz, bizler kaldık oğul. Kaldık da ne oldu. Bak benim evim de yıkılıyor, gör işte” diyordu. Sanki gidişle ilgili “Kî neheqe, xwedé nehéle” (Kim haksızsa Allah ona koymasın) demeye getiriyordu. Sonrasında onca sevgi çok geliyordu Yervo’ya. Surlardan güç alarak dokunuyordu udunun tellerine. Ve hançeresinden gelen olanca davudi sesiyle sevgi seline ses veriyordu. “Ne béle sevgi ola, ne béle ayrılıxlar” derken o da, mahallelileri de gözyaşlarını tutamıyorlardı.

“Çocuktum, yoksulluk işte param yoktu. 10 yıl boyunca eski bir cümbüşü tınlatarak yetindim. Sonra uda döndüm”. Şimdi Udi Yervant Bostancı’ydı artık o. Dar küçelerde yitirdiği yarini arıyordu. Uduyla ünlüyordu sesini; “Yılana bax yılana / Çıxmiş daği dolana. / Ben yarımi yitirdim / Bin altun var bulana”. Ama bulamıyordu kaybettiği sevgilisini. Karşısına çıkan acı bir yoksulluk ve de yoksunluktu. Ama ona belki Amerikalarda bile söyleten bu sevda Diyarbekir sevdası olarak çıkıyordu karşımıza, hem de kendi özgün sözleri ve bestesiyle “Diyarbekir, dansımız budur / Yolumuz serxoşlar yoludur / Ben u Sen bir gelir, bir kaybolur / Ay bile selama durur” diyesiydi. Diyesiydi de! Belki sevgili, simasını bile unutmuştu Yervant’ın. Unutmuştu da, Yervant da farkındaydı, o günün akşamı eski bir Diyarbekir evinde Lebeni’de dostlar arasında unutuluşun. Dökülen saça göndermeydi bu kez ses biraz da ironik; “Buralarda yar seven / Ölmezse keçel olır” du. Geldi Yervant Bostancı. 28 yıllık ayrılıktan sonra binler yıllık kadim Diyarbekir surlarının Dicle’ye karşı güney cephesi Leylek bahçasında sesiyle ses kattı mahallelilerine, hemşerilerine. Ona yol veren Dicle, Kırklar Dağı, Karacadağ, Surlar, yitik mahalleler, evler, göçmüş/göçertilmiş hemşeriler, adetler, aşklar, yarenlikler de tanıktır ki hayattan tad alabilmenin bir yolu da eski hemşerileri bulup buluşturmaktan geçiyor. Belki de bugün Yervant’a düşen; “Kirîvo çima naçî Dîyarbekir a şewitî / Mehkema wenakî” (Kirve, neden yanmış yakılmış Diyarbekir’e gidip mahkeme (dava) açmıyorsun)

Arzu Balcı’nın kaleminden Udi Yervant (*)

(…)

“Bu gece boğazıma geldi yuttum, geldi yuttum…”

O geceye tanıklık eden, gezi boyunca şehrin sokaklarında oradan oraya halay çekerek herkesi sarıp sarmalayan, gül(dür)en yüzünün kıvrımlarında bir o kadar derin hüznü barındırsa da içindeki acıyı lal edip dilini bal eyleyen, çocuklar gibi şen biri daha vardı aramızda. ‘Taşların (ve dahi onun) şahitliği’nde gezdiğimiz, ‘sırlarını surlarına fısıldayan şehir’in ev sahibiydi o. Aynı zamanda, Müjgan Arpat’ın geçtiğimiz yıl sergilediği, kitabı da yayımlanan ‘Gâvur Mahallesi / Kalanlar-Gelenler’ çalışmasının asıl ‘gizli’ öznesiydi; ‘gidenler’den, Kekê Yakup’un (Hagop) oğlu Udi Yervant, Dikranagerd’li Kekê Yervo.

“Ben gâvur mehleli Yervo. Emerin (Fırınci Ömer) pişirdıği, ve teştte (Ekmek teknesi, tepsi) eve gelinceye qeder en az on kişiye ‘hele bu sicağ ekmekten bi lokma kesin’ diyen Diyarbekir kültürünün cocığiyam ben. Kendini bilmez bir cahil bana xaco (Haço, Diyarbakır ağzında argo tabirle,  Hristiyan, haç takan, gâvur) dedikten sonra onu gören ve peşinden qovaliyan insanların çocığiyam ben.”

“Diyarbakır Gâvur Mahallesi’nde doğdum. Puşucu Kekê Yako’nun oğluyum. İlkokulu Alpaslan İlkokulu’nda, orta öğrenimimi ise, Ali Emiri Ortaokulu’nda tamamladım. İlk müzik öğrenimime babam Kekê Yako’nun o içli, hüzünlü sesini dinleyerek, dört yaşında, Diyarbakır’da düğünlerde darbuka çalarak başladım. 70’li yılların başında, hocam Âşık Zülfi’den bağlama dersleri aldım. İlk cümbüş derslerimi hocam Bedros Başak ve dökümcü Sirac Usta’dan aldım. İlk nota derslerimi Hüsnü İpek’tan aldım, daha sonra nazariyat ve nota derslerine hocam Zaven Özatmacıyan’la devam ettim. Müzik, dünya insanlarının konuştuğu tek ve en önemli evrensel dildir. Hayatım boyunca hep müzikle yoğruldum ama yorulmadım.

1976’nın 3 Aralık’ında İstanbul’a, ağlayarak göç ettik. Babamın ayağında şalvarı, belinde kuşağı, ve yıllar yılı Diyarbekirlinin başını süsleyen puşularını geride bırakarak. İstanbul’a gelir gelmez, 1976’da, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne korist olarak girdim. Üç yıl İleri Türk Musikisi Konservatuarı’na korist olarak devam ettim. Üç yıl üniversite korosunda ud çaldım. 1976’dan 1992’ye kadar mensubu olduğum Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde 1982’den itibaren ud ile meşklere iştirak ettim ve hâlâ Üsküdar Musiki Cemiyeti benim ikinci yuvam gibidir. 1992 Mayıs’ının 15’inde, beynimin her hücresi Diyarbakır dolu olarak, Amerika’ya gittim. Ve hâlâ Diyarbakırlı, Gâvur Mahalleli Udi Yervant olarak müzik çalışmalarımı devam ettiriyorum.”

“Diyarbekir diyarım, yitirmişem (y)anarım”

Bir Kürt kızına âşık olduğu için, kızın abileri peşine düşünce bütün ailesiyle terk-i ‘Diyar’ eyleyen Udi Yervant, bir süre tutunmaya çalıştığı, ama hep gurbet bildiği İstanbul’dan bu kez daha da garba, Amerika’ya göç etmek durumunda kalır. Ama 17 yıldır orada olmasına rağmen, hiçbir yerde kendini Diyarbekir’deki kadar güvende ve mutlu hissedemediğini söyler her daim.

“Ben Udi Yervant olarak hiç bir zaman aziz memleketim Diyarbekir’imden ayrı mutlu olamadım, tıpkı babam Kekê Yako gibi. Dünyanın en şanslı adamıyım, çünkü Diyarbekirliyim, çünkü orada doğdum, orada büyüdüm, aşkı da, kavgayı da orada öğrendim. Namussuzun yüzüne haykırmayı canım memleketim Diyarbekir’de öğrendim.”

“Çok kavgacıydım. Haksızlığa susamıyordum. Çevrem ve arkadaşlarımın tamamına yakını Kürtlerdi. Ama her daim Ermeni (fille) olduğumuz da hissettiriliyordu, o ayrı. Gündemde olan olaylar anında bizi de etkiliyordu. Kıbrıs olaylarında hiç rahat değildik mesela. Hiç unutamam, Süryani papaz Pıtrıs’ı kastederek, ‘Ya Pıtrıs’ın karısı, ya Kıbrıs’ın yarısı!’ diye sokaklarda bağıranlar, bizlere gözdağı vermeye çalışanlar… Gene de Diyarbekir benim bağımdı, sağlam arkadaşlarımın olduğunu biliyordum, kendimi orada ‘arkalı’ görüyordum. Bunu ne İstanbul’da ne de Amerika’da hissedebildim.”

“Benimki, toprakla bulaşan hastalık olsa gerek; dâ-üs-sılâ, memleket hasreti, İngilizcesi ‘homesick’, zannedersem biraz öyleyim. Hani, şaka ile karışık derler ya; insan mecbur kalınca çiğ tavuk da yermiş. Benimki öyle bir şey. Derin düşündükçe taşları üst üste koyamıyorum maalesef. Bazen ne için bunca hasretlik diyorsun. Bazen de geri dönüp bazı olayları hatırlayınca, olması gereken buydu diye teselli buluyorsun.”

“Kıymetini bilmeden koparıp da attığımız gül demeti desem yalan olur. Çünkü kıymetini biliyorduk. Her aile içinde oluşabilen ufak tefek yanlışlıklar, haksızlıklar tabii ki oluyordu, ama biz aileydik. Nasıl ki insanların anadili insanın ağzındaki akide şekeriyse, insanların kendi halklarıyla birlikte olmanın tadı da ayrı bir nebat şekeri gibidir. Erimesini istemezsiniz. Ağzınızdan eksilmesini istemezsiniz. O şeker eriyip gitse dahi, hâlâ, otuz sene sonra bile hatırladığınızda oturup ağlarsınız. Tıpkı, Celal Sesigüzel’in sesini duyuşunuzdaki o kara hüzün sarar bütün vücudunuzu…

“Diyarbakır etrafında bağlar var,
Fitil işler yüreğimde yarem var aman,
Sen gidersen benim başka kimim var, kimim var,
İsterem ki bir gün evvel gelesen aman.”
“Gâvur’u gitmiş, mahallesi kalmış  (mı?)”

Hani derler ya, “Gidip de dönememek, dönüp de bulamamak var” diye… Udi Yervant’ınki de o misal. Terk-i ‘Diyar’ının üzerinden 28 yıl geçmişken, kendi deyimiyle o gün bugündür elini sırtından hiç eksik hissetmediği, hayatında çok önemli bir yeri olan Şeyhmus Abe’sinin (Şeyhmus Diken), onu, Knar grubunun albümünde söylediği türkülerden etkilenip iz sürerek keşfi üzerine, 2004 yazında ilk kez gelir Diyarbekir’ine. “Şehmus Abe, üregım pır pır edi” der evinin, çocukluğunun izlerini sürerken Diyarbekir küçelerinde (Sokak). Ama heyhat! Ne eski küçeleri, ne gâvur mehlesi, ne de ‘eski’ insanları kalmıştır yerli yerinde, yit(iril)miştir değerler…

Onca yıl, sılada, udunun tellerinde yaşattığı Diyarbekir hasretinin, onun payına düşen, her dem kor misali büyüttüğü ‘hasret’ yanı bakiydi de, Diyarbekir’inin hali niceydi böyle! Doğduğu ev yerle yeksan olmuştu. 80’li yıllara kadar cemaatiyle dolup taşan, kendisinin de vaftiz olduğu, Ortadoğu’nun en büyük ve en eski kiliselerinden Surp Giragos Kilisesi’nin çatısı tamamen çökmüş, içi boşaltılmış, harabe halinde. Direniyor yine de, taş sütunlarıyla şahitlik edercesine görkemli tarihine, gelenlere “Ben buralıyım, köküm burada, o yüzden hâlâ ayaktayım ve sizinleyim” der gibi, tüm ‘yaralarına’ rağmen dimdik ayakta selamlarken ziyaretçilerini.

Yıl 2009, her şey ‘yerli yerinde’(!) O hâlâ her canı, zerre ikircik duymadan kucaklayan, grubun neşesi, eğlendireni, udisi Yervant’ın yüreği ezik, yanık, boğazı düğüm, gözleri kan çanağı, “Niye?” diye isyan ediyor, “Burası, onun bunun değil, benim de değil ki!.. Hepimizin, bizim, bu toprağın ürettiği bir değer, neden bunca hor görme?” O ana kadar çok keyif aldıkları, esprilerine katılarak güldükleri Kekê Yervo’nun huzurunda ‘kafle’miz sükûti, başlar önde, edilecek söz yok, ya da aslında çok…

Turistik geziye devam(!) Hadi bunlar ‘gâvurun malı’ da, Kekê Yako’nun, içinde, yıllar yılı, nar kabuğuyla renklendirdiği puşularını dokuduğu, esasen sürgün edilen bir Kürt aileye ait olan Cemil Paşa Konağı da içler acısı durumda; içinde otlar bitmiş o güzelim konağın. “Biz bıraktığımızda en son böyle değildi” diyor Yervant, “(kendi) ocağına incir ağacı dikmek de bu olsa gerek!” Bunca yıkıntının arasında, çölde serap misali, ‘Diyar’ın eşrafından Esma Ocak’ın satın alıp restore ettirdiği Dikici Ermeni Babuş Dayı’nın metruk evi su serpiyor Yervo’nun yüreğine: “Bir Ermeni evinin yıkılmasına engel olan bu Diyarbakırlı annemizin ellerinden öperim.”

“Daha çok işimiz var bu şehirde”

Hasretini udunun tellerine vurur Yervant yıllar yılı. Sevgiliye mektup gönderircesine, bütünüyle kendi emeği olan albümlerine yüklemiştir duygularını her dilden, Kürtçe, Ermenice, Türkçe… Ayrı düşürüldüğü, sonunda yanına varsa dahi kendine bile ‘yabancı’ kentine yazdığı ‘aşk mektupları’ olan albümleri yadigârdır. “Bir udum var, bir de Pişom (kedim) şu hayatta yârenlik ettiğim” der Udi Yervant.

“İlk albümüm ‘Sireli Udıs’ (Sevgili Udum). Kendim teybe okuyup piyasaya sürmüştüm. Yıl 1982. Piyasadaki ilk Ermenice okunmuş müzik albümüydü, hele de o dönemi (12 Eylül, ASALA olaylarını) düşünürsek… On bin satmıştı. İkinci albümüm ‘İm Anuş Mayrig’ (Benim Güzel Anam). Sonra Udi Hrant’ın eserlerini derledim. 92’de babamı kaybettiğimin ertesinde gittiğim Amerika’da Arto Tunçboyacıyan’la beraber hazırladığımız ‘İm Hayrig’ (Babam) albümümü yayınlamadım. Ardından ‘Sen Gideli’, ‘Maro Jan’, ‘Deste-i Gül’, ‘Duvardan Duvara Diyarbekir Dansı’, ‘Dicle Başında’ albümlerimi hazırladım. 2006’da, Şehmus Abemin kitabının adını verdiğim ‘Sırlarını Surlarına Fısıldayan Şehir Diyarbakır, Dikranagerd, Amed’, hemen arkasından da yine onun kitaplarının adlarından olan ‘Tango ve Diyarbakır’, ‘Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarım’, ve en son Şehmus Abemin aynı adlı kitabındaki şiirlerini bestelediğim ve kitapla beraber yayımlanan ‘Taşlar Şahit’ albümlerimi çıkardım. Aslında, şimdi söylemek ne kadar doğru bilemiyorum, ama çoktandır bitirdiğim, ama yayınlamadığım, kendisine sonsuz saygı duyduğum, kendimden çok şeyler bulduğum, ilk günden itibaren heyecanla takip ettiğim sevgili Hrant Dink’in anısına ‘Yergçod Ağavni’ (Ürkek Güvercin) adıyla, Ermenice olarak hazırladığım bir CD var. İçinde bir de ‘Voğp’ adıyla Hrant’a ağıt okudum.”

“Yuvadan ilk kopuşum, aslında, 10-11 yaşlarımdayken İstanbul’a varıp Tıbrevank’ta yatılı okuduğum yıldı. Öyle hasretlik çekmiştim ki ana kucağına, baba ocağına, ve öylesine yabancılık… İlk ‘şehirli’ Ermenicemi burada öğrendim. Anadolu Ermenisi olduğum için ötelendim burada da. Bir yıl dayanabildim anca.”

Savrulan ‘tespih taneleri’nden, Fransa’da yaşayan Anjel Dikme, hasretini Diyarbekir e-posta grubu üzerinden gidermeye çalıştığı kuzeni Yervo’nun o yıllarını, memleket aşkının ta o zamanlarda dahi nüksettiğini, gruba mektubunda şöyle dile getiriyordu:

“Can kuzen! İnsan kuzen! Cesur kuzen!

Ne desin bilemedi dilim.

Hem geveze, hem lal oldu sayende.

Şu Zadik günü cümbüşünle, sesinle, sözlerinle coşturdun beni.

Nasıl da özlemişim, o kendine has mimiklerinle, sözcüklerinle, keyifle yaşanası anları…

Okumak icin Tıbrevank’a yollandığında, haftasonları bize gelirdin.

Duvardaki gömme, tahta dolabın kapısını açıp, içine kafanı sokup hıçkıra hıçkıra ağlayan görüntün sana dair ilk hatırladığımdır.

Ağlardın, hem de çok ağlardın. Diyarbakır’ı özlerdin. Aileni isterdin.

Kimseler tutamadı seni İstanbul’da, üzüntüden hasta olmandan korktular sanırım ve bir süre sonra gerisin geri Diyarbakır’a döndün.

Küçüktüm, ne kadar kaldın hatırlamıyorum, ama o ağladığı görülmesin diye başını saklayıp, hıçkırıklarla ağlayan çocuk görüntün hiç silinmedi hafızamdan…

Bütün bunları neden mi yazdım şimdi? Bazılarına, belki de abartılı geliyordur, Diyarbakır’a duyduğun özlem, duygularını ifade ediş biçimin… Seni anlatmayı denemeyeceğim can Yervo’m…. Bunu beceremem, ben haddimi bilirim…:)) Ama seni Hrant’a cok benzetirim bilesin istedim. Hrant’ı tanımak gerekirdi, görmek gerekirdi, yaşamak gerekirdi; anlatılamazdı. Öyle değil mi Şeyhmus Abem? Yervo’yu yaşamadan anlatmak mümkün müdür sence? Bazıları ‘kaba’ bulurdu Hrant’ı… Böyle düşünmelerinin nedeni, yüreğini elinde gezdirenlerden olmasındandı bana göre. Halbuki ne çok ihtiyacımız var yüreklerde soyunmaya çırılçıplak. Sana bu nedenle cesur dedim hokis imin! (Erm. Canim benim) O melek babanin, duygulu, cesur ve insan oğlusun bana göre.”

“Ah dedem ah”

“Ah dedem Haçadur (Temo) ah, çok şey öğrendim senden, çok. Türkçe yazmayı bilmezdin, Ermenice yazdığın yazıları temize ben çekerdim. Madrap’ta kaç kilo pirinç, kaç kilo bulgur alıp sattığını ben tercüme ettim Ermeniceden Türkçeye. Canım dedem, seni hiç unutur muyum, toprak damlı evimizi kışın sen tokaçladın, sen saman döküp, sen loğladın. Biz yatakta yatarken, bunları sen yaptın, ey benim ‘vatansız’ dedem Haçadur! Özledim, nenem Emo’nun meftunesini, bulguru yaptıktan sonra, yağı üstüne döktüğü pilavını, velhasıl Diyarbekir’imi, küçelerimi, babam Kekê Yako’nun şehrini özledim! Her karış toprağına canım kurban olsun. Amerika’da Amidasız değil bir gün, bir saniyem bile geçmedi.

Kimse böyle evinden koparılıp yad ellere düşmeye dostlar,

Ve de dırnağınız hiç daşa değmeye…

***

Diyarbekir özüm benim
Hep kalbimde yaşıyorsun
Dinklerinle akar suyun
Kahrı sevda taşıyorsun
Geleceğim, döneceğim sana bir gün, benim canım memleketim.”

“Tango ve Diyarbakır“ adlı albümümde, dedem Haçadur’un yanaklarını yırtarak inen gözyaşlarına sebep olan türküyü, ondan derleyip ismini de yazmıştım.

Mardin kapısında üç ağaç incir
Kolumda kelepçe, boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancir

Burası Muştur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Koyun gelir kuzusunun adı yok
Sıralanmış genç kızların sütü yok
Kekêmsiz de bu yerlerin tadı yok

***

Udi Yervant’a akrostiş
(ŞEYHMUS DİKEN)

Çok ama çok az insan teki için iki kez kalem oynattığımı iyi biliyorum. Bunlardan biridir Udi Yervant, ya da nam-ı diğer Yılmaz, isterseniz en doğru adını yazayım: Yervant Bostancı.

Şehrin sicilinden düşmüş bir Ermeni’nin otuz sene sonra şehre döndüğünde evinin yerinde boş bir arsa gördüğündeki ruh halinin fotoğrafyasıdır…

Uzun sürmüş doğu gecelerinden birinde
Devrilende sabaha karşı şafak, uyuyan kurda kuşa inat!
İşte geldi, ey yaralı coğrafyam deyip kulağına üç kez bağırırken

Yervant demiş adına, babası Puşici Kekê Yako
En kadim şehrin en eski evlerinden birinde kayıt düşülmüş mesel gibi
Rehber olmuş şehrin serencamı, tarihe bir kez daha not düşülürken
Var git, bahtın açık olsun, sesin tılsımını yitirmesin demiş
Adıyla kutsayarak, menekşe çayıyla büyütüp, gül rakısıyla efsunlarken oğlunu
Nerede olursan ol, sesim kulağından eksilmesin, unutma vatan bildiğin toprağını
Tenin canda, aklın başında, sesin hançerende oldukça çağır ve unutma…

Budur benim sana dair edeceğim kelam
Omid olan şehrimizin esirgeyen, bağışlayan en eski adıyla
Sabırla ve azimle kazı adını binler yıllık bazalt bir taşa, öyle git
Telaşa hiç gerek yok, aile yadigârı sükûnetimizi anımsa,
Alnına yazılan kader çizgisidir bu şehri kadimin bahşettikleri
Neylerim hali perişanı, neylerim meskânı dese de Dîran
Can evinden vurulduğunu her daim anımsasan da
Irgalamasın seni hayatın küstürdükleri, duyur yine de sesini olduğun yerde…

“Haylê dilêmin, dilêmin, dilêmin
Baran ê şil kir cilê min.
Haylê dilêmin, dilêmin, dilêmin
Felek ê xira kir mala min…”

(Ay gönlüm, gönlüm / Yağmur ıslattı giysilerimi / Ay gönlüm, gönlüm / Felek de yıktı evimi.)

(11 Temmuz 2009)


DERLEME

Kaynaklar:
(*) Agos (Sayı 696)
Radikal 27/06/2004 – ŞEYHMUS DİKEN
http://udiyervant.com

Meraklısı için:
http://www.halkingunlugu.net/yazarlar/udi_yervant_keko_basim_gozum_ustune.html

About these ads

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s